Suriye’ye Yönelik Emperyalist Müdahale ve AKP İktidarı

BAAS rejimi ile Batılı emperyalistlerin desteklediği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) arasında yaşanan bir iç savaşın içinden geçen Suriye ile bu ülkeye askeri müdahale hazırlıkları içinde olan Türkiye arasında on yıla uzanan sıkı ekonomik, siyasi, kültürel işbirliği, AKP’nin savaş kışkırtıcısı çığlıkları eşliğinde, bir yılı aşkın süre önce son bulmuştu. 
AKP hükümeti, bir süredir, sayısı hızla artan mültecileri, bombalanan Suriye şehirlerinde ölen insanları ve Suriye’nin kuzeyinde fiilen oluşmuş özerk Kürt bölgesini gerekçe göstererek, Suriye’ye açık askeri müdahaleye hazırlanıyor. Suriye ile Türkiye arasında yaşananlar, küresel kapitalizmin krizi ve Ortadoğu’daki denge(sizlik)ler, bu bölgede egemenler arasında kurulan dostlukların ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) örgütlenme, askeri eğitim, silah ve sağlık hizmetleri alanlarında yaptığı yardımla Suriye’deki “örtülü” savaşın bizzat parçası/sorumlusu haline geldiği, artık AKP hükümeti dahil, hiç kimse tarafından gizlenmiyor.
Bir zamanlar Başbakan Erdoğan ile Suriye Devlet Başkanı Esad arasındaki “aile dostluğu”nda cisimleşmiş olan işbirliğinin bugün düşmanlığa dönüşmüş olmasının en önemli nedeni, 2008’de ABD’de başlayıp ardından Avrupa’yı saran ekonomik krizin hızla Ortadoğu’ya taşınmış ve orada patlamış olmasıdır. 
Suriye’nin serbest piyasaya açılması
2000 yılında babasının ölümünün ardından iktidara gelen Beşar Esad, devlet sektörü ağırlıklı planlı ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçiş konusunda önemli adımlar atacağını açıklamış ve bu adımları hayata geçirmeye başlamıştı. Özel bankaların kurulması ve ülkeye yabancı sermaye girişi için döviz yasasında yapılan değişiklikler, bu adımların en önemlileriydi. ABD’nin “şer ekseni” olarak değerlendirdiği ülkelerden biri olan Suriye’nin Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliği, 2010 yılında, ABD’nin, Esad’ın bu adımları atmasının ardından vetosunu kaldırmasıyla kabul edilmişti. IMF eliyle planlanan bu liberalizasyon sürecinin diğer önemli uygulamaları, Şam borsasının açılması ve sübvansiyonların azaltılması oldu.
Yarım yüzyıl boyunca ulusal korumacı ekonomik politikalar izlemiş olan Suriye’de, BAAS partisinin serbest piyasa ekonomisine açılma yönünde attığı adımların, onun üzerinde yükseldiği maddi temelleri sarsması kaçınılmazdı. Suriyeli egemenler, başlangıçta, ülkede yaşanan dönüşümü, bölgede popülaritesi artan AKP hükümetiyle ”barışçıl” biçimde gerçekleştirmeye çalışmış ve bu konuda önemli bir yol katetmişlerdi. Bu süreçte, Suriye ile Türkiye arasında 2005 yılından başlayarak imzalanan serbest ticaret anlaşmaları Ürdün’ü ve Lübnan’ı da kapsayacak şekilde genişletilmiş; bu ülkeler ile Türkiye arasındaki vizeler kaldırılmış; malların, sermayenin  ve işgücünün dolaşımı kolaylaştırılmıştı. Yatırımların artarak devam etmesi ve Suriye’nin 2005 yılında bölge ülkeleri ile imzalamış olduğu serbest ticaret anlaşmaları, başta İş Bankası olmak üzere Ziraat Bankası ve Vakıf Bank’ın bölgedeki bankacılık faaliyetlerinin önünü açtı.
Suriye ile geliştirilen bölgesel işbirliği, bu iki ülke arasında ortak bakanlar kurulu toplantılarıyla sürdü; 2010 yılında, 2 milyar dolarlık bir ticaret hacmine ulaşıldı. AKP hükümetinin İsrail ile yaşadığı “one minute” ve “Mavi Marmara” gerilimleri, onun bölge halkı içindeki popülaritesiyle birlikte, Ankara’nın Suriye’deki etkisini de arttırmıştı. 
