Balyoz Davası ve ulusalcı subayların açmazı

Silivri Cezaevi’nde kurulu İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen, 250’si tutuklu 365 sanıklı Balyoz Davası’nda karar açıklandı. Bu olağanüstü (“Özel Yetkili”) mahkeme, eski 1. Ordu Komutanı emekli orgeneral Çetin Doğan’ı, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli orgeneral İbrahim Fırtına’yı ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli oramiral Özden Örnek’i, önce “Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini, cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etmeye teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm etti; ardından, bu cezayı, TCK’nin 61-1 maddesi uyarınca 20 yıl hapis cezasına dönüştürdü. Mahkeme ayrıca, yüksek rütbeli subaylardan oluşan 78 sanığa 18 yıl, 214 sanığa ise 16 yıl hapis cezası verdi. 28 sanık ise 13 yıl 4 ay hapis cezası aldı. 
Yargılanan 365 kişiden (89’u general ve amiral 364 subay ile bir sivil sekreter) 325’inin 16 ile 20 yıl arasında hapis cezası aldığı Balyoz Davası, daha soruşturma aşamasından başlayarak, ciddi çarpıklıklarla damgalandı ve hemen herkes tarafından siyasi bir dava, siyasi İslam ile bürokrasinin laik-Batıcı kesimi arasında yaşanan bir hesaplaşma olarak değerlendirildi. Zaten, davanın başlangıcında bunun siyasi bir hesaplaşma olmadığını savunan iktidar yanlısı İslamcı ve “liberal” burjuva kesimler bile mahkemenin yasalara aykırı uygulamaları ve çarpıklıklar ortaya çıktıkça, “önemli olan darbeci zihniyetin yargılanmasıdır” diyerek, yargılama sürecinin gerçekte siyasi olduğunu itiraf etmeye başlamışlardı. 
Tetikçi medya
Dava sürecinde yaşanan ve Türkiye’deki çarpık burjuva hukukuna bile aykırı olan uygulamalara geçmeden önce, iktidar yanlısı medyanın Balyoz Davası’nda oynadığı role değinelim. Medyanın çok geniş bir kesimi, Balyoz Davası’nda, dışarıdan kamuoyunu biçimlendirmekle ve taraf tutmakla kalmamış; davanın göbeğine yerleşmişti. 
Taraf adlı gazetenin bu süreçte oynadığı rol ise son derece çarpıcı ve belirleyiciydi. Balyoz soruşturması, bu gazetenin bir muhabirinin “bilinmeyen kişiler tarafından” kendisine teslim edilmiş bir bavul belgeden yola çıkarak, subayların İstanbul’daki önemli camilere ve azınlıklara yönelik terörist saldırılar düzenleme planları yaptığını; amaçlarının da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarını devirmek olduğunu yazmasıyla başladı. Gazete, günlerce, “Fatih Camii bombalanacaktı” türü uydurma haberleri birinci sayfadan, sekiz sütuna manşet atarak verdi. AKP iktidarı tarafından daha önce hizaya çekilmiş olan burjuva medyası da neredeyse bir bütün olarak Taraf’ın açtığı yolu izledi. Böylece, tetik çekilmişti. Gazetecinin savcılığa teslim ettiği ve Balyoz soruşturmasını başlatan belgelerin polis, ordu ya da istihbarat içinden servis edildiği ortadaydı ama neredeyse hiç kimse, bu kurumların onları neden doğrudan doğruya savcılığa vermediklerini sorgulamıyordu. Belli ki, önce kamuoyunda bir çalkantı yaratılacak ve ordu içindeki tasfiye süreci, her kafadan bir sesin çıktığı şaşkınlık ortamında hızlı bir şekilde işletilecekti.
Hukuksuzluk diz boyu
Balyoz Davası’nda, Türkiye’deki yasalara da açıkça aykırı uygulamalara ve usulsüzlüklere tanık olundu. 
