Alman Anayasa Mahkemesi Ülke İçinde Askeri Operasyonlara İzin Verdi

Alman Anayasa Mahkemesi’nin ülke içinde askeri operasyonlara izin veren kararı, Federal Cumhuriyet’in tarihinde, Mayıs 1968’de Olağanüstü Hâl Yasaları'nın geçmesine benzer bir dönüm noktasına işaret etmektedir.
O zaman, Alman parlamentosu, anayasanın 28 maddesinde, savaş durumunda, ülkede acil bir durum karşısında ya da doğal afet durumunda, hükümetin temel demokratik hakları ortadan kaldırmasına ya da kısıtlamasına izin veren değişiklikler yapmıştı. Olağanüstü Hâl Yasası, aynı zamanda, Alman Ordusu’nun ülke içinde savaş düzeni almasına da izin veriyordu ama bu, “Federasyonun ya da bir eyaletin özgür demokratik düzeninin varlığına yönelik doğrudan bir tehdidi önlemek” ya da “örgütlü silahlı ayaklanma” ile mücadele etmek içindi.
Anayasa Mahkemesi’nin geçen hafta yayımlanan kararı çok daha ileri gidiyor. O, ordunun ülke içinde kullanılmasının eşiğini azaltmakta ve yalnızca polise destek olmaya değil, aynı zamanda savaş uçaklarının ve tankların kullanılmasına da izin vermektedir.
Alman ordusu, bu mahkeme kararına dayanarak, “felaket boyutunda zarar” tehlikesinin olması durumunda Almanya içinde kullanılabilir. Bu ölçüt dilediğince esnetilip her türlü toplumsal ya da siyasal protestoya uygulanabilir. Yürütme organının yaratıcılığına hiçbir sınır konmamakta; kapılar, Alman İmparatorluğu ve Weimar Cumhuriyeti döneminde yaşanmış olduğu gibi, ordunun halka yönelik kanlı saldırılarına açılmaktadır.
1968’de Olağanüstü Hâl Yasaları çıkartıldığında, Avrupa ve ABD toplumsal karışıklık içindeydi. Alman parlamentosunun oylamayı yaptığı 30 Mayıs günü komşu Fransa devrimin eşiğindeydi. 10 milyon işçi iki günlük genel grevdeydi. Bir gün önce, Devlet Başkanı de Gaulle, askeri önderliğiyle görüşmek üzere Baden-Baden’e kaçmıştı.
Almanya’da, öğrenci isyanı şiddetlenmiş ve fabrikalardaki huzursuzluk yaygınlaşmıştı. Ondan üç gün önce, öğrenci önderi Rudi Dutschke bir sağcı (muhtemelen kiralık katil) tarafından ağır biçimde yaralanmıştı. Olağanüstü Hâl Yasası’nın ayaklanan gençliğe ve işçi sınıfına yöneldiği ortadaydı.
Bununla birlikte, o yasalar hiçbir zaman tam olarak uygulanmadı; çünkü yönetici sınıf durumu başka araçlarla kontrol altına alabiliyordu. Fransa’da, General de Gaulle, genel grevi Komünist Parti’nin ve onun sendikalar federasyonu Genel İşçi Konfederasyonu’nun (CGT) desteğiyle yalıttı ve boğdu. Almanya’da, Sosyal Demokrat Willy Brandt 1969’da iktidara geldi ve gençliğin isyanını söndürmek için, bir havuç-sopa politikası (toplumsal ödünler ve önemli mesleklerin solculara yasaklanması politikası) uyguladı.
Durum şimdi farklı.
Toplumsal bölünmüşlük 1968’de olduğundan çok daha fazla. O zamanlar, Batı Almanya’da, ortalama 323.000 insan işsizdi ve ekonomi yüzde 7,2 büyüyordu. Bugün, yeniden birleşmiş olan ülkede 2.876.000 kişi işsiz ve ekonomi durgunluk içinde. Resmi işsizlik rakamları, işgücünden çıkartılmış ya da gündelikçi olarak yaşamaya çalışan milyonlarca insanı saymıyor bile.
1968’den farklı olarak, uluslararası ekonomik durum, toplumsal gerilimleri azaltmaya yönelik ödünlere izin vermiyor. Toplumsal çelişkiler patlama noktasında ama çalışanların öfkesi, geniş kitleler gerçek bir siyasi temsilden yoksun olduğu için, siyaset kurumu içinde ifadesini bulmuyor.
Başında Almanya’nın olduğu Avrupa Birliği, işçi sınıfının yaşam standartlarını onlarca yıl geriye çeken Yunanistan’da bir model yaratıyor. Yunanistan, bütün Avrupa için örnek oluşturmaktadır. Benzeri kemer sıkma programları Portekiz’de, İrlanda’da, İspanya’da, İtalya’da ve Birleşik Krallık’ta uygulanıyor; Almanya da aynısını yapmaya hazırlanıyor. Bu ülke, büyüyen ihracata rağmen, devasa bir düşük ücret sektörü geliştirmiş durumda. Dahası, Almanya’nın ihracata bağımlılığı, onun ekonomisinin zayıf noktasıdır. Küresel durgunluk, kaçınılmaz olarak, gelirlere ve işyerlerine yönelik daha fazla saldırıya yol açacaktır.
