THY İşçilerinin Mücadelesi ve Gözden Kaçırılamayan Gerçekler

Türk Hava Yolları’nda (THY), 305 işçinin işten atılmasıyla sonuçlanan “iş bırakma eyleminin” üzerinden yaklaşık iki ay geçti. Grev yasağına karşı mücadele, bir anda işten atılan işçilerin işe iadesi mücadelesine dönüştü. Ancak daha önceki örneklerde gördüğümüz gibi bu sürecin sadece hukuksal alanla sınırlı kalması mücadelenin yavaş yavaş sönümlenmesi anlamına geliyor. En son TEKEL eylemleri sürecinde mücadelenin hukuksal alana nasıl sıkıştırıldığını; dava sonucunda işçiler lehine bir karar alınsa dahi fiili olarak yenilginin nasıl geldiğini gördük. Bu yazıda THY’de grev yasağının gerekçelerine ve AKP hükümetinin işçi düşmanı politikalarına değinmeyeceğiz. Yazımızın konusu THY’deki mücadele sürecinin sıcaklığı henüz devam ederken bu tip mücadelelerin neden sendikal yapılar eliyle başarıya ulaştırılamayacağına dikkat çekmek olacak.
THY’de iş bırakma ve Hava-İş’in teslimiyeti
Yasa komisyonda görüşülmeye başlandığında Hava-İş Sendikası öncelikle gazetelerde tam sayfa ilanlarla tepkilerini dile getirdi. Yasanın meclisten geçmesinin ardındansa başarı şansı başlangıcından itibaren çok düşük olan bir “eylem” çağrısı yaptılar. Neredeyse hiçbir hazırlık yapılmadan ve acemice gerçekleştirilmiş bir eylemdi bu. Gece yarısı üyelere atılan mesajlarda işçilerin “kendi inisiyatifleriyle” işe gitmeyecekleri ve sendikanın tamamıyla yasal olan bu eylemde üyelerinin arkasında olduğu belirtiliyordu.
Sadece uçuş bölümüne atılan mesaj üzerine son yıllarda çalışma koşulları gittikçe kötüye giden kabin memurları eyleme başlamış; teknisyenler ise basın açıklaması yapılarak ardından işe dönüleceği açıklamasıyla eyleme davet edilmişti. Sendika yöneticilerinin, grev yasağı karşısında kendi koltuğunu sağlamlaştırmaya dönük yaptığı bu günü kurtarma eylemi, “iş bırakan” 305 işçinin yasadışı grev suçuyla tazminatsız olarak işten atılmasıyla sonuçlandı. Sendikanın eylem çağrısı gibi işçilere işten çıkarıldıkları bilgisi de cep telefonlarına mesajla gelmişti. 
100 binin üzerinde çalışanın olduğu sivil havacılık sektöründe Hava-İş Sendikası sadece 14 bin üyesiyle THY’de örgütlü. Bununla birlikte 29 Mayıs’ta sadece yüzlerle ifade edilebilecek bir katılımla alelacele bir eylem düzenlenmiş; eylem sonrasında sendika kendi yaptığı çağrıya sahip çıkmayarak “kendi inisiyatifleriyle” eyleme çıkan işçileri THY yönetimi karşısında savunmasız bırakmıştı. Sendika, “Bizim böyle bir çağrımız yoktur, sadece basın açıklaması yaptık!” diyerek iş bırakma eyleminin meşruluğunu neredeyse ortadan kaldırarak aradan sıyrılmanın yolunu bulmuştu.
İşe iade mücadelesi
23 yıldır Hava-İş Sendikası’nın başkanlığını yapan Atilay Ayçin, “işten atılan işçilerin işe iadeleri yapılmadığı sürece eylemlerini genişleteceklerini” ifade etti. Yanlış anlaşılmasın, eylemlerin genişletilmesi önce THY’de ardından da tüm sektörde hatta diğer sektörlerde eylemlerin yaygınlaştırılması ve işçilerin üretimden gelen gücünü kullanması değil. Ayçin’in gündemindeki eylemler işten çıkarılan az sayıda işçi ve sendika temsilcileriyle yürütülen bir “direniş”, THY yönetimi ve siyasilerle yapılan görüşmeler, bağlı bulundukları uluslararası örgütlerden gönderilen kınama mesajlarından ibaret.   
İşten atılan ve adlarına “29 Mayıs Birliği” adını veren işçiler ise, düzenledikleri basın açıklamasında, sendikanın kendi çağrısını üstlenmeyerek meşru protestonun yasa dışı ilan edilmesinde büyük rol oynadığını; kendilerine yapılan haksızlığı anlatmak ve yaptıkları eylemin meşru olduğunu kanıtlamak için kendi deyimleriyle bir onur mücadelesi başlattıklarını ifade ettiler. 29 Mayıs Birliği üyeleri, arkalarında olduğu belirtilen sendika avukatının işe iade tazminatlarından %10 pay istemesi üzerine davalarına ücret talep etmeden bakacak avukatlar bulmak durumunda kaldılar. Bu gelişmeler, önümüzdeki dönem sendikanın yaptığı pazarlıklardan bir sonuç alınmazsa yüksek ihtimalle mücadelenin hukuki alana sıkışacağını göstermekte. 
TEKEL mücadelesi örneği
TEKEL işçilerinin 2009 sonunda başlayan ve 2010 yılına sarkan 4C’ye karşı Ankara’da yaptıkları direniş, sendikaya rağmen başlayan bir eylemdi. Ancak sendika bürokrasisi, patlamasını engelleyemedikleri Ankara eyleminin Türkiye’nin birçok kentinden işçilerin katılımıyla denetim dışına çıkacağını fark ettiklerinde, zaten yola çıkma hazırlıklarını tamamlamış olan binlerce TEKEL işçisinin de Ankara’ya gelmesini “örgütlemek” zorunda kalmışlardı. Direniş kamuoyunun desteğiyle genişlerken TEKEL’de örgütlü sendika Tek Gıda-İş bağlı bulunduğu konfederasyon Türk-İş ile birlikte, TEKEL işçilerin büyüyen öfkesini kontrol edebilmek ve sonlandırabilmek için çeşitli “eylemler” düzenlemek zorunda kaldılar. 
Sendikanın eylem(sizlik) takvimini kısaca hatırlayalım. Hükümet baskısına karşı 78 gün süren direniş Tek Gıda- İş Sendikası tarafından, “15-20 gün ara veriyoruz.” diyerek sonlandırılmış; sendikanın açıkladığı yeni programa göre işçiler 1 Nisan'da yeniden Ankara'da buluşmak üzere sözleşerek, çadırlarını toplamış ve şehirlerine dönmüşlerdi. 1 Nisan günü ise yeniden Ankara'ya gelmek üzere yola çıkan TEKEL işçileri kente alınmamış; yoğun polis gücü ile karşılaşan işçiler, Ankara terminalinden geri çevrilmişti. Ankara'ya girmeyi başaran TEKEL işçileri ise Ankara'da yürümek istedikleri alanda polis baskısı ve şiddetiyle karşılaştılar. Yaşanan bu olayın sonunda 2 Nisan günü sendika, yaklaşık iki ay sonraki bir tarih (26 Mayıs) için genel grev çağrısında bulunmuş; 26 Mayıs günü ise Türk-İş önderliğindeki sendikalar 1 saatlik “iş bırakma” kararı almıştı. Ardından Tek Gıda-İş “yüce yargının kararı karşısında işçi sınıfının boynu kıldan incedir” diyerek 78 gün boyunca Ankara ayazında direnen işçilerin iradesini bir çırpıda bir kez daha yok saymış; mücadele yargıya havale edilerek sonlanmıştı. 
Tabii ki gerek Tek Gıda-İş gerekse Türk-İş için bu süreç yukarıda anlattığımız gibi kolay geçmedi. Ancak TEKEL işçileri sözünde durmayan sendikacıların yakasına yapışmak için genel merkeze koşsalar, 1 Mayıs Meydanı’nda Türk-İş Başkanı’nı kürsüden yaka paça aşağı indirseler ve bir saatlik iş bırakma kararına ilişkin tepkilerini Taksim Gümüşsuyu’ndaki Türk-İş'in 1. Bölge Temsilciliği’ni işgal ederek gösterseler de sonuç değişmedi. Tek Gıda-İş Sendikası Başkanı Mustafa Türkel ilk Genel Kurul’da tek başına aday olarak yeniden seçildi; hatta TEKEL direnişi kahramanı olarak alkışlandı.
İşçi mücadeleleri sendikalara bırakılamaz
Son yıllardaki işçi mücadeleleri ister istemez bazı soruların çok daha açıkça sorulmasına sebep oluyor. Nasıl oluyor da sendika bürokratları tüm ihanetlerine karşın yıllardır aynı koltukta oturmayı becerebiliyor? Ya da koltuklarından ayrılsalar dahi yeni gelen bürokratlar nasıl oluyor da aynı ihanet politikalarını sürdürüyor? 
Kapitalizm günümüzde sendikalara işçilerin öfkelerini denetim altında tutacak, işyerinde çalışma düzeninin devamını sağlayacak, hatta üretim sürecine katılım yoluyla verimliliği artıracak bir yapı olarak bakıyor. Hem Türkiye’de hem de dünyada belirli siyasi akımların etkisindeki birkaç küçük sendika dışında sendikal hareketin tamamıyla bu eksende faaliyet yürüttüğü de sır değil artık. Ancak sendikaların bu görevi -özellikle işçi sınıfının öfkesinin denetim altında tutulması görevini- layıkıyla yerine getirmesi aynı zamanda işçiler nazarında itibar görmesine bağlı. 
Sendika bürokrasileri, işçiler üzerindeki bu hegemonyasını sürdürmek için aşağıdan gelen basınca karşı dönem dönem çok radikal söylemler geliştirebiliyor; “genel grev” kararları alabiliyorlar. İşte hem işçilerin hem de sol siyasetlerin sendikaların rolü konusunda yanılsamaya düşmesine neden olan bu. Gerek TEKEL işçilerinin gerekse THY işçilerinin mücadele içinde yaşayarak görmek zorunda kaldıkları bu gerçeği sol partilerin de görmesi gerekiyor. Ancak sol partilerin önemli bir kesimi bu gerçeği görmekten ısrarla kaçıyorlar. Bu kaçışın bir nedeni bu sol partilerin sendikalarda elde ettikleri koltukların, yaptıkları ittifakların bozulması nedeniyle tehlikeye girmesiyken; diğer bir nedeni de bu ihanetleri sendika bürokratlarının kişiliğinde cisimleştiren bakış açısına sahip olmaları.
Sol partilerin önemli bir kesimi sendika bürokratlarının ihanetinin arkasında yatan maddi süreci görmezden gelmekte; idealist bir bakış açısıyla olaya çözüm aramaktadır. Onlara göre bu hain bürokratlar yerine kongrede kendi temsilcileri seçildiğinde sendikalar birden değişecektir.
Sendikal ihanetin arkasındaki maddi gerçekler
SEKA, Telekom, TEKEL ve THY işçileri, bir bütün olarak işçi sınıfının son otuz yıldır maruz kaldığı kapsamlı saldırıya karşı direnememiş olunmasının bedelini ödediklerini; bu yenilginin başlıca sorumlusunun da sendikal önderlikler ve onların kuyruğundaki bu küçük burjuva sol siyasetler olduğunu bilmek zorundadırlar. Ama “sendikal önderlikler” derken kastettiğimiz şey, tek tek sendika bürokratları ya da bürokrat grupları değildir. 
Sendikaların ihanetinin arkasındaki maddi gerçekleri dergimizin 2. sayısındaki “Küreselleşme ve Sendikalar” isimli perspektif yazımızda şu şekilde ifade etmiştik: “İşlevleri, ulus devletin koruması altındaki emek piyasasında işgücünün fiyatının belirlenmesinde rol oynamak olan sendikalar, ulusal korumacı kapitalist büyüme dönemlerinde altın çağlarını yaşamışlardı. Onlar, bir yandan sayısı giderek artan üyelerini siyasi iktidarlar üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanır ve bu yolla işçi sınıfının çalışma ve yaşama koşullarındaki kimi iyileşmelere aracılık yaparken, asıl olarak, işçi sınıfının mücadelesini bölmenin ve düzen sınırları içinde tutmanın araçları olmuşlardır. Ama ulusal ekonomik büyümenin mümkün, çoğu durumda da gerekli kıldığı bu kazanımlar, kriz dönemlerinde, her defasında, yine sendikaların öncülüğünde birer birer geri alınmış ve bu yolla, daha azgın bir kapitalist sömürünün önü açılmıştır. Kapitalizmin ulusal korumacı büyüme dönemlerinde sermayenin güler yüzlü sosyal danışmanlığını yapan sendikaların / sendikacılığın işçi sınıfı düşmanı yüzü, 30 yılı aşkın süredir yaşanan küreselleşme sürecinde bütün çıplaklığıyla açığa çıkmaktadır. Sendikalar ve işçi bürokrasisi, kabaca 1970’lerin ortalarından bu yana, bütün ülkelerde, sermayenin işçi sınıfına yönelik saldırılarında onunla işbirliği yapmış; sermaye ve devlet karşısında tek bir kalıcı başarı bile elde edememiştir.” 
İşçi sınıfına gerçekleri söyleyebilmek ve geleceğin sınıf mücadelesi araçlarını yaratabilmek, dünya çapında yaşanan bu değişimin maddi temellerini açığa çıkarmak ve bilimsel olarak çözümlemekle mümkündür. Marksistler, yaşamsal öneme sahip bu görevi yerine getirebilmek için, solcuların önünde yerlere kapandığı bu sendika bürokrasileriyle aralarına net bir sınır çizmek; bu gerici akımları acımasızca teşhir etmek durumundalar. Bu akımların işçiler üzerindeki yıkıcı etkisi kırılmadıkça, işçi sınıfının sermayenin saldırılarına başarıyla karşı koyması ve bu direnişi ücretli emeğin sömürüsü üzerine kurulu sistemi ortadan kaldırmayı hedefleyen bir karşı saldırıya dönüştürmesi mümkün olmayacaktır.