Moşe Silman'ın İntiharı

Moşe Silman'ın intiharı, İsrail'deki ve bütün Ortadoğu'daki işçilerle gençlerin önüne temel siyasi perspektif sorunlarını çıkartmaktadır.
Silman'ınki, bütünüyle İsrailli yönetici seçkinlerin suçlu olduğu, çaresiz bir eylemdi. Onu, kendisini petrolle ıslattıktan sonra vücudunun yüzde doksanını yakarak ölüme sürükleyen son derece kötü koşullar biliniyor.
Onun intihar mektubu, ilk olarak, kısmen başarılı bir küçük iş adamının İsrail ve dünya kapitalizminin derinleşen krizi altında nasıl berbat bir yoksulluğa sürüklenebildiğinin; ikinci olarak da, siyaset sınıfının ve devlet yetkililerinin gündelik aldırmazlığının etkileyici bir kanıtıdır.
Silman, “İsrail devleti benden çaldı ve beni soydu. Onlar bana hiçbir şey bırakmadılar” diye yazıyor ve şöyle devam ediyordu: “İlaç alacak ya da kira verecek param yok. İsrail devletini, [Başbakan]  Benyamin Netanyahu'yu ve [Maliye Bakanı] Yuval Steinitz'i suçluyorum... Onlar yoksullardan alıp zenginlere veriyorlar.”
Birçok kişiden daha kötü duruma düşmüş olmasına rağmen, her zamankinden daha büyük zorluklara katlanan milyonlarca İsrailli, Silman'ın yaşadıklarını paylaşmaktadır. Şimdi medya ve politikacılar, onun yazgısından daha kapsamlı sonuçlar çıkartılamayacağında ısrar ediyorlar. İşçi Partisi'nin önderi Şelli Yeçimoviç, onun “kesinlikle bir toplumsal protestonun sembolü olarak görülmemesi gerekiyor” vurgusunu yaparken, Netanyahu'ya göre, Silman'ınki bir “bireysel trajedi”dir. 
Jerusalem Post gazetesi, Aralık 2010'da kendisini yakan sokak satıcısı Muhammed Buazizi ile yapılan karşılaştırmalara özellikle öfkeliydi. Buazizi'nin intiharı, rejimin devrilmesiyle sonuçlanan ve ardından Mısır'a ve ötesine taşan kitlesel toplumsal harekette hızlandırıcı bir rol oynamıştı.
Jerusalem Post gazetesi, başyazısında şunları yazdı: “İsrail'in devingen, özgür ekonomisinin ve görece cömert bir refah devletinin, o zamanlar Tunus'un devlet başkanı olan Zine el-Abidin Ben Ali'nin otokratik yönetimi altındaki boğucu akraba kayırıcılığına, Bizans tarzı bürokrasiye ve keyfi kısıtlamalara benzeyebileceği ihtimaline inanacak mıyız?”
Bu sorunun yanıtı, açıkça, evettir.
Silman, kendisini, doruk noktasında -toplam 7.750.000 kişilik nüfusa sahip bir ülkede- yaklaşık yarım milyon İsraillinin sokaklara döküldüğü 14 Temmuz hareketi olarak bilinen kitlesel protestonun birinci yıldönümü nedeniyle düzenlenen bir 15 Temmuz gösterisinde yaktı.
Sürekli artan konut maliyetlerine karşı protestolar kitlesel destek elde etti. Bu gösteriler oligarşiyi; gelişmiş dünyada en yüksek yoksulluk ve eşitsizlik düzeylerine sahip, işçilerin yüzde 75'inin ayda 1.700 Dolar ya da daha az kazandığı bir ülkede ekonominin büyük bölümünü denetleyen 20 aileyi hedefliyordu.
Protestolar, İsrail burjuvazisi için çok önemli olan ve Jarusalem Post'un bir kez daha kullanmaya çalıştığı, İsrail'in Ortadoğu'nun geri kalanından ve Kuzey Afrika'dan farklı olduğu, bir demokrasi ve ekonomik refah vahası olduğu yollu efsaneyi boşa çıkardı. Onlar, İsrail'deki toplumsal krizin küresel kapitalist sistemin derinleşen krizi eliyle biçimlenen bölgedeki toplumsal, ekonomik ve siyasi gelişmelere kopmaz biçimde bağlı olduğunu kanıtladılar.
Onlar, her şeyden önce, Ortadoğu'daki temel bölünmenin, başka yerlerde olduğu gibi, ulusal, ırksal ya da dinsel değil ama sınıfsal olduğunu gösterdiler. Musevi işçiler, Arap kardeşleri gibi, yaşam standartlarına yönelik saldırılarla her zamankinden daha acımasızca karşı karşıyalar. Arap ülkelerinde olduğu gibi, İsrail'de de, işçilerin düşmanı diğer ülkelerin işçileri değil; kendi burjuvazisi ve onun ABD'deki, Avrupa'daki ve dünyanın başka yerlerindeki emperyalist destekleyicileridir. Dünya kapitalist sisteminin başarısızlığı, İsrailli ve Arap işçilerin emperyalizme, Siyonizme ve Arap burjuvazisine karşı mücadelelerinin birleştirilmesi için gerekli nesnel koşulları yaratmıştır. 
