Bir “İleri Demokrasi” Ülkesinden Medya Manzaraları

AKP hükümetinin dış politikada Suriye ve içeride Kürt sorunu konusunda uyguladığı gerici ve saldırgan politikalar, gün geçtikçe kendisini tüm alanlarda hissettiriyor. Medya da bu politikalardan nasibini alanların başında geliyor. Gün geçmiyor ki Başbakan Erdoğan’dan veya diğer hükümet temsilcilerinden muhalif basına ve yazarlara tehditler, “balans ayarları” gelmesin. Erdoğan, en son Kadıköy-Kartal metrosunun açılışında medyaya yüklendi ve hükümet politikalarını desteklemeyen yazarları açıkça tehdit etti: 
“Her türlü kutsalı çiğneyerek Ramazan ayında da kan akıtan teröristlere karşı, açık ve net söylüyorum. Televizyon kanallarına, onların avukatlarını, onların meddahlarını çıkartan medyaya karşı tavrım vardır, bundan sonra da olacaktır. Herkes net olacak. Kimden yana olduğunu söyleyecek. Sen PKK terör örgütünden yana mısın yoksa bu milletten yana mısın? Birçok senaryolara da karnımız toktur. 2012 yılı ramazan ayını kana bulayan bu zalimleri inanıyorum ki insanlık, hiçbir zaman unutmayacak ve unutturmayacak.'' 
Erdoğan’ın bu tehditleri yeni değil. Özellikle Suriye hava sahasında düşürülen Türk jeti ile ilgili olarak hükümet kaynakları dışından bilgi veren ve hükümetin verdiği bilgiler konusunda şüphe duyan gazeteciler açıkça tehdit edilmiş ve vatan hainliği ile suçlanmıştı. Erdoğan, kısa bir süre önce katıldığı bir canlı yayında ise üzerinde yorum yapılamayacak şu sözleri söylemişti: 
"Hani terör örgütünün yayın organları var bunu biliyoruz. Ama bir de onlarla ilişkisi olmadığını söylediği halde bilerek veya bilmeyerek maalesef onların tezgahına veya onların ocağına odun taşıyanlar var. Bunları nereye kadar kabulleneceğiz. İsmen mi bunları ifşa edeceğiz."
Baskının arkasındaki nedenler
Ankara’nın, Suriye’de, Libya’daki gibi sürece sonradan dahil olarak kırıntılarla yetinmek yerine sürecin başında müdahil olmak istediğini biliyoruz. AKP hükümetinin servis ettiği haberlerle Suriye’ye olası bir operasyonun gerekçeleri topluma dayatılıyor. Ancak zaman ilerledikçe BAAS rejiminin iktidarı kolayca teslim etmeyeceği anlaşılırken, hükümetin saldırgan politikasına karşı burjuva basında da tek tük aykırı sesler de çıkmaya başladı. Emperyalist yağmadan daha fazla kırıntı elde etmeyi amaçlayan bu saldırgan politikanın kazanımları kadar büyük kayıpları olacağı, yavaş yavaş, önce uluslararası basında, sonra da yerel medyada dillendirilmeye başlandı. Suriye politikasına yönelik eleştiriler arttıkça hükümetin bu eleştiriler karşısında tahammülsüzlüğü de arttı. 
AKP’nin bu saldırgan dış politikasının ülke içinde uyguladığı politikalara da yansıması kaçınılmazdı. Ortadoğu’da yoğunlaşan bölgesel çıkar çatışmalarının ve gerilimlerin ortasında Kürt Açılımı politikası son birkaç yıldır yerini Kürt siyasetine diz çöktürme ve onu teslim alma politikasına bıraktı. Yıllardır hükümeti destekleyen, hatta açılımların temellerini atan liberal gazetecilerin kafalarında soru işaretleri oluşmaya başlıyor; ana akım medyada bile, hükümet politikalarına yönelik eleştiriler yer alıyor.
Hükümet Kürt siyasetçilerine dönük KCK operasyonlarıyla zaten karşı cephede yer alan gazetecilere bir süredir operasyon düzenliyordu. Ancak bir de “karşı cephe”de yer almayan, Başbakan’ın sözleriyle, “onların ocağına odun taşıyanlar” var. Son günlerde Erdoğan’ın ve hükümetin estirdiği psikolojik terör de onların üzerinde yoğunlaştı. Erdoğan’ın yaptığı konuşmalardaki açık tehditler, yandaş medya tarafından yapılan dolaylı tehditler, görevine son verilen veya son verilmekle tehdit edilen yazarlar… 
Gelin, geçtiğimiz günlerde gündeme gelen bazı haberlere bakalım.
“KCK basın komitesi'' davası 
20 Aralık 2011'de yapılan baskınlarla gözaltına alınarak tutuklanan ve dokuz aydır cezaevinde bulunan Kürt gazetecilerin yargılandığı ''KCK Basın Komitesi'' yargılaması İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 10 Eylül 2012'de başlıyor. Duruşmada Dicle Haber Ajansı’ndan (DİHA), Özgür Gündem gazetesinden,  Demokratik Modernite dergisinden, Azadiya Welat’tan,  Fırat Dağıtım’dan, Vatan gazetesinden ve Fırat Haber Ajansı’ ndan, aralarında imtiyaz sahiplerinin, yayın yönetmenlerinin, yazı işleri müdürlerinin, köşe yazarlarının, yöneticilerin ve muhasebecilerin bulunduğu 36 kişi yargılanacak. İddianamede terör örgütü üyeliği ile ilgili olarak gösterilen delillerin yayınlanan yazılar, haberler olduğu ve yargılananın aslında BDP paralelindeki Kürt siyaseti olduğu açıkça görülüyor. 
Yeni Akit’in provokasyonu 
10 Ağustos 2012 tarihli Yeni Akit gazetesinde "Sakık'tan Bombalar" başlığıyla yayımlanan yazıda, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar gibi özellikle son dönemde Kürt sorunu konusunda hükümeti eleştiren liberal yazarlar hedef gösterildi. Şemdin Sakık'ın gönderdiği iddia edilen mektuba dayandırılarak yapılan haberde söz konusu gazetecilerin PKK destekçisi olduğu ilan edilmişti. Yeni Akit daha önce de Ali Bayramoğlu hakkında itibarsızlaştırmaya dönük haberler yapmış ve İHD Genel Başkanı Akın Birdal’ı hedef göstermişti.
Yatıp kalkıp muhalif gazetecilere tehditler savuran hükümet temsilcileri bu gazetenin yayınlarına ciddi bir tepki göstermedi; dahası, başbakan Erdoğan yandaş medya gruplarının oluşturduğu Medya Derneği ile Başbakanlığın İstanbul Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde gerçekleştirdiği toplantıda Yeni Akit Genel Yayın Koordinatörü Hasan Karakaya ile aynı masada oturmakta da bir sakınca görmedi. “Sektörün sorunlarının ele alındığı” belirtilen toplantıda gazetecilere dönük baskılar ve ifade özgürlüğü -herhalde sorun olarak görülmediği için- gündeme gelmedi.  
Yeni Akit gazetesinin daha önce hakkında siyasi linç kampanyası yürüttüğü Ali Bayramoğlu Taraf Gazetesi’ne verdiği demeçte hükümetin bu yayınlara tepki vermemesine dikkat çekerek kendisinin de içinde bulunduğu medyaya eleştirilerde bulundu: 
“En azından bir akreditasyon yaptırımı uygulaması gerekir. Aksi durumlar ise, bu gazeteleri ve bu söylemi destekleyici bir anlam taşır. Olması gereken bu tür toplantılara katılan gazetecilerin kendi soru ve sorunlarını dile getirmeleri, Başbakan’a sual etmeleridir. Oysa Türkiye’de son dönemde yeni bir basın anlayışı var. Gazeteler, Başbakan’ın dertlerini dinliyor. Şikâyetlerini sayfalarına taşıyor. Bu kabul edilemez.”
Yıldırım Türker ve Serdar Akinan
Yıldırım Türker, Radikal Gazetesi'nden 14 Ağustos günkü köşesi için kaleme aldığı "Stratejistler, Gazeteciler, Devlet Kaynakları" başlıklı yazısının yayınlanmaması üzerine ayrıldı. Türker istifasının ardından Taraf gazetesine verdiği röportajda Radikal'den ayrılış sürecini şöyle anlattı: 
"Daha önceki yayın yönetmenleri döneminde de birkaç defa benzer girişimler olmuştu. Karşılıklı restleşmeler yaşandı. Ben direndim ve yazılarım olduğu gibi yayımlandı. Pazar günü önce editör aradı, yazının bir bölümünü çıkarmamı istedi. Sonra Eyüp Can arayıp yazımı sorunlu bulduğunu, bu haliyle yayınlamak istemediğini söyledi."  
Türker, Şemdinli’de yaşananlar sonrasında medyada çıkan yazıları ve yorumları ele aldığı yazısında devlet ve medya arasında ayyuka çıkan ilişkileri ele almıştı.   “…sağın entelektüeli ilan edilmiş yorumcular, nesebi gayrı sahih stratejistler ordusundan beslenen köşe yazarları ve hükümet kaynakları, karşımıza zillerini takmış zafer çiftetellisiyle çıkıverdi. Kendilerine besbelli kimi devlet kaynaklarınca aktarılmış hikayeleri tarihi bağlamına oturtan öz yorumları olarak yansıttılar... Devlet kaynaklarının servis ettiği burkulmuş mantık müsamerelerini, o kaynaklara biat edip gazetecilik, yorumculuk kisvesi altında okura ileten, bir kez daha devletine aracı ve kefil olan gazeteci müsveddeleri artık fütursuzca saçmalıyor.” Türker’in yazısının yayınlanmaması gazetenin bağlı bulunduğu sermaye grubunun hükümetle olan ilişkileri düşünüldüğünde hiç de şaşırtıcı değil. 
Serdar Akinan ise son dönemde yazdığı Şemdinli ve Suriye yazılarıyla hükümetin tepkisini çekmiş; Başbakan Erdoğan, katıldığı bir televizyon programında, "yapılanları not ediyoruz" sözleriyle isim vermeden ona çıkışmıştı. Akinan altı gazeteci ile birlikte “ekonomik” gerekçelerle gazeteden kovuldu. 
Yeni yayın dönemine hoş geldiniz
Türker ve Akinan gibi onlarca gazeteci geçtiğimiz dönemde benzer gerekçelerle işlerinden ayrılmak zo- runda kaldılar. Televizyonda günlerce yayın ilkelerini maddeler halinde yayınlayan NTV’de yaşananlar ise yeni medya düzeninin geldiği noktayı gösteriyor. Nuray Mert, Ruşen Çakır, Banu Güven gibi NTV’den ayrılmak zorunda kalan Can Dündar süreci şöyle anlatıyordu: 
“… O yüzden kanalın yeni çizgi arayışının ardında, bizlerin mesleki zaaflarından duyulan bıkkınlık değil, genel basıncın yarattığı yılgınlık yatıyor diye düşünüyorum… Aslında uzunca bir süredir medyada geniş bir tasfiye yaşanacağı, ‘yeni dönem’de bazı gruplara, kanallara, gazetelere, kadrolara, isimlere yer olmayacağı yazılıyor, söyleniyordu. Birçok medya organı da bu tasfiyeyi zamana yayarak yaşamış, yeni döneme sessizce uyum sağlamıştı… Aydın Doğan’a yaşatılanları gördükten sonra kimseden kahramanlık bekleyemeyiz. Bize düşen, patronlardan kahramanlık beklemek değil, patronların kahramanlık göstermesini gerektirmeyecek bir medya düzeni için mücadele etmektir. Kaygım kişisel değil: Sadece bir bülteni, işi, kanalı değil, bir mesleği kaybetme noktasında olduğumuzu görüyorum. Son dönem her sorana –ille tahtalara vurarak- NTV’de ve Milliyet’te çok huzurlu çalıştığımı söylüyordum. Nasıl bir rastlantıysa ikisi aynı hafta türbülansa girdi. Her yerin birden karışması tesadüf mü?”
Can Dündar’ın belirttiği gibi, yeni medya düzeninde gazeteciler işini değil; mesleğini kaybetme noktasında. Medya kuruluşlarının her biri bir sermaye grubunun faaliyet alanı haline gelmiş durumda; doğal olarak da gazete sahipleri ve genel yayın yönetmenleri iktidarla olan ilişkilerini korumak ve yatırımlarını garanti altına almak adına gazetecilik ilkelerini ayaklar altına almakta sakınca görmüyor. Yeni medya düzeninde kendine yer bulmayan gazeteciler ise Twitter, blog vb. alternatif yöntemlerle kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar.
Medyada yaşanan bu son gelişmeler, tekelci sermayenin artık basın ve düşünceyi ifade özgürlüğüne tahammül edemediğinin ifadesidir. Onun emrindeki AKP hükümeti ise hem sahip olduğu totaliter eğilimlerden dolayı hem de mevcut kriz ortamında en güçlü göründüğü anda bile iktidarını yitirebileceğinin bilincinde olduğu için, halkın çok yönlü bilgilenme hakkını gasp ediyor.