Güney Afrika’da Madenci Katliamı

Güney Afrika’da grevdeki platin madeni işçilerinin [14 Ağustos] Salı günü katledilmesi, işçi sınıfı ile bir yandan yönetimdeki Afrika Ulusal Kongresi (ANC) öte yandan da ona bağlı sendikalar arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi açığa çıkardı.
Görevliler barbarca polis saldırısında ölenlerin sayısını 34 olarak belirledi ama diğer kaynaklar gerçek ölü sayısının 50’ye yaklaştığını ileri sürdüler. Palalar ve sopalar taşıyan madencilere otomatik silahlarla açılan yaylım ateşinde, kimileri ağır, çok daha fazla insan yaralandı. Polis 259 madenciyi tutukladı. Aileler hastanelerde, morglarda ve polis karakollarında kayıp babalarını, kardeşlerini ve çocuklarını aramayı sürdürüyor.
Gerçekte savunmasız işçilere suikast silahlarıyla ateş açan, ardından kan içindeki cesetlerin ve inleyen yaralıların saçılmış olduğu tozlu alana giren polis birliklerinin yer aldığı sahne, Güney Afrika’nın bilincini şok etti ve ırkçı rejim altında 1960’ta Sharpeville’de ve 1976’da Soweto’da gerçekleşen kitlesel kıyımlarda uygulanan dehşet verici baskıyı hatırlattı.
En açık farklılık, bu kez, katliamın uluslararası toplumdan dışlanmış bir beyaz azınlık rejimi tarafından değil ama onun eski düşmanı, ülkeyi 18 yıldır yöneten ve özgürlük mücadelesinin cisimleşmesi ve eşitliğin koruyucusu olduğunu iddia eden Afrika Ulusal Kongresi (ANC) hükümeti tarafından örgütlenmiş olmasıdır. 
Gerçekte, ırk ayrımı yasal olarak kaldırılmışken, ekonomik eşitsizlik, beyaz azınlık yönetimi altında olduğundan bile daha kötüleşmiştir. Güney Afrika’nın, safları şimdi siyah multimilyarder eski ANC görevlilerini, sendika önderlerini ve siyasetle bağlantılı iş adamlarını kapsayan varlıklı yönetici seçkinleri ile işçiler ve yoksul kitleler arasındaki uçurum, Namibya hariç, dünyadaki bütün diğer ülkelerden daha büyüktür.
Sowetan gazetesi, Cuma günü ön sayfada yayınladığı bir makalede, katliamın “çalışması durmuş olan saatli bomba gerçekliğinin farkına varmamıza (o patladı!)” yardımcı olduğunu kesin olarak belirtti.
Bu patlama, son tahlilde, Güney Afrika ekonomisi ve özellikle maden sektörü üzerindeki etkisi aynı Ortadoğu’da, Avrupa’da ve bütün dünyada olduğu gibi bu ülkedeki sınıf mücadelesinde bir kabarmaya yol açmış olan kapitalizmin dünya krizi tarafından tetiklenmiştir.
Siyaset araştırmacıları, kanlı olayları, Güney Afrika Sendikalar Kongresi’nin (COSATU) merkezi ve ANC ile siyasi ittifak halinde olan 300 bin üyeli  Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) ile daha militan bağımsız bir sendika olan Maden İşçileri Birliği ve İnşaat Sendikası (AMCU) arasında bir mahalle kavgası gibi göstermeye kalkıştılar.
AMCU maden işçilerin NUM bürokrasisinin rüşvetçiliğine ve zenginleşmesine yönelik artan tepkisi sayesinde büyüdü. Bu rüşvetçilik ve zenginleşme, madencilik sektöründeki önemli hisseleriyle ve katliamın gerçekleştiği madenin sahibi Londra merkezli Lonmin şirketinin yönetim kurulundaki yeriyle Güney Afrika’nın en zengin milyonerlerinden biri haline gelen önceki NUM başkanı Cyril Ramaphosa’da cisimleşmişti. Onun serveti, maden işçilerinin çıkarlarının hükümetin ve onun hizmet ettiği ulusötesi maden şirketlerinin taleplerine tabi kılınmasına sağlanan hizmetlerle edinildi.
Bununla birlikte, katliam alanından gelen haberler, türedi sendikanın grevcilerin militanlığını denetim altına almada yetersiz olduğunu gösteriyor.
Lonmin’in platin madeninde bir hafta önce iş bırakanlar; çok derinlerde inanılmaz derecede ağır ve tehlikeli koşullarda ayda kabaca 500 dolara çalışan kaya matkabı kullanıcıları, gezegeninin en fazla sömürülen işçileri arasındalar. Onların çoğu Mozambik, Swaziland gibi ülkelerden gelen, büyük ailelerini desteklemek için maaşlarının büyük bölümünü evlerine gönderen ve elektriğin ve şebeke suyunun olmadığı barakalarda yaşayan göçmen işçilerdir.
