Zorunlu Eğitim Reformu: “4+4+4”

Okulların açılmasına birkaç gün kala, “4+4+4” olarak ifade edilen ve zorunlu eğitimi kademeli olarak 12 yıla çıkaran “eğitim reformu” üzerine tartışmalar sürüyor. Hatırlanacağı üzere meclisin ilgili komisyonlarında bizzat AKP’li vekiller eliyle tartışılması engellenerek yasalaşan bu düzenleme, hükümetin onlarca yasal düzenlemede hayata geçirdiği pervasız baskıcı tutumunun bir başka örneği olarak karşımızda duruyor. CHP ise yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine başvuru yapmış, mahkeme iptal istemini reddetmişti.  
Bugün hem veliler ve öğrenciler hem de bu “reformu” okullarda uygulayacak olan öğretmenler, onun basına yansıyan kaba değerlendirmeleri dışında ne ile karşılaşacaklarını bilmiyorlar. 
Bu belirsizliğin ortasında, okula başlama yaşının 72 aydan 60 aya (60-66 ay arasındaki öğrencilerin okula başlayabilmeleri velilerinin yazılı iznine bağlı) çekilmesi sebebiyle önceki yıla göre % 40 daha fazla öğrencinin birinci sınıfa başlayacak olması, eğitim-öğretimdeki olası krizi derinleştireceğe benziyor. Mevcut dersliklerin dahi yeterli olmadığı, öğretmen açığının yüz binlerle ifade edildiği bir dönemde, bütünüyle aceleci ve “kapsamlı” bir şekilde başlatılan bu uygulamayla, okula yeni başlayacak yüz binlerce birinci sınıf öğrencisini çok büyük sorunlar bekliyor.  Bu tespite, mevcut okulların önemli bir kısmının aynı reformla imam hatip ortaokullarına dönüştürülmesini eklediğimizde, okul ve derslik yetersizliği konusunda oldukça önemli sorunlarla karşı karşıya olduğumuz görülür.
Dersliklerin yetersizliği meselesi dışında çocukların erken yaşta okula başlayacak olmasının daha önemli sorunlara yol açacağı aylardır bilim insanları tarafından ifade ediliyor.  Bu bilimsel uyarıları görmezden gelen hükümet, ara bir formül bularak, bu yaş grubundaki (66-72 ay) bir öğrencinin okula başlama zaruretini, erken başlamanın yol açacağı sakıncalar sağlık raporu ile ispatlandığında ortadan kaldırıyor. Daha şimdiden binlerce öğrencinin, bu rapor temin edilerek okula başlama zaruretinden “kurtulduğunu”  belirtelim. Arkadaşları rapor almaksızın okula başladığında kendisinin başlayama- masının anne kucağından neredeyse yeni inmiş çocuklar üzerinde yaratacağı yıkımı görmek için psikolog olmak gerekmiyor. Bilim insanları, rapor almadan okula başlayan 66 aylık öğrencilerin, 83-84 aylık öğrencilerle aynı sınıfta eğitim görmesinin de ciddi sorunlara yol açacağını ifade ediyorlar.  
Okula yeni başlayan öğrenci sayısındaki artışın, milyonlarla ifade edilen “eğitim piyasasını” genişleteceği kuşku götürmez. Bu piyasa özel okullardan tekstil sektörüne kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Bu düzenleme, aynı zamanda, her sokak başına açılan ve öğrenci bulmakta zorlanan özel okullara önemli fırsatlar sunacak. Burada, AKP hükümetinin artan öğrenci sayısına paralel olarak paralı eğitimi yaygınlaştırma arzusunu görüyoruz. Çünkü artan okul talebinin devlet eliyle sağlanmadığı ya da “iyi okullara” talebin fazla olduğu koşullarda, “kaliteli eğitim” talebinde bulunan veliler çocuklarını özel okullara göndermeye devam edecekler. 