Suriye ile ilişkilerde kırılma
Suriye ile yaşanan bugünkü krizi açıklamaya çalışan iki ana eğilim söz konusu. Bunlardan birincisi, söz konusu gerilimi Esad’ın ve BAAS partisinin gerici-baskıcı yüzünün yıllar sonra tekrar ortaya çıkmasıyla açıklamaya çalışıyor. Diğer eğilim ise bugün yaşanan süreci Batılı emperyalistlerin Türkiye’nin de dahil olduğu kirli oyunlarından biri olarak ifade etmeye çalışıyor. 
Birinci eğilimin, AKP hükümetinin ve Batılı emperyalistlerin Suriye’ye yönelik emperyalist müdahaleye meşruiyet kazandırmaya çalıştığı ortada. Türkiye’deki “sol” içinde yaygın olan ikinci tutum ise, ekonomik krizi, “Arap Baharı”nın ekonomi politiğini ve bölgede yükselen kitlesel hoşnutsuzluğu görmezden gelen sığ bir değerlendirme olarak kalmaktadır.
BAAS partisi, yukarıda değindiğimiz gibi, küresel piyasalara açılım sürecinde gümrük duvarlarını ve sermayenin dolaşımının önündeki yasal engelleri büyük ölçüde kaldırmış; ülkenin en önemli şehirlerinde serbest ticaret bölgeleri oluşturmuştu. Bu gelişmeler, özellikle Türkiye üzerinden bölgeye ulaşan ucuz ve kaliteli ürünlerin Suriye pazarını işgal etmesine yol açarken, ülkedeki küçük üreticileri yıkıma sürükledi.  Bu süreç, devletin küçük üreticilere sağladığı sübvansiyonları azaltmasıyla birlikte iyice hızlandı.
Öte yandan, küresel kapitalizmle bütünleşme, kapitalist rekabet ve ülkeye yapılan doğrudan yatırımlar, Suriye’nin üretim teknolojisinde önemli bir modernizasyon yaşanmasına da yol açtı. Yarım asırlık üretim teknolojisi çöpe giderken, işgücünün önemli bir kesimi -aynı küçük üreticiler gibi- üretim sürecinden dışlanmaya başladı. 
Bu arada, Avrupa’da yaşanan ekonomik kriz, Ortadoğu’ya ulaşmış; Suriye ile olan ticarette ve bu ülkeye yönelik yatırımlarda ciddi bir gerilemeye yol açmıştı. Batıda yaşanan talep daralmasıyla birlikte petrol ihracatının gerilemesi, Suriye Merkez Bankası’ndaki döviz rezervlerinin hızla azalmasına yol açtı. Bu durum, küresel sermayeye tanınan ayrıcalıklar (vergi, yatırım kolaylıkları vb.) ile birleştiğinde, yaygın bir devlet sektörü ve ulusal korumacılık üzerinde yükselen BAAS rejiminin temellerini sarsmaya başladı. Üzerinde yükseldiği ulusal ekonominin tasfiyesiyle gelirleri hızla azalan BAAS rejimi, önceki “sosyal devlet” karakterini hızla kaybederken, hem devlet sektöründe hem de özel sektörde işten çıkarmalar arttı. 
Suriyeli emekçiler, ilk kez böylesi kapsamlı bir işsizlikle ve yoksullukla karşı karşıya kaldılar. Kabaran toplumsal öfkenin, Tunus’ta ve Mısır’da yaşanan devrimci kitle hareketlerinin de etkisiyle BAAS rejimine yönelmesi kaçınılmazdı. 
BAAS rejiminin bu gelişmelere tepkisi, küresel sermayeye açılımı yavaşlatmak ve Türkiye ile ilişkilerini gözden geçirmek oldu. Bu geri adımın altında, onun “baskıcı geçmişine dön-me arzusu” ya da “milli duyarlılıkları” değil; kendi iktidarını ve ayrıcalıklarını koruma güdüsü yatıyordu. Bu durum, BAAS rejimini, ABD önderliğindeki Batılı emperyalistler ile çelişkileri hızla keskinleşen Moskova - Çin - İran eksenine yaslanmak zorunda bırakırken, ister istemez, Batılı emperyalist kampın Ortadoğu’daki koçbaşı olan Türkiye ile de karşı karşıya getirdi.
Türkiye savaşın içinde
Suriye’de, 2011 yılının ilk aylarında başlayan emekçi ağırlıklı rejim karşıtı kitlesel gösterilerin yerini, uzun süredir, Batılı emperyalistler ile onların bölgedeki müttefikleri (Türkiye, Suudi Arabistan, Katar) tarafından örgütlenen Özgür Suriye Ordusu’nun silahlı eylemleri almış durumda. 
Batılı emperyalistler ve onların bölgedeki müttefikleri, çoğu Sünni İslamcı paralı askerlerden oluşan silahlı güçlerin estirdiği terör yoluyla bir yandan kitlesel halk muhalefetini devre dışı bırakırken, aynı zamanda, ülkeyi, kendi çıkarlarına uygun etnik ve dinsel/mezhepsel bir bölünmeye sürüklüyorlar. Onların BAAS karşıtı muhalefeti kitlelerin elinden alıp kendi paralı askerlerine vermelerinin altında, bölgede kendi denetimleri dışında bir rejim değişikliğini önleme çabası yatmaktadır.
Kendisini ABD emperyalizminin “Bü-yük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı” ilan etmiş olan Başbakan Erdoğan’ın, çok değil, birkaç yıl önce “kardeşim” dediği Esad’a savaş açmasının altında da benzeri dürtüler yatıyor. 
Öte yandan, AKP iktidarının Suriye’ye yönelik savaş çığırtkanlığında kullandığı bütün argümanların sinik yalanlardan başka bir şey olmadığı çoktan açığa çıkmış durumda. “Silahsız” uçağın Suriye üzerinde casusluk yaparken ve Suriye hava sahası içinde düşürül- düğünü bilmeyen kalmadı. Hükümet sözcülerinin açıklamalarına göre sayıları 80 bini bulan Suriyeli sığınmacılar ise asıl olarak Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın ve Katar’ın örgütleyip donattığı ÖSO’lu “asiler”in tırmandırdığı çatışmalardan kaçmış insanlardır. Dahası, Türkiye’deki kampların bir kısmı, aralarında El Kaide bağlantılı şeriatçı katillerin de yer aldığı bu “asiler”in askeri eğitim ve stratejik destek aldığı üslerdir ve buralara, milletvekilleri bile girememektedir.
Anımsanacağı üzere, Türkiye, NATO’ nun Libya’daki Kaddafi yönetimine karşı başlattığı sefere son anda katılmış ve emperyalist yağma gemisinin kaptan köşkünde kendisine yer bulamamıştı.
Libya’da geminin güvertesinde yaptığı yolculuktan memnun olmayan  AKP iktidarı, şimdi, Suriye’de bir rejim değişikliği için harekete geçmiş olan emperyalist savaş makinesinin komuta merkezinde yer almayı amaçlıyor.
Bununla birlikte, Ankara’nın Osmanlı özentisi “Suriye seferi” hayali, BM’de Annan’ın hüsran ile biten görevi, Çin’in, İran’ın ve Rusya’nın olası müdahaleye karşı olması, Obama’nın Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimi öncesinde açık askeri müdahaleye pek de sıcak bakmaması gibi nedenlerle, şimdilik hayal olarak kalmak durumda. Zira Esad’ın, BAAS sonrası rejimin karakterinin kesinleşmediği “olgunlaşmamış” koşullarda askeri bir operasyonla düşürülmesinin yol açabileceği sorunlar emperyalistleri derinden kaygılandırıyor. 
Fransa ve İngiltere hevesli
“Sosyalist” Hollande, Cumhurbaşkanı olarak yaptığı ilk önemli açıklamalarından birinde, Suriye’ye askeri müdahale talebini yükseltti. Eski sömürge- lerinden olan Suriye’de kimseyle paylaşmak istemediği bir egemenlik peşinde koşan Fransız emperyalizmi, bölgeye yönelik planlarını, bir kez daha “insan hakları ve demokrasi” bahanesiyle hayata geçirmek istiyor. 
Hollande, Sarkozy’nin Libya’ya yönelik NATO müdahalesinde İngiltere ile birlikte oynamış olduğu öncü rolünü Suriye’de yinelemekte kararlı. Fransa’ nın Suriye - Ürdün sınırına asker sevk etme kararı, geçtiğimiz günlerde basına yansıdı. Öyle görünüyor ki Hollande, ikinci çeyrekte küçülme sergile- yen Fransa ekonomisini Suriye’den elde edeceği yağmayla büyütmeyi planlıyor.
İngiltere de -benzer gerekçelerle- Suriye’deki asilere 5 milyon pound değerinde yardım göndereceğini açıkla- dı. Bütün bu gelişmeler, Suriye’ye yönelik emperyalist müdahalenin başını, ABD’de başkanlık seçimleri öncesinde Obama’ya karşı kullanılmaması için, yine Fransa ile İngiltere’nin çekebileceğini gösteriyor. 
Türkiye ise, bu gelişmeleri görmekle birlikte, “örtülü” biçimde zaten başlamış olan müdahale sürecinde ve Esad sonrası rejim üzerinde etkili olabilmek için çırpınıyor. Ankara’nın, bunu yapmakta, kuşkusuz, kendine göre nedenleri var. O, bir yandan Libya’da kaybettiklerini Suriye’de almaya çalışırken, aynı zamanda, Ortadoğu’da biçimlenmekte olan Kürt devletinin bütünüyle Batılı emperyalistlerin denetimi altına girmesinden ve bağımsızlık özleminin Türkiye Kürtleri içinde canlanmasından ölesiye korkuyor. AKP ikti- darı, bu yüzden, Avrupalı emperyalistlerin AB’deki krizle uğraştığı bir süreçte, ABD önderliğinde açık bir işgal uğruna elinden geleni -hem de hemen- yapmak istiyor.
Ankara’nın açmazları 
AKP hükümetinin Suriye’ye müdahale konusundaki “aceleci” tavrı, onun bölgede yoğunlaşmış çelişkileri -ve hızla değişmekte olan dengeleri- sağlıklı biçimde değerlendirmesini engellemektedir. Yukarıda değindiğimiz gibi, Ankara, aylardır, kendisinin de dahil olduğu provokasyonları bahane ederek, Batılı emperyalistleri Suriye’ye hemen müdahale konusunda ikna etmeye çalışıyor. Ancak Türkiye’nin bu yöndeki talepleri, bizzat Batılı emperyalistler tarafından reddediliyor. 
Olası bir açık askeri operasyonun takviminin belirlenmemiş olması, AKP hükümetini dış politikada köşeye sıkış- tırmıştır. Bu sıkışmada, rol oynayan en önemli aktörlerden biri, Türkiye içindeki askeri etkinliğini arttıran PKK’de ve Suriye’nin kuzeyindeki özerk bölgede cisimleşen Kürt hareketidir.
AKP’nin, BAAS rejiminin çökmesi üzerine kurmuş olduğu Ortadoğu planının bir türlü hayata geçmemesi onun dış politikada bugüne kadar attığı adımları ters yüz etmektedir. 
Irak’ın kuzeyindeki fiili Kürt devleti ile arasındaki yoğun ekonomik ve siyasi işbirliği yüzünden zaten sorunlu olan Ankara-Bağdat ilişkileri, Irak hükümetinin tutuklama kararı çıkardığı Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi’nin Türkiye’de bulunması ile birlikte oldukça kötüleşmiş durumda. Irak’taki Şii ağırlıklı hükümete karşı eleştirilerini gizlemeyen AKP hükümeti, Haşimi’nin Irak’a teslim edilmeyeceğini açıklamış durumda. Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Bağdat’daki merkezi hükümet arasında petrolün Bağdat’ın izni olmaksızın başta Türkiye olmak üzere diğer ülkelere ihraç edilmesi konusunda yaşa- nan krizde, Ankara’nın Barzani ile yaptığı ve Irak hükümetini dışarıda bırakan anlaşmalar önemli rol oynamıştır. Özetle, Türkiye’nin Irak ile ilişki- le- rinde yaşanan kriz derinleşerek sürüyor. 
Benzer bir gerilim İran ile yaşanıyor. AKP hükümeti, İran ile sürmekte olan bölgesel hegemonya mücadelesine karşın, Tahran ile son derece önemli anlaşmalara imza attı. 10 yıllık AKP iktidarı sürecinde iki ülke arasındaki ticaret ve yatırımlar artmış, vizeler -kısmen- kalkmış durumda. Öyle ki Türkiye, aleyhine uluslararası yaptırım kararı alınmış olan İran ile ekonomik ilişkilerini sürdüren birkaç ülkeden biridir. Dahası, bu ilişkiler, Türkiye’yi, İran ile Batı arasında yaşanan nükleer santral krizinde Tahran’ı savunan tek ülke haline getirmişti. Yine, onca yaptırım kararına rağmen İran’ın uluslararası mali ilişkileri Türkiye’deki bankalar üzerinden sürdürülmektedir. 
Bununla birlikte, Türkiye’ye kurulan NATO “füze kalkanı” İran’ın sert tepkisine yol açmış ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gerilmesinde önemli rol oynamıştı. Türkiye’nin başlıca doğalgaz ve petrol tedarikçisi konumunda olan ve onun ihracat yaptığı ülkelerin başında gelen İran’ın Suriye meselesinde Türkiye’nin tutumunu açıkça mahkûm eden yaklaşımı ve TC yurttaşlarına vize uygulamasını yeniden başlatma kararı, bugüne kadar üzerinde anlaşılmış olan ilişkilerin iyice gerildiğinin ifadesidir.
Öte yandan, Tahran’daki dinci diktatörlük Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden kurmaya çalıştığı “Şii işbirliği”nin Türkiye ve Batılı güçler tarafından bozulmasını istemiyor. Türkiye’nin bölgede Müslüman Kardeşler üzerinden oluşturmaya çalıştığı ABD destekli “Sünni ittifak” ise İran’ın çıkarlarını doğrudan tehdit ediyor. 
Dış politikanın içerideki ifadesi
AKP hükümeti, kendisinden önceki koalisyon hükümeti tarafından hızlandırılmış olan küresel kapitalizme eklemlenme sürecini, geçtiğimiz on yıl boyunca geri dönülmez bir noktaya getirmiş durumda. Hükümetin kapsamlı ekonomik ve siyasi dönüşüm programları eliyle yaşanan bu sürecin dışarıdaki ifadesi “komşularla sıfır sorun” politikasıydı. Bu dış politikanın kabaca iki amacı vardı: 1) İçeride yaşanan ekonomik dönüşümü yeni pazarlar eliyle hızlandırıp genişletmek, 2) Özellikle İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi ve bölgenin diğer ülkelerini, Batılı emperyalistler yararına, “yumuşak güç” kulla- narak küresel kapitalizme uyarlamak.
AKP hükümeti, “komşularla sıfır sorun” politikası adı altında, bölgedeki silahlı çatışmalara son vermeye çalışırken, bölgede bulunan uluslararası enerji ve ticaret yollarının güvenliğini sağlamayı hedefliyordu. “Kürt açılımı”,  tam da bu yüzden, Türkiye’deki Kürtlerin yanı sıra Irak’ı, Suriye’yi ve nihayet İran’ı da kapsayacaktı. Öte yandan, bütün bunların, emperyalist efendileri karşısında Ankara’nın elini güçlendireceği; Türkiye burjuvazisinin bölgesel pazarlara ve ucuz iş gücüne ulaşmasını sağlayacağı var sayılıyordu. 
AKP’nin “Yeni Osmanlıcı” motiflerle süslenen dış siyasi “açılım”ı, Türkiye ekonomisinin önemli bir büyüklüğe ulaştığı ve içerideki ulusalcı direnişin belinin kırıldığı bir dönemde başlatılmıştı. Bu adımların ekonomik büyüme döneminde gündeme gelmiş olması şaşırtıcı değildi. Ama AKP’nin bu adımları atarken sırtını yasladığı ekonomik büyüme, küresel bir krizin ortasında ve Türkiye gibi dünya ekonomisi içindeki payı çok da önemli olmayan bir ülkede ve spekülatif sermaye akışları sayesinde yaşanıyordu.
AKP hükümetinin ve onun “demokratik” açılımlarını alkışlayanların TC devletinin sınırlarının ötesini seçemeyen dar bakış açısı,  ekonomideki büyümenin sermayenin küresel dinamiklerine bağlı kırılgan karakterini görmekten uzaktı (halen de öyle). Sonuçta, 2008’de ABD’de başlayıp Avrupa ile birlikte Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya uzanan ekonomik kırılmalar, bütün bu “açılım” planlarını ters yüz etti. 
Kürt hareketinin ve küçük burjuva solunun önemli bir bölümünün desteklediği “demokratik açılım”, yerini KCK operasyonlarıyla ve toplumsal yaşamın dinsel temelde otoriter bir şekilde yeniden düzenlenmesine hizmet eden kapsamlı bir gerici saldırıya bıraktı. 
Bu, Marksistlerin, emperyalizm çağında iç siyaset ile dış politikalar arasındaki kopmaz bağa yaptıkları vurgunun çarpıcı bir doğrulanmasıdır. 
Emperyalistlerin körüklediği “barış” ve “refah” hayalleri yıkıcı bir yoksulluk ve savaş tehlikesi duvarına çarparken,  bölge ülkeleri arasında kurulmuş olan bütün ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkiler çöktü. Suriye’de yaşananlar, küresel kapitalizmin barış, istikrar ve refah gibi kavramlarla bağdaşmazlığının en son kanıtıdır.
Yıkımı yalnızca işçi sınıfı önler
Sosyalizm / Toplumsal Eşitlik okurları, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana, onun ekonomik alanda sergilemiş olduğu sözde başarının geçici ve şişirilmiş bir sermaye akışı sayesinde ve her durumda işçi sınıfının ekonomik ve demokratik haklarının adım adım ortadan kaldırılmasıyla el ele gerçekleştiğine dikkat çektiğimizi anımsayacaktır. 
Aynı şekilde, konuya ilişkin bütün yazılarımızda, AKP iktidarının “demokratik açılım” adı altında attığı bütün adımların aldatıcı ve gerici karakterini gözler önüne sermeye çalıştık; ona ve burjuva Kürt hareketine “soldan” destek verenleri sürekli uyardık. Hareket noktamız, küresel sermayenin taşeronluğuna soyunmuş olan Türkiye burjuvazisinin ve AKP iktidarının, kapitalizmin tarihindeki en derin krizini yaşadığı koşullar altında, Ortadoğu hızla savaşa sürüklenirken, içeride “demokrat” olamayacağı; bir “toplumsal barış” ve “refah” politikası sürdüremeyeceğiydi. Bütün bu tespitle- rimiz, Suriye’de yaşanmakta olan gelişmeler ve Ankara’nın oradaki rolü eliyle bir kez daha doğrulanıyor. AKP iktidarının Suriye’ye yönelik saldırganlığı ile içeride adım adım dinsel temelde bir polis devleti kurma çabası, tek bir madalyonun iki yüzüdür ve bu madalyonda demokrasiye, toplumsal eşitliğe, özgürlüklere ve barışa yer yoktur. 
Burjuvazi, yüz yılı aşkın süredir, insanlığın bu özlemlerini karşılayamayacağını onlarca kez kanıtladı. Bu özlem- leri karşılayabilecek tek güç uluslararası işçi sınıfıdır. Bununla birlikte, işçi sınıfının bunu gerçekleştirebilmesi için, bütün diğer sınıflardan bağımsız bir güç olarak örgütlenmesi gerekir. 
Emperyalizmin bugün Suriye’de sürdürdüğü savaşa son verecek, BAAS diktatörlüğünü devirerek yerine gerçekten özgür ve demokratik bir toplumu kurabilecek olanlar, yalnızca Suriyeli işçiler ve emekçilerdir. Onlar bunu, emperyalist ülkelerdeki ve Ortadoğu’daki sınıf kardeşleriyle birlikte verecekleri militan bir mücadeleyle başarabilirler.
Bu mücadelede Türkiye işçi sınıfına düşen görev, emperyalizmin siyasi taşeronu, savaş kışkırtıcısı AKP iktidarına son vererek bu topraklarda gerçek özgürlüğü ve eşitliği egemen kılmaktır. 
AKP iktidarının içinde yer aldığı gerici emperyalist koalisyona, aynı şekilde uluslararası düzeyde örgütlenerek yanıt vermek gerekiyor. Bu ise hem bu koalisyona destek veren emperyalizm yanlısı sahte sola hem de “iç işlerine karışmama” biçimindeki ikiyüzlü küçük burjuva ulusalcılığına karşı durmak demektir.