Lonmin’in Marikana madeninin karşısındaki bir tepede toplanmış olan 3.000 madenci, önce, bir zırhlı polis aracının içinden kendilerine konuşma yapmaya çalışan NUM başkanını kovdular; ardından, mevcut koşullar altında işe dönmektense ölmeyi tercih edeceklerini söyleyerek, AMCU başkanı tarafından yapılan dağılmaları yönündeki çağrıyı reddettiler.
Polis, açıkça, bu işçileri vurma göre-viyle gönderilmişti. “En fazla güç” kullanmaya yemin eden  polis memurları, görevlerini “D-Günü” [Önemli Gün] olarak adlandırdılar. Johannesburg’da yayımlanan günlük gazete Star’ın muhabiri Poloko Tau’nun [17 Ağustos] Cuma günü yazmış olduğu gibi, “O, bir protestoyu bir imha bölgesi haline getiren iyi planlanmış bir saldırıydı.”
Yürüyüş kolunun gözyaşartıcı gazla, basınçlı su püskürterek ve ses bombalarıyla dağıtılmasından ve madencilerin atla ve zırhlı araçlarla kovalanmasından sonra, bir grup işçi otomatik silahlarla ve gerçek mermilerle donanmış bir polis hattının içine sürüldü. Bu katliamın amacı işçilerin artan militanlığının önünü kesmek ve hükümet yandaşı sendikaların  gevşeyen denetimini savunmaktı.
Bu sendikaların önderleri, ANC’nin üçlü ittifakı içindeki diğer ortağı Stalinist Güney Afrika Komünist Partisi ile birlikte, en aşağılık rollerini oynadılar. Onlar polis katilleri savundular ve “suçlu” olarak hitap ettikleri grevci maden işçilerinin durdurulmasını; onların “çete önderleri”nin tutuklanıp cezalandırılmasını talep ettiler.
Marikana madenindeki katliam Güney Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktasına işaret etmektedir. O, kesinlikle yalıtılmış bir olay değil; bugün yüzde 25 oranında resmi işsizlikle karşı karşıya olan ve yoksul kasabalardaki yaşam koşulları ırkçı rejim altındaki sefaletten pek farklı olmayan Güney Afrikalı işçilerin ve ezilenlerin mücadelesindeki patlamanın bir parçasıdır.
Güney Afrikalı maden işçilerinin devlet tarafından hesaplı kitaplı öldürülmesi uluslararası işçi sınıfına yönelik bir uyarı olarak görülmelidir. Bu, acımasız kemer sıkma önlemlerine ve her ülkede işçi haklarına yönelik saldırılara karşı artan işçi sınıfı muhalefeti karşısında giderek daha fazla başvurulacak olan yöntemleri göstermektedir. ABD’deki işçi mücadeleleri tarihi hakkında bilgi sahibi olan birinin, Amerikan yönetici sınıfının kitlesel toplumsal muhalefete vereceği yanıtın, onun Güney Afrika’daki mevkidaşından farklı olmayacağından kuşku duyması mümkün değildir.
Güney Afrika’daki gelişmeler, Lev Troçki’nin, ezilen ülkelerdeki kapitalizme tabi ve işçi sınıfından korkan burjuva ulusalcı hareketlerin, işçilerin ve ezilen kitlelerin toplumsal özlemlerini karşılamak şöyle dursun, demokrasi ve emperyalist egemenlikten kurtuluş mücadelesini gerçekleştirme becerisine yapısal olarak sahip olmadığını saptamış olan Sürekli Devrim Kuramı’nın en çarpıcı doğrulanmasını sağlamıştır.
Bu görevler, ezilen toplumsal kesimleri kendi arkasında harekete geçiren işçi sınıfına düşmektedir. Onların gerçekleşmesi, ANC ve onun sendikal aygıtı ile siyasi bağların kesin olarak kopartılmasını ve sosyalist ve enternasyonalist perspektif üzerinde yeni bir önderliğin inşasını gerektirir. Bu, devrimi Afrika kıtasının tamamına ve ötesine yaymaya çabalarken, madenleri ve ekonominin diğer temel sektörlerini ulusallaştıracak ve servetin köklü biçimde yeniden dağılımını gerçekleştirecek bir işçi hükümeti için mücadele demektir. Bu perspektif uğruna mücadele, Dördüncü Enternasyonal’in Afrika şubesinin inşasını gerektirmektedir.
İngilizce özgün metin için bkz.
http://www.wsws.org/articles/2012/aug2012/pers-a18.shtml