1. Çarpıklık: “Özel yetkili” bir savcı tarafından açılan davanın ve toplu tutuklamaların temel dayanağını, CD’lere kaydedilmiş belgeler oluşturuyordu. Bu dijital belgelere göre, eski 1. Ordu Komutanı emekli orgeneral Çetin Doğan, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli orgeneral İbrahim Fırtına ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli oramiral Özden Örnek önderliğindeki 365 kişi, AKP hükümetini devirmek için bir darbe planlamış ve bu planları, 5-7 Mart 2003 tarihlerinde İstanbul Selimiye’deki 1. Ordu Komutanlığı’nda düzenlenen plan seminerinde tartışmışlardı. 
Bir askeri darbenin bu şekilde hazırlanması pek rastlanır bir durum değildi ama ortada çok daha ciddi bir sorun vardı: Sanıkların tuttuğu Türk, ABD’li ve Alman uzmanlar, bu CD’lerden birinin 2009’da kaydedilmiş olduğunu; 2003’te yapıldığı iddia edilen darbe planını kanıtlamak üzere sunulan kimi belgelerin de 2004-2009 yılları arasında gerçekleşen olayları ya da 2003’te olmayan şirketlerin, kurumların ve yerlerin isimlerini içerdiğini; kimi belgelerin, son kayıt tarihi olarak 2002-2003 yıllarını taşımalarına rağmen, ilk kez 2006’da piyasaya sürülen Microsoft 2007’ye ait özellikleri taşıdığını saptadılar. 
Buna karşılık, basında yer alan haberlere göre, TÜBİTAK, 19 Şubat 2010 tarihli raporunda 18 adet CD’nin içindeki belgelerin 2003 ve öncesinde oluşturulmuş ve onlara herhangi bir ekleme yapılmamış olduğunu belirtiyor; Emniyet Kriminal Dairesi de belgelerin gerçek olduğunu iddia ediyordu. ODTÜ ise 24 Mart 2012 tarihli raporunda, “belgelerin doğal kullanım (belgeyi kişinin açarak düzenleyip kaydetmesi, kopyalaması, tekrar açması, kaydetmesi gibi) dışında değişmiş olduğunu” belirtmiş ve onların “delil olarak inanırlığının ortadan kalktığını” tespit etmişti. Yine, ABD’deki Arsenal adlı bilirkişi şirketi, “11 ve 17 numaralı CD’lerde bulunan en az 76 belgenin tarihinde sahtecilik yapıldığı sonucuna vardı.”
“1. Ordu Komutanlığı’nca Askeri Savcılığa yaptırılan ilk incelemede de belgelerin gerçek olduğu tespiti yapılmış ve bu saptama iddianamede yer almıştı. Ancak ikinci incelemede, ‘TÜBİTAK raporunda 11 ve 17 nolu CD’lerin içinde yer aldığı iddia edilen Balyoz, Suga, Oraj, Çarşaf ve Sakal planlarının gerçek olmadığı yönünde, gerek teknik gerekse askeri yazım usul ve yöntemleri açısından kuvvetli deliller bulunduğu kanaatine varılmıştır’ denildi.” (Radikal, 23 Eylül 2012). Sanık avukatlarından Celal Ülgen, davaya temel oluşturan dijital “belgelerde 2 bine yakın sahtelik tespit edildiğini” savunuyor.
Özetle, Balyoz Davası’na temel oluşturan belgelerin sahte / düzmece olduğuna ilişkin güçlü bir kanı vardı. Buna karşılık, Özel Yetkili Mahkeme, Balyoz Davası sanıklarının ve avukatlarının, bu CD’lerin, yine onun saptayacağı bilirkişiler tarafından incelenmesi yönündeki bütün talepleri reddetti. 
2. Çarpıklık: “Balyoz Darbe Planı”nın tartışıldığı öne sürülen 1. Ordu Komutanlığı’ndaki seminerlere katıldığı iddia edilen çok sayıda subay, 5-7 Mart 2003 tarihinde yurtdışında veya yurtiçinde görevde ya da bir başka yerde olduklarını kanıtladı. Buna karşın, bütün bu belgeleri göz önünde bulundurmayan mahkeme, söz konusu subaylara, darbe hazırlıklarına katılmaktan en üst sınırdan cezalar verdi. 