Anayasa Mahkemesi tarafından alınan kararın arka planı kavranmak zorundadır. Bu, yaklaşan sınıf mücadelelerine hazırlıktır. Bu, 1968’deki Olağanüstü Hâl Yasaları'nda olduğu gibi, isyancı işçilere ve gençliğe yöneliktir.
Anayasanın sessizce, açık bir tartışma yaşanmaksızın ve görünürde acil bir neden olmaksızın değiştirilmesinin nedeni budur. Anayasa Mahkemesi, yasal olarak parlamentonun her iki kanadı tarafından üçte ikilik çoğunluk oyu gerektiren bir karar almıştır. Bununla birlikte, siyasi partilerden hiçbir itiraz gelmemiştir.
Tutucu Hristiyan Demokratik Birlik ve Hristiyan Sosyal Birlik, tahmin edildiği gibi, kararı memnuniyetle karşıladı. Hür Demokrat Parti, Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Korsan Parti onu kabul etti, onun önemini hafife aldı ya da anlamını çarpıttı. Sol Parti ise onun uzun vadeli sonuçlarını ifade etmeksizin, ılımlı çekincelerini ifade etti.
Alman devletinin Nazi rejiminin işlemiş olduğu suçların ardından edindiği demokratik görünüm, önemli çatlaklar sergilemektedir. O, hiçbir zaman özellikle istikrarlı değildi. İmparatorluğun Bismarck yönetiminde kuruluşundan beri Alman devletini biçimlendirmiş gelenek olan yukarıdan otoriter yönetim, tekrar tekrar yüzeye sızmaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı alma biçimi bile demokratik değildir.
Normalde, anayasa dokunulmaz kabul edilir. Onun bazı maddeleri “kalıcı hükümler“ içerir ve parlamentodaki üçte ikilik çoğunluk tarafından bile değiştirilemez. Kapitalist mülkiyetin güvencesi gibi anayasal bir hükmü sorgulayan kişi “anayasa düşmanı“ olarak değerlendirilir ve kendisi, ikiyüzlü biçimde Anayasayı Koruma Federal Bürosu olarak adlandıran iç istihbarat örgütü tarafından izlenir.
Ama yönetici sınıf, anayasanın, ordunun ülke içindeki faaliyetlerini yasaklama gibi bir maddesinden hoşnut olmadığı zaman, parlamenter yolu başından atar. Bu bakımdan, Anayasa Mahkemesi‘nin kararı, onun 12 Temmuz 1994’te aldığı ve Alman ordusunun uluslararası konuşlandırılmasına zemin hazırlayan kararını hatırlatmaktadır.
1994’teki mahkeme kararı, bugün olduğu gibi, sınır ötesi askeri konuşlanmaları yalnızca olağanüstü koşullarda başvurulabilecek son çare vb. ilan eden çeşitli koşullarla sınırlanmıştı. Ama bütün bunlar uzun süredir unutulmuş durumda. Alman ordusunun uluslararası savaş alanlarına sevki artık sıradan bir konudur.
Aynı zamanda, Alman ordusunun karakteri de değişmiştir. O, uzun süredir, kısa bir süreliğine üniforma giyen askere alınmış gençlerden oluşmuyor. Alman ordusu, bunun yerine, Afganistan’da ve başka yerlerde öldürmeyi öğrenmiş profesyonel askerlerden oluşmaktadır.
Almanya içindeki askeri harekâtların yasallaşması, uluslararası bir eğilimin parçasıdır. ABD, 11 Eylül 2001’den bu yana, bütün nüfusu gizlice gözetleyen geniş bir güvenlik ağı oluşturmuştur.
Avro krizi sürecinde, Avrupa’daki demokratik hakların içi boşaltılmıştır. Milyonlarca insanın geçimini ortadan kaldıran kemer sıkma programları, halka danışmaksızın, bankalar ve onların Avrupa Birliği ile ulusal hükümetlerdeki yandaşları tarafından dayatılmaktadır. Göçmenlerin ve Romanlar gibi azınlıkların demokratik hakları büyük ölçüde geçmişe ait bir şey haline gelmiş durumda.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin kararı, demokratik hakların savunusunun devletten ve onun kurumlarından medet umma üzerine oluşturulamayacağını ortaya koyuyor. Demokratik hakların savunusu, işçi sınıfının, krizin kaynağı olan kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasını amaçlayan enternasyonalist sosyalist bir program temelinde seferber edilmesini gerektirmektedir.
İngilizce özgün metin için bkz.
http://wsws.org/articles/2012/aug2012/pers-a23.shtml