Silman, kendi bireysel imhasına, yalnızca korkunç bir protestoda etki yaratmak için değil ama ilk günlerinden beri militanca içinde yer aldığı hareketi yeniden canlandırmak için başvurdu. O, yalnızca Buazizi'den değil ama 4 Nisan günü Sindagma Meydanı'nda kendisini bir tabancayla öldürmüş ve gençlere hükümete karşı ayaklanma çağrısı yapmış olan Yunanlı emekli Dimitris Hristulas'tan da ilham almıştı. Silman, video klibinde, bir “devrim” ihtiyacını ilan etmektedir.
Silman'ın intiharı, binlerce insanın Netanyahu'ya ve hükümete karşı harekete geçtiği protestolara yol açtı. Ama bu, basitçe, 14 Temmuz hareketini canlandırma meselesi değildir.
Bu hareketin üzerinde inşa edilmiş olduğu perspektif, Silman'dan ve belli ki son derece çaresiz bir duruma terk edilerek ona öykünen başka bireylerden siyasi olarak sorumludur.
Bu hareketin önderliği, geniş işçi ve gençlik kesimleri içinde destek elde etmek yerine, dar bir küçük burjuva tabakasının siyasi ve toplumsal çıkarlarını dile getirdiler. Wall Street'i İşgal ve İspanya ile Yunanistan'daki “Öfkeliler” gibi benzeri oluşumlarda olduğu gibi, “siyaset yapmama”da ısrar, yalnızca, bu protesto hareketinin önde gelen unsurlarının, içinde kendi toplumsal konumlarını yükseltme peşinde koştukları ekonomik düzene yönelik hiçbir asli meydan okuma olmamasını sağlamak anlamına geliyordu.
Onların oligarşi ile gerçek tartışması, avantaları geçmişte olduğu gibi üst-orta tabakalarla paylaşmıyor olmalarıydı. Onlar, mevcut durumu, kendileri için tepeye daha yakın bir konum istedikleri kadarıyla değiştirmek istediler.
Bütün bu hareketler, büyük ölçüde, önde gelen unsurları -samimi olanları giderek artan bir yalıtılmışlık içinde bırakarak- peşinde koştukları konumu elde ettikleri için, çöküşe maruz kaldı.
14 Temmuz hareketinin en önemli iki önderi Dafni Leef ve Stay Şaffir, şimdi, belirtilmiş amacı “toplumsal hareketliliği yeniden yaratmak için öncelikler sırasını değiştirmek” olan bir kâr amacı gütmeyen kuruluşun sahibi ve yöneticileri. Şaffir'in sözleriyle, “Hepimiz geçtiğimiz yazı özlüyoruz. O harikaydı. Ama olgunlaşmanın ve hayatı sürdürmenin zamanı geldi.”
Diğerleri de resmi siyaset dünyasına girerek ya da işyeri açarak aynı yolu izledi.
Haaretz gazetesi, 1 Temmuz günü şu haberi verdi: “Geçtiğimiz yazdaki hayat pahalılığını protesto hareketinin önderleri, birlikte bir toplumsal adalet anlaşması önermek üzere, iş dünyasının ve akademik çevrelerin üyeleriyle güçlerini birleştiriyor.” Onların “gelişme çarklarını döndürmek için… devlet bütçesinde kademeli artış” çağrısı, sendikalar federasyonu Histadrut’un önderi Ofer Eini ve çeşitli profesörler tarafından destekleniyor.
Uri Matoki, “protestocular, siyasi sistemin üyeleri ve hepsinden önemlisi sivil toplum aktörleri gibi, ekonomideki olabildiğince çok kesimin katılımını sağlayabileceğimizi düşünmüştük” diyor.
2011 protestoları, işçilerle gençlerin, derinleşen toplumsal sefalete ve bankaların sultasına karşı Ortadoğu’nun ve Avrupa'nın dört bir yanındaki kitlesel hareketlerin bir parçası olarak ortaya çıkan yaygın ve henüz tam olgunlaşmamış radikalleşmesinin yalnızca ilk ifadesiydi.
Bir yıl zarfında, Tunus'ta, Mısır'da ve diğer yerlerde edinilen acı siyasi deneyim, bu tür kendiliğinden toplumsal öfke patlamalarının, ayaklanmacı biçimler edinseler bile, işçi sınıfının bağımsız çıkarlarını ifade eden sosyalist ve enternasyonalist bir programa ve önderliğe olan gereksinimi gereksiz kılmazlar. İhtiyaç duyulan şey, kâr sistemini ortadan kaldırmak ve sosyalist dünya federasyonunun bir parçası olarak Ortadoğu Birleşik Sosyalist Devletleri'ni kurmak için bölgenin her yerinde Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi önderliğinde birleşik bir mücadeledir.
19 Temmuz 2012