“Dindar nesil” hevesi
“4+4+4” adlı uygulamada öğrencilerin okula başlama yaşıyla ilgili gelişmeler ve okulların bu geçiş için yetersizliği basında kendisine daha geniş yer bulsa da, onun bütünüyle dini referanslarla biçimlendirilmiş olan yanları aynı ölçüde gündeme taşınmıyor. “Dindar nesil yetiştirme” çabalarının bizzat başbakan tarafından pervasızca ifade edilebildiği bir dönemden geçiyoruz. Diyanet İşleri Başkanı çıkıp her üniversiteye cami / mescid yapılması talebinde bulunabiliyor. Dahası, torunu Fransız kolejinde okuyan bir AKP milletvekilinin bütün okulların imam hatip okullarına dönüştürülebileceği yönündeki açıklaması, başta Çamlıca olmak üzere her tepeye cami taleplerini dahi geride bıraktı. 
Düzenlemenin gerici yanlarını “12 yıl zorunlu eğitim” sloganıyla gizlemeye çalışan AKP iktidarı, ilkokul 4. sınıftan itibaren okutulan “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersinin yanı sıra, 1. sınıftan itibaren “ahlak eğitimi”, “değer eğitimi” veya “karakter eğitimi” gibi dersleri gündeme getirdi. Bu derslerin, “yeterli ahlaki değerlere ve karaktere” sahip olmadığı ön kabulü ile sınıf öğretmenleri yerine “Din Kültürü ve Ahlak bilgisi” öğretmenleri ya da imam hatip liselerinden devşirilecek öğretmenler tarafından verilmek istenmesi, söz konusu ahlak eğitimin içeriğinin ne olacağını da gösteriyor. 5 yaşındaki çocuklar, daha birinci sınıftan itibaren, sorgulamayan, inançsızları ve farklı inançlara sahip olanları düşman gören dindar bir neslin parçası haline getirilmeye çalışılıyor.  
“4+4+4” olarak ifade edilen düzenlemede dini referanslar ve dersler elbette bunlarla sınırlı değil. Düzenleme- nin en önemli yanını, imam hatip liselerinin orta bölümlerinin açılması oluşturuyor. Önceki uygulamada lise olarak varlığını sürdüren bu okullara, bundan böyle 4.sınıfı bitiren öğrenciler başlayabilecek. Halen okula başlama yılının 1-1,5 yıl geri çekilmesiyle birlikte ele alındığında -eski sisteme göre konuşursak- 3. sınıfı bitiren her öğrenci imam hatip okullarında eğitim öğretim görmeye hak kazanacak. Herhangi bir mesleki eğitim konusunda pedagojik formasyonların liselerde dahi verilemediği Türkiye’de, o yaşlardaki öğrencilerin dini eğitime bizzat velileri tara- fından zorlandığını hatırlatarak geçelim. 
İmam hatip ortaokullarında uygulanan müfredatının bir benzeri, 4 yıla çıkarılan diğer ortaokullarda da uygulamaya konulacak; “din kültürü ve ahlak bilgisi” dersi dışında öğrencilerin seçmeli olarak tercih edebilecekleri “Kuran-ı Kerim ve Hz Peygamber’in hayatı” gibi dersler bu yıl verilmeye başlanacak. Bahsi geçen derslerin seçmeli ders olarak kabul edilmesinin, bu dersleri seçmeyen öğrenciler üzerindeki baskıyı yoğunlaştıracağı kimse için sır değil. Bu uygulama, Alevilerin, gayrimüslimlerin ve ateistlerin -dışlanmak şöyle dursun- fiziksel saldırılara uğradığı bu ülkede, öğrencileri daha fazla baskıya ve psikolojik şiddete maruz bırakacaktır.  
Dahası “Kuran-ı Kerim” dersi, ona katılan öğrencileri başlarını kapatmaya, cinsiyet temelinde ayrı oturmaya hatta -katılımcı sayısının artmasıyla birlikte- ayrı sınıflarda okumaya zorlayacaktır. Benzeri bir zorlama kadın öğretmenler için de söz konusu olacak; sonuçta, kılık kıyafetini Sünni-İslami kurallara göre düzenlemek istemeyen laik kadın öğretmenler süreçten dışlanacaktır. Bu, eğitimin yalnızca içerik olarak değil ama biçimsel olarak da Sünni İslamcı referanslara göre düzenlenmesi yolunda bir adımdır. Çocukların, dinin sorgulamayan ve mutlak itaati dayatan korkutucu-baskıcı yüzüyle erken yaşta karşılaşmalarının, onların bilişsel sistemlerini en baştan çarpıtacağından ve sonraki yaşamlarında ciddi gerilimlere ve psikolojik sorunlara yol açacağından kimsenin kuşkusu olmasın. 
Çocuk emeği sömürüsü
“4+4+4” düzenlemesi, çıraklık yaşının 11’e düşürülmesini öngörse de gelen eleştiriler üzerine teklif yasa tasarısından çıkarılmıştı. Çocuk işçiliği yaygınlaştıracağı gerekçesiyle gündemden kaçırılan bu uygulamayı önümüzdeki günlerde çok sık duyacağız. Bu ve benzer uygulamalarla milyonlarca çocuğun kapitalist üretim / sömürü sürecinin parçası haline getiril- mek istendiği ortada. “İş öğrenme” bahanesiyle bir kez daha milyonlarca çocuk ucuz iş gücü olarak karın tokluğuna çalıştırılacak. 
Bugün liselerde yaygın olarak uygulanan stajyerlik, bu düzenleme ile ortaokullara kadar inme tehlikesiyle karşı karşıya. Her ne kadar imam hatip ortaokulları dışında meslek liselerinin orta bölümleri açılmasa da patronların -özellikle de küçük sermaye sahiplerinin- çocuk işçiliğin yaygınlaşmasının önündeki yasal engellerden kurtulma çabası sürüyor.
Dinci gericilik
Gündelik yaşamın hızla Sünni İslam’ın referanslarıyla belirlendiği, bütün dinsel referanları reddeden ateistlerin, dini toplumsal bir sistem değil de bireysel inanç olarak kabul eden laiklerin ya da Sünni-İslam’ın dışındaki inançlara sahip insanların giderek artan baskılarla karşı karşıya olduğu kimse için sır değil. Gelecek kuşakların, bebeklikten yeni çıkmış çocukların beyinlerinin bizzat devlet tarafından dinsel dogmalarla biçimlendirilmesini amaçlayan yeni uygulamayla birlikte, bu baskılar daha da artacaktır.
Hükümetin ve yandaşlarının “biçimsel” ve “önemli” bir düzenleme olarak göstermek istediği “4+4+4” uygulamasının, özünde, toplumsal yaşamın (ve rejimin) Sünni İslamcı referanslarla yeniden biçimlendirildiği çok daha kapsamlı bir proje olduğunu görmek gerekiyor. 
Her sokağa (şimdi her tepeye) bir cami inşaatıyla simgelenen bu süreç, başta Ortadoğu olmak üzere, Avrupa’da ve dünyanın geri kalanında da yükselen küresel gericiliğin bir parçasıdır. Avrupa’da, işçi ve emekçilere, krizin sorumlusunun göçmenler ve Müslümanlar olduğu yalanı söylenerek ve -şimdilik- “sınırlı” saldırılarla yaşanan bu süreç,  Asya’da ve Afrika’da farklı din ve mezheplerden insanların birbirlerini katletmesi biçimini alıyor.
“Büyük resmi” görmek
Özetle, “4+4+4”, tek başına eğitim-öğretim ile ele alınacak bir mesele değildir. O,  ticaret hacmi dünya çapında yaygınlaşarak artan eğitim piyasasının genişletilmesi sürecinin ve ABD’nin bölgedeki müttefikleri eliyle Ortadoğu’da gerçekleştirmeye çalıştığı Sünni İslam eksenli emperyalist egemenlik projesinin bir parçasıdır. 
Böyle olduğu içindir ki, başta ana muhalefet CHP olmak üzere hiçbir burjuva ya da küçük burjuva muhalefet partisi ya da sendika ona cepheden karşı çıkmıyor, çıkamıyor. (Dahası, onlar, “en hakiki Müslüman biziz” edasıyla ortalıkta dolanarak ya da bir başka din ya da mezhep üzerinden politikalar geliştirerek, yükselen dinci gericiliğin -dolayısıyla emperyalizminin- değirmenine su taşıyorlar). 
Bunun nedeni, “4+4+4” adlı gerici uygulamanın, küresel ekonomik süreçlerle ve ABD önderliğindeki Batılı emperyalist ittifakın Ortadoğu’da gerçek- leştirmeye çalıştığı, mezhep eksenli  çatışmaları körükleyen egemenlik projesiyle sıkı sıkıya bağlantılı olmasıdır. “4+4+4”, Batılı emperyalist ittifakın, özellikle de ABD’nin bölgedeki en önemli taşeronlarından biri olan AKP iktidarının, Türkiye toplumunu devlet eliyle din temelinde ayrıştırma ve yeniden biçimlendirme yolunda attığı önemli bir adımdır. 
Ancak bu adım, önemli olduğu kadar tehlikelidir de. Zira “laik” karakteri zaten bir hayalden ibaret olan TC Devleti’nin Sünni İslam kimliğini giderek daha pervasız biçimde dayatması -bütün katliamlara ve sürgünlere rağmen- bir etnisiteler, dinler ve kültürler mozaiği olmaya devam eden bu ülkede, ciddi toplumsal çalkantılara davetiye çıkartmaktadır. Bu süreçte, rejimin giderek daha fazla otoriter hatta totaliter karakter edinmesi kaçınılmazdır. Bu “büyük resim” görülmeksizin, ne “4+4+4”e ne de diğer gerici uygulamalara karşı koyulabilir.
Saldırıyı püskürtmek için 
“4+4+4”, 10 yıllık AKP iktidarının, bölgesel emperyalist projelerin taşeronu olarak Türkiye ve Ortadoğu emekçilerinin geleceğinin önüne adım adım ördüğü ve kesinlikle kapsamlı toplumsal çatışmalara yol açacak olan duvarın yalnızca bir tuğlasıdır. Bu süreci durdurmak ve bu gerici duvarı yıkmak gerekiyor. Peki nasıl? Yanıtlan- ması gereken soru budur. 
“Demokrat ve ilerici” küçük burjuva siyasetçilerinin en “sorumlu” davrananları, bize, çocukları okula gönderme- meyi ve mahkemelere başvurmayı öneriyorlar. Aralarında “sosyalist” olduğunu iddia eden çevreler ile “muhalif” sendika bürokrasilerinin yer aldığı küçük burjuva solcuları ise “4+4+4ü sokakta protesto edelim” diyorlar. “4+4+4”e karşı mücadelenin sokaklara taşınması ve dinsel dogmalardan arındırılmış bilimsel bir eğitim talebinin yükseltildiği kitlesel gösterilerin düzenlenmesi, elbette önemli. Ama bundan çok daha önemli olan şey, başta “4+4+4”ü yaşama geçirecek olan öğretmenler olmak üzere, emekçi kitlelerin harekete geçirilmesidir. 
Öğretmenlerin ve diğer emekçilerin AKP iktidarına ve onun ardında duran burjuvaziye geri adım attırabileceği asıl yerler, sokaklar değil, işyerleridir. “4+4+4”e karşı mücadele, yalnızca, mal ve hizmet üretiminin -öğlen tatilinde bir saatliğine ya da doktordan rapor alıp işe gitmeyerek değil- işçi sınıfına yakışan bir militanlıkla, gerçekten durdurulmasına bağlıdır. Bunun dışındaki her eylem, sendikaların ve onların kuyruğundaki küçük burjuva “sosyalist” partilerin on yıllardır kanıtladığı gibi, sonuçsuz kalacak ve kitleler üzerinde moral bozucu bir etki yaratacaktır
“4+4+4”e ve eğitimde kurumsallaşan dinci gericiliğe karşı mücadelenin başarısı, onun, AKP’nin hem içeride hem de dışarıda attığı bütün diğer adımlarla ilişkisini kuran; AKP iktidarının bütün uygulamalarını ait oldukları küresel kapitalist çerçeveye dahil eden bilimsel sosyalist bir perspektif üzerinde yükselmesine bağlıdır. 
Bu perspektif, bütün insan etkinliklerini serma- yenin kâr güdüsünden ve özel mülkiyet / ulus devlet cenderesinden kurtarmayı; maddi ve entelektüel üretimi yalnızca insan ihtiyaçlarını karşılamayı hedefleyecek şekilde yeniden örgütlemeyi içerir. 
ABD emperyalizminin yerel siyasi taşeronu AKP’nin, gerici Arap monarşileriyle el ele gerçekleştirmeye çalıştığı bu gerici projeye karşı mücadele, yalnızca, onu sosyalist toplumu kurma mücadelesiyle birleştirme yeteneğine sahip bir işçi sınıfı önderliği altında başarılı olabilir.