3. Çarpıklık: Davanın savcısı, darbe girişimini kanıtlamak için, iddianamede, onun “komutanlar tarafından engellenmiş” olduğunu öne sürüyordu. “Darbe girişimi”nde yer aldığı iddia edilen subayların komutanları ise o dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman idi. Özkök, bir başka “Özel Yetkili” mahkeme olan 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, yine Silivri’de görülen “Ergenekon Davası”nda verdiği ifadede, 5-7 Mart 2003 tarihli plan seminerinin / tatbikatının “MGK tarafından kararlaştırılıp hükümet tarafından onaylanmış” olduğunu ve kendisinin “işlerinin yoğunluğu nedeniyle katılamadığını” söylemişti. 
Basında yer alan haberlere göre, Özkök, ifadesinde, “en tehlikeli senaryonun amacını biraz aşkın şekilde oynanmış; siyasi kişiler ve olaylar gerçekmiş gibi oynanmış” olduğunu ve konuyu “Kara Kuvvetleri Komutanı’na incelettiğini” belirtiyordu. O süreçte herhangi bir subay herhangi bir şekilde cezalandırılmadığına göre, ortada iki olasılık vardı: 1) yapılan inceleme sonucunda yasadışı herhangi bir durum (darbe girişimi vb.) bulunmamıştı; b) söz konusu plan seminerinde, Balyoz Davası savcısının iddia ettiği gibi, darbe planı tartışılmıştı. 
Birinci olasılık söz konusu olduğunda, bunun, davada yargılanan sanıkların lehine bir durum olarak değerlendirilmesi gerekirdi. Bunun yapılmadığını biliyoruz. İkinci olasılığın göz önünde bulundurulması durumunda ise, bizzat Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman’ın ve Genelkurmay Başkanı Özkök’ün darbe girişiminde doğrudan yer aldığını ya da onun üstünü örterek bu suça “yardım ve yataklık” ettiğini kabul etmek gerekirdi. 
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, her iki durumda da (tanık ya da sanık olarak) mahkemeye çağırılması gereken Özkök ile Yalman’ı dinlemedi; dahası, sanıkların bu yöndeki taleplerini reddetti. Oysa Özkök, “tanık olarak çağırılmam durumunda seve seve gidip bildiklerimi anlatabilirim” demişti.
Son olarak, Silivri’de kurulan olağanüstü mahkemenin, sanıkların son sözlerini söyledikleri ve kararını açıkladığı son duruşmasını, avukatların yokluğunda gerçekleştirdiğini; bunun da Türkiye’de hüküm süren ceza muhakemeleri yasasına aykırı olduğunu belirtelim. Zira Türkiye’deki yasalara göre, 5 yıldan fazla ceza gerektiren suçlarda avukatın yokluğunda hüküm verilemiyor.
Tepkiler
Hükümetin İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararına yönelik tepkisi bir yatıştırma çabasını ifade ediyordu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Balyoz Davası’nda verilen karara ilişkin görüşü sorulduğunda, “gerekçeli kararı beklemek gerek” dedi ve yargı sürecinin henüz tamamlanmadığını vurguladı: “Bir de Yargıtay süreci var. Yargıtay kararını da takip etmek, görmek durumundayız. Bizim tüm temennimiz, arzumuz buradan haklı bir kararın çıkmasıdır.” Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ da aynı Erdoğan gibi, mahkemenin gerekçeli kararını beklemek gerektiğini belirtti ve “nihai bir karar” olmadığını söyledi. 
AKP’nin bu yatıştırıcı tavrını MHP de paylaştı. MHP, bir milletvekili (eski Korgeneral Engin Alay) Balyoz Davası’nda 18 yıl hapis cezasına çarptırılmış olmasına rağmen, mahkemenin kararına son derece sakin bir tepki gösterdi. Partinin Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 25 Eylül günü, Alay’ı Silivri Cezaevi’nde ziyaret ettikten sonra basına yaptığı açıklamada, “Yargıtay’ın kararının daha adaletli olacağını umduğunu” söyledi.
Ana muhalefet partisi CHP ise Yargıtay sürecinden pek umutlu değil. CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Silivri’deki yargılamalardan adalet beklemenin doğru olmadığını vurguladı ve “Onlar siyasi mahkemelerdir. Dolayısıyla kararlarının da siyasi olduğunu düşünmek gerekiyor” dedi (23 Eylül 2012 tarihli gazeteler). CHP’nin, karar duruşmasını izleyen İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz Balyoz Davası’nda kararın açıklanmasının ardından Silivri Cezaevi önünde gazetecilere yaptığı açıklamada Kılıçdaroğlu’ndan daha “açık” konuştu: “Bugün burada bir hukuk katliamı yapılmıştır. Hukuk silah olarak, zulüm aracı olarak kullanılmıştır.” 
CHP Grup Başkanvekili Ülker Tarhan da, 22 Eylül günü yaptığı açıklamada, kararı “okyanus ötesi esintili” olarak tanımladı ve “Yargıtay aşamasını beklemek gerekir” diyenlere şu tepkiyi gösterdi: Bu, “yargı meselesi halledilmeden önce anlamlı olabilirdi belki; ama yarattıkları yargı sistemi ve kadrolaşma adil bir sonuç beklemeyi ne yazık ki olanaksız kılıyor.”
BDP ise Balyoz davasına ilişkin olarak herhangi bir yorum yapmadı. BDP Eşbaşkanı Gültan Kışalak, partisinin 22 Eylül günü İstanbul Taksim’deki bir otelde düzenlediği anayasa konferansının ardından, gazetecilere, 12 Eylül ürünü anayasayla ve kurumlarla “hesaplaşmadıktan sonra diğerlerinin önemi yok” dedi.
Uluslararası medya
Uluslararası medyanın Balyoz davasında verilen cezalara yönelik tepkisi, genel olarak “olumlu” oldu. İngiliz BBC, mahkeme kararlarını, “Üç general, ‘darbe komplosu’ndan hapis cezası aldı” başlığıyla duyurdu ve “Türk ordusu, eskiden beri kendisini ülkenin laik anayasasının garantörü gibi görüyor” dedi. Reuters ise davanın, “ordunun bir dönem mutlak güce sahip olduğu Türkiye’de son dönemde güçlenen sivil otoritenin göstergesi” olduğunu ve AKP’nin “orduyu dizginlediğini” belirtti. Uluslararası büyük sermaye çevrelerinin görüşlerini ifade eden İngiliz Financial Times ile ABD’deki Wall Street Journal gazeteleri de benzeri yorumlar yaptı.
Mahkûmların tepkisi
Ağır hapis cezalarına çarptırılan subayların karara yönelik tepkisi, bir kararlılık ifadesiydi. Subaylar, Balyoz davası avukatlarından Hüseyin Ersöz’ün kararın açıklanmasının ardından okuduğu bildiride, “Toplu tutuklamalarla işlenen hukuk cinayeti, bu cezalarla hukuk katliamına dönmüştür. Bizlerin değişmeyen başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk’tür, bunu hiçbir güç değiştiremez” diyordu. Subaylar, mahkemenin kararına şaşırmadıklarını belirttikten sonra, mahkemenin “hukuku ve savunmayı fiilen yok sayarak avukatsız yargılama” yapmış olduğunu vurguladılar.
Ama hepsi bu değildi. Sanıkların bildirisi, özünde, isim vermeksizin AKP iktidarına ve onun destekleyicilerine bir meydan okuma ve “devlete” (yoksa “Genelkurmay mı demek gerekiyor?) yönelik bir serzeniş, bir kırgınlık ifadesiydi: “Bir gün, bizlere bu pusuyu kuran alçaklar, hainler ve destekçileri meslek onurunu her şeyin üzerinde tutan savcı ve hakimlere mutlaka hesap verecek ve masumiyetimize rağmen yaşanan hukuksuzluk ve vicdansızlık karşısında her seviyede sessiz ve kayıtsız kalanlar ile çıkar sağlayanlar ise utanç duyacaklardır. Açıkça ilan ediyoruz ki devletimiz komplocu bir çete ile mücadelede başarılı olamamıştır. Komşu ülkelerdeki insan hakları ihlallerini önlemeye çalışan ve onlar için hak hukuk ve özgürlük isteyen devletimiz maalesef kendi ordusuna da yapılan ihlalleri haksızlıkları ve hukuksuzlukları önleyememiştir. Devletimizin bu düzmece davada TSK’ya karşı emperyalistlerin ve cumhuriyet düşmanlarının kurduğu hain komployu görememiş olması kabul edilemez bir zafiyettir. Diğer taraftan devletimiz bu komployu görmüş ve sessiz kalmış ise durum daha da vahimdir.”
Balyoz Davası’nın anlamı
Özel yetkili (olağanüstü) mahkemenin iki yıl içinde karara vardığı Balyoz Davası, yukarıda değindiğimiz ciddi hukuk ihlalleriyle damgalanmış olması bir yana, asıl olarak, Türkiye’de ve bölgede hız kazanan toplumsal ve siyasi altüst oluşlar çerçevesinde anlam kazanmaktadır. Söz konusu davanın, savunucuları tarafından bile reddedilmeyen siyasi karakterinin asıl dinamikleri, AKP kurmaylarının kafalarındaki hesaplarda değil ama bu altüst oluşlarda yatmaktadır. 
Irak’ın ABD önderliğindeki Batılı emperyalistler tarafından işgaliyle başlayan, “Arap Baharı” adı verilen kitlesel halk hareketleriyle ve emperyalistlerin karşı saldırısıyla (NATO müdahalesinin ardından Libya’da kukla bir rejimin oluşturulması, Mısır’da Müslüman Kardeşler ile anlaşma ve Suriye’de bir rejim değişikliği için İslamcı teröristler dolayımıyla sürdürülen iç savaş) sürmekte olan bu dönüşüm, Türkiye’de AKP iktidarı eliyle yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirilmektedir. 
Dünya kapitalizminin uzatılmış krizinin körüklediği çelişkilerin başlıca patlama merkezi olan Ortadoğu’da, emperyalist müdahalelerin, savaşların ve iç savaşların ortasında yaşanan altüst oluşların Türkiye’yi kapsamaması elbette mümkün değildi. Dahası, son derece kırılgan bir ekonomiye sahip olan Türkiye, aynı zamanda, PKK’ye karşı 30 yıldır savaş veren, Suriye’ye karşı örtülü bir savaş sürdüren, en önemlisi de Ortadoğu’daki ABD eksenli dönüşüm planlarında baş taşeron rolüne soyunan bir ülkedir. Dünya kapitalizmi içindeki konumu ile birlikte rejimi de adım adım değişen Türkiye’de, başta asker-sivil bürokrasi olmak üzere, gidişattan hoşnut olmayan geniş bir kesimin olduğu ortada ki bu durum son derece normal ve kaçınılmazdır.
Şimdi, Balyoz davasında (ve onun Ergenekon ve Oda TV davası gibi tamamlayıcılarında) yargılananların “darbeci” olup olmadığından bağımsız olarak yaptığımız bu tespiti, “yeni Osmanlıcı” hayaller eşliğinde küresel sermayenin ve ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki taşeronluğuna soyunmuş olan AKP hükümetinin süreçteki rolü ile tamamlayalım. 
“Demokratik” bölücülük ve dinsel gericilik
Emperyalist devletlerin küresel sermayenin çıkarlarının önünde engel oluşturan ulusal korumacı engelleri ortadan kaldırmak için başvurduğu en etkili ve en yıkıcı silahın etnik ve dinsel / mezhepsel bölücülük olduğu biliniyor. ABD ve AB’nin emperyalist efendileri, 1990’lı yıllarda Yugoslavya’ dan başlayarak, küresel şirketlerin ve onların emrindeki uluslararası mali kuruluşların dayatmalarına direnen bütün devletleri dinsel ve etnik temelde kışkırttıkları iç savaşlar eşliğinde parçaladılar. 
Bütünüyle ikiyüzlü bir şekilde “demokrasi ve insan hakları” sloganına sarılan emperyalist devletler, yerel gerici egemenlerin desteğiyle uluslararası düzeyde uygulamaya koydukları bu strateji sayesinde, bir yandan küresel sermaye karşısındaki ulus-devlet direnişini kırarken, aynı zamanda, işçi sınıfının sermayeye karşı ortak bir mücadele hattı örmesini engellemeye ve toplumları etnik, dinsel-mezhepsel vb. referanslarla yeniden düzenlemeye koyuldular. 
“Demokrasi ve insan hakları” maskeli bu gericilik dalgasının Türkiye’deki ayağını AKP iktidarı eliyle uygulanan “demokratik açılım” programı oluşturmaktadır. Balyoz Davası (“Ergenekon” vb.), AKP iktidarı eliyle sürdürülen ve 12 Eylül 2010’daki anayasa değişikliği referandumu ile taçlandırılan gerici rejim değişikliği sürecinde bir katalizör işlevi görmektedir.
Bugüne kadar ısrarla vurgulamış olduğumuz gibi, AKP’nin ordu, yargı, medya ve üniversiteler ile girişmiş olduğu hesaplaşmanın “demokrasi mücadelesi” ile hiçbir ilişkisi yoktur. Sünni-İslamcı AKP, bu kurumları küresel sermayenin ve ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda dönüştürmek ve ABD’nin “yeni Ortadoğu” planına uygun yeni yapılanmanın yasal / anayasal çerçevesini çizebilmek için, bu ulusalcı-laik direniş odaklarını “şeytanlaştırmak” zorundaydı. 
Hükümet, geniş bir kamuoyu desteğini yanına çekmek için, önce güçlü bir yandaş medya grubu yarattı; “merkez medya” adı verilen kesim ise kısmen satın alınarak kısmen de tehdit yoluyla, birkaç yıl içinde ona teslim oldu. Yandaş medya eliyle sürdürülen yoğun bir propaganda kampanyası eşliğinde, ulusal korumacı dönemin gereksinimleri doğrultusunda biçimlenmiş olan üniversitelerin, yargının ve ordunun içindeki ulusalcı unsurlar birer direniş odağı olmaktan çıkartıldı. Bütün bu kurumlar, küresel sermayenin gereksinimleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmaktadır (eğitimin Sünni-İslami temelde yeniden düzenlenmesini amaçlayan “4+4+4” adlı son ucube de bu sürecin önemli bir parçasıdır). 
Bu rejim değişikliği sürecinin en önemli ayaklarından biri, sözde “Kürt açılımı”dır. Türkiye’deki diğer etnik azınlıklara (Ermeni, Rum, Musevi vb.) ilişkin sorunları dinsel kimlik altında çözmeye yönelen AKP, çoğunluğu Sünni Müslüman olan Kürtleri etnik ve kültürel kimlik eksenli politikalarla, bütünüyle küresel sermayenin çıkarlarına hizmet eden bu projeye dahil etmeye çalışıyor. Bu anlamda, “Balyoz” ya da “Ergenekon” ulusal korumacı ve Batıcı Türk asker-sivil bürokrasisi için ne anlama geliyorsa, KCK davalarının da Kürtler için benzeri bir anlam taşıdığını söyleyebiliriz. KCK davaları, geleceğini ve yazgısını bütünüyle küresel sermayeye ve ABD önderliğindeki Batılı emperyalist ittifaka bağlamayı reddeden Kürt siyasetçilerini sustururken, küresel sermaye yatırımlarından ve Ortadoğu’daki emperyalist yağmadan nemalanan Kürt burjuvalarının elini güçlendirmeyi amaçlamaktadır. 
Özetle, AKP iktidarı eliyle uygulanan rejim değişikliği, öncelikle, Kürt sorununun İran, Irak ve Suriye’yi de kapsayan boyutundan dolayı,  Ortadoğu’ ya ilişkin emperyalist planlarla yakından ilişkilidir. Ama hepsi bu değil! Türkiye’de adım adım gerçekleşen rejim değişikliği -ki bu, güçlü otoriter özellikler taşıyan ve dinsel referanslara sahip bir rejimin kurulmasını öngörmektedir, Washington, Londra, Paris ve Berlin’de Türk devletine biçilen emperyalizmin Ortadoğu’daki taşeronluğu rolüne uygundur. Bu yüzden, uzun süredir adım adım gerçekleşen bu dönüşümün başlıca finansörlerinin ABD uşağı petrol zengini gerici Arap monarşileri (Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt vb.) olması rastlantı değildir.
Özetle, Balyoz davasında yaşanan mücadelenin taraflarını, “demokrat” AKP ve destekleyicileri ile “demokrasi karşıtı” darbeciler olarak görmek ve göstermek, eğer bilinçli bir çarpıtma değilse, akıl almaz bir cahilliğin ifadesidir. AKP’nin sözde “ordunun hegemonyasına karşı mücadele”sinin en ateşli destekleyicileri bile (“yetmez ama evetçi” küçük burjuva sosyalistleri de dahil), hükümetin demokrasi karşıtı otoriter uygulamalarını giderek daha fazla fark etmekte ve eleştirmektedir. 
Unutmamak gerekir ki, AKP’nin demokrasi düşmanı karakterinin altında yatan tek etmen onun İslamcı ideolojisi değildir. Kapitalizmin hızlı bir çöküş içinde olduğu; yoksulluğa, toplumsal eşitsizliklere ve siyasi baskılara karşı kitlesel isyanların, savaşların ve iç savaşların birbiri ardına patladığı bir dönemde, egemen sınıflar ya da siyasi seçkinler içinde burjuva demokratik bir yönelim olabileceğinden söz etmek mümkün değildir. AKP, tam da egemen sınıflar içinde yükselen bu gerici eğilimlerin ürünüdür.
Yargılanan subaylar anti-emperyalist değil
Hiç kuşkusuz, AKP, bugüne kadarki bütün pratiğiyle, küresel sermayenin ve ABD önderliğindeki emperyalist ittifakın Ortadoğu’daki en sadık siyasi ortağı ve taşeronu olduğunu kanıtlamıştır. Onun on yıllık iktidar döneminde atmış olduğu bütün adımlar, Türkiyeli emekçiler üzerindeki kapitalist sömürünün artmasına ve ülkenin bütün kaynaklarının küresel şirketlere peşkeş çekilmesine hizmet etmektedir. AKP iktidarının içeride sürdürdüğü azgın sömürü, yoksulluk ve sefalet politikaları, başta Irak ve Suriye olmak üzere, komşu ülkelerdeki emekçilerin yoğun küresel sömürüye mahkûm edilmesini amaçlayan müdahaleci bir dış politika ile tamamlanmaktadır. 
AKP’nin Sünni İslamcı ve “Yeni Osmanlıcı” ideolojik motifler eşliğinde sürdürdüğü bu dış politika, son otuz yıl içinde küresel şirketlerin uzantıları halinde yükselmiş olan Türkiyeli kapitalistlerin, özellikle de “Anadolu Kaplanları”nın taşeron konumuna uygundur. AKP’nin siyasi temsilciliğini yaptığı bu şirketler ve bankalar, bir yandan Ortadoğu ülkelerindeki emekçileri sömürme, aynı zamanda da bölgedeki emperyalist yağmadan pay kapma hevesi içindeler.
Öte yandan, küçük burjuva solcuları ve ulusalcı muhalifler, Amerikancı olduğu kuşku götürmeyen AKP iktidar ile yandaş medyanın en baştan beri “taraf” olduğundan hareketle, Balyoz ve benzeri davalarda yargılanan subayların emperyalizm karşıtı safta yer aldıklarını iddia ediyorlar. Bu doğru değildir.
Bu davalarda yargılanan subayların önemli bölümü, Batılı emperyalistlerin uluslararası askeri-siyasi örgütü NATO’nun en büyük bileşenlerinden biri ve burjuva bir ordu olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) en üst kademelerinde görev yapmış kişilerdir. Bu subaylar, NATO’nun merkez karargâhlarında çalışmış, oralarda eğitim görmüş insanlar olarak, dünyanın dört bir yanında onlarca emperyalist işgale ve müdahaleye katılan bir ordunun yöneticileriydi. Kapitalizme ya da emperyalizme hiçbir zaman karşı olmayıp bu sömürü sisteminin devamlılığını sağlamak için çalışmış olan bu subaylar, en fazlasından, belirli bir ya da birkaç emperyalist güce karşı diğerinin yanında olabilirler. 
Dolayısıyla, Balyoz Davası’nda yargılanan subayların karşı oldukları şey, ABD emperyalizmi değil; AKP iktidarının politikaları ve ABD’nin bunların çerçevesini oluşturan yeni Ortadoğu stratejisinin olası sonuçlarıdır. Bu subaylar, ABD’nin siyasi taşeronu olan AKP’ye, TC devletinin sınırları içinde “bir Kürt devletinin oluşmasına” ve laik cumhuriyetin yerini bir “İslam devletinin almasına” hizmet ettiği gerekçesiyle karşı çıkmaktadırlar. Onların zaman zaman “emekten yana” ve “ulusalcı” söylemlerle süsledikleri bu karşı çıkışın ardında da geçtiğimiz dönemin ulusal korumacı “karma-ekonomi” modeli ile Batıcı/modernleşmeci yönelimine dönüş özlemi yatmaktadır. 
Ulusalcıların açmazı
Laik-ulusalcı muhalefetin açmazı tam da budur. Zira onlar, elde silah savundukları ve hiçbir zaman dışına çıkamadıkları kapitalizmin içsel dinamikleri eliyle ortadan kaldırılmış bir dönemi yeniden yaşamak istiyorlar. 
Bir kez daha yinelersek: Kapitalist sermaye birikim modeli için II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin Bretton Woods kasabasında çerçevesi çizilmiş olan uluslararası sistem 1960’ların sonlarından itibaren tıkandığında, bizzat ABD’li tekeller ve bankalar eliyle devredışı bırakılmıştı. Üretken sermayenin küresel ölçekte hareketini mümkün kılan ve kabaca son 30 yıl içinde neredeyse bütün ulusal korumacı rejimleri (Stalinist diktatörlükler dahil) ortadan kaldıran bu gelişmenin altında, üretici güçlerin devasa gelişimi yatıyordu.
Küreselleşme adı verilen bu süreçte ulusal piyasaların uluslararası sermayeye açılması, önceki dönem boyunca ulus-devlet koruması ve destekleri sayesinde uluslararası rekabetin yıkıcı etkilerinden uzak kalmış olan güçsüz kapitalistleri, esnafı ve köylülüğü tam bir yıkıma sürükledi. Ulusal piyasaların düzenlenmesinde belirleyici önem taşıyan devlet sektörünün kapsamlı özelleştirmeler yoluyla küresel sermaye gruplarına peşkeş çekilerek tasfiyesi; sağlık, eğitim, enerji, ulaşım vb. birçok sektörün bütünüyle kapitalist rekabete (kâr amacına) tabi kılınması, bürokrasinin ve kamu sektöründe istihdam edilen nitelikli işgücünün (öğretmenler, doktorlar, öğretim görevlileri ve “memur” statüsündeki diğer çalışanlar) toplumsal konumunda köklü bir değişime yol açtı. Onların çok küçük bir kesimi (genelde en tepedekiler) piyasa ekonomisine hızla uