Avrupa benzeri görülmedik bir toplumsal kutuplaşma yaşıyor

Dev tüketim malları şirketi Unilever, “üçüncü dünya”daki pazarlama stratejisini Avrupa’da uygulamaya başlayacağını açıkladı. Bu, şimdi kıtayı kaplayan artan toplumsal eşitsizliğin anlamlı bir ifadesidir.
Şirketin Avrupa’daki faaliyetlerinin başındaki Jan Zijderveld, açıkça, bu kararın “yoksulluk Avrupa’ya geri döndüğü” için alındığını belirtti. 
Grup, Avrupa piyasası için, Asya’da ve Afrika’da olduğu gibi, daha küçük, daha ucuz paketler halinde mal üretmeye başlayacak. Zijderveld, “Biz Endonezya’da tek kişilik şampuan paketlerini iki ya da üç Cente satıyor ve iyi para kazanıyoruz” dedi ve ekledi: “Biz bunu nasıl yapacağımızı biliyoruz ama Avrupa’da krizden önceki yıllarda unutmuştuk.”
Unilever bu stratejiyi, Troyka (Avrupa Birliği, Uluslararası Para Fonu ve Avrupa Merkez Bankası) tarafından çok ağır kemer sıkma önlemlerine hedef seçilmiş olan Yunanistan’da ve İspanya’da şimdiden benimsedi. Troyka’nın kitlesel zorluklara yol açan kemer sıkma politikaları bu ülkelerdeki ekonomik krizi yalnızca derinleştirdi. Yunanistan’da ve İspanya’da gençler içindeki işsizlik oranı, sırasıyla yüzde 53,8 ve yüzde 52,9.
Ama kitlesel yoksulluk kesinlikle güney Avrupa ile sınırlı değil. Britanya’daki ve Almanya’daki duruma ilişkin son günlerde açıklanan iki rapor, Avrupa’ nın “çekirdeğindeki” keskin toplumsal kutuplaşmayı gözler önüne seriyor.
Mali Araştırmalar Enstitüsü (Institute for Fiscal Studies-IFS) ile Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü (Institute for Economic Research-IER) tarafından hazırlanan “Büyümeden kim kazanıyor?” başlıklı rapor, Britanya’daki düşük ve orta gelirli hane halklarının yaşam standartlarının, ülkenin şimdiki çift dipli durgunluktan çıkmayı başarması durumunda bile, gelecek sekiz yıl içinde keskin bir biçimde gerileyeceğini tahmin ediyor. 
Bu hane halklarının gelirlerinde 2020’ye kadar yüzde 15 gerileme yaşanacak. Bu süre içinde, yıllık 22.900 Pound gelire sahip orta gelirli bir aile, gelirlerinde yüzde 3 gerilemeye tanık olurken, şimdi yılda 10.600 Pound gelirle zarzor yaşayan tipik bir düşük gelirli ailenin net geliri, bu on yılın sonunda gerçek rakamlarla 9.000 Pound’a düşecek. Zenginlerin yaşam standartlarında ise yükselme yaşanacak.
Raporun 2020’ye kadarki yıllık büyüme oranını yüzde 1,5 ile 2,5 arasında kabul ettiği ve harcamalarda daha fazla kısıntı yapılmayacağını varsaydığı düşünülürse, geleceğe dönük tahminler çok daha tahrip edici. Gerçekten de durum çok daha kötü olacak gibi görünüyor.
Muhafazakâr-Liberal Demokrat koalisyon, son olarak, sosyal yardımlara daha fazla saldırmayı planladığının işaretlerini verdi. [Maliye Bakanı] George Osborne’un sosyal yardımlarda, halen sürmekte olan 18 milyar Poundluk kesintiye ek olarak 10 milyar Poundluk bir kesinti daha açıklaması bekleniyor.
Bu önlemler, resmi rakamlara göre 2,5 milyon insanın işsiz olduğu ve işçilerin çoğunluğunun ücret kesintilerine ve dondurulmasına maruz kaldığı koşullarda gündeme gelmektedir. Resmi olarak, 3,6 milyon dolayında çocuğun yoksulluk içinde yaşadığı kabul ediliyor. Bu yılın başlarında yayımlanan bir araştırma, beş öğretmenden dördünün, öğrencilerin okula yiyeceksiz geldiğini bildirdiğini gösteriyor.
Buna karşılık, bu yılki Sunday Times Zenginler Listesi, en zengin bin kişinin toplam servetinin 414.260 milyar Pound’a yükseldiğini ortaya koyuyor. 
Almanya Çalışma Bakanlığı tarafından hazırlanmış dört yıllık Servet ve Yoksulluk Raporu, genellikle Avrupa’nın biricik ekonomik başarı hikâyesi olduğu iddia edilen bu ülkede zenginler ile yoksullar arasındaki uçurumun derinleştiğini gösteriyor.
Nüfusun en zengin yüzde 10’luk kesiminin toplam servetten aldığı pay 1998’de yüzde 45’ten 2008’de yüzde 53’e çıkmış durumda. Toplam hane halklarının yarısı ise toplam servetin yalnızca yüzde 1’ini alıyor.
Rapor, nüfusun yaklaşık yüzde 16’sının yoksulluk “tehdidi” altında olduğunu belirtiyor: “Artık tam zamanlı çalışsa bile tek kişilik hane halkını doyurmaya yeterli olmayan saat ücretleri, yoksulluk riskini arttırıyor ve toplumsal bütünlüğün altını oyuyor.”
Bu iki rapor kimi medya çevrelerinden kaygılı bir karşılık aldı.
Britanya’daki Observer gazetesi, “Britanya’nın bu kutuplaşmasını önlememiz gerek” yorumunu yaptı. Gazete şu uyarıda bulundu: “Bu kutuplaşma ve hâlihazırda mücadele eden orta [sınıf] Britanya’nın içinin boşalması, tek tek yurttaşlar, siyasi yapı ve toplumsal bütünlük için; Birleşik Krallık’ın gelecekteki sağlığı, serveti ve refahı için zararlıdır. Bunun olmasına izin verilmemelidir.”
Alman Çalışma Bakanlığı’nın raporuna tepki gösteren Frankfurter Rundschau gazetesi, zenginler ile yoksullar arasındaki uçurumun, servetin “aşağıdan yukarıya doğru yeniden dağıtılması”nın sonucu olduğunu belirtti. İyileştirici adımların atılmaması durumunda bir sonraki raporun servet uçurumunun çok daha büyüdüğünü göstereceğini öngören gazete şunları yazdı: “Toplum zenginin daha fazla zenginleşmesini daha ne kadar hoş görebilir? Bu sorunun yanıtını hiç kimse bilmiyor.”
Bununla birlikte, her iki gazete de şikâyetleri bir yana, herhangi bir çözüm yoluna sahip değil. Frankfurter Rundschau, bir çaresizlik havası içinde şunları yazdı: “Herhangi bir çözümümüz olmadığına göre onları bulmamız gerekiyor. Çalışmak, denemek zorundayız.” 
Observer, “yeni bir toplumsal sözleşme üzerine ulusal tartışma” önerdi ama bu, “mesleki eğitim, çocuk bakımı ve geçindirebilecek bir ücret” gibi belirsiz ve asgari önerilerden ibarettir.
Bu tür çağrılar, iflas etmiş oldukları kadar anlamsızdır. Onlar, Avrupa çapında bir toplumsal karşı devrim gerçekleştirmek için kendi yarattığı küresel ekonomik krize sarılmış olan yönetici seçkinlere yönelmektedir.
Bu arazi yakma stratejisinin başını Alman ve Britanya burjuvazileri çekiyor ve bu strateji -son raporların açığa çıkardığı gibi- Güney Avrupa’da olduğu gibi bu iki ülkedeki işçilere de uygulanıyor.
Observer ve Frankfurter Rundschau bunun büyük sınıf çatışmalarına ve toplumsal patlamalara davetiye çıkardığı konusunda haklı. Ama onların sınıfsal gerilimleri görmeleri ve kimi iyileştirici önlemler almaları için egemen seçkinlere yaptıkları çağrılar dikkate alınmamaktadır.
Egemen seçkinler ve onların siyasi temsilcileri her türlü toplumsal reform düşüncesini reddetmiştir. İster muhafazakâr isterse liberal ya da sosyal demokrat olsunlar, onlar yüzlerini süper zenginlere dönmüş ve bir sınıf savaşı politikası benimsemiş durumdalar. Sendikalar tarafından denetlenen ve polis şiddeti ile devlet baskısı eliyle desteklenen şimdiki Avrupalı “toplumsal model”, sınırsız bir yoksullaştırmadır.
Bu, “toplum”un bu durumu daha ne kadar “hoş görebileceği” sorunu değil; işçi sınıfının onu değiştirmek için ne yapabileceği ve ne yapması gerektiği meselesidir. Bütün Avrupa’ya dadanan felaketin tek gerçek çözümü işçi sınıfının bağımsız eyleminde ve programında yatmaktadır.
Mali oligarşinin ekonomik ve toplumsal yaşam üzerinde uyguladığı mutlak güç, yalnızca kapitalizmin devrilmesi ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri uğruna mücadelede sosyalist politikalar üzerine kurulu işçi hükümetlerinin oluşturulması için işçi sınıfı tarafından verilecek bilinçli, devrimci bir mücadele eliyle kırılabilir.

İngilizce özgün metin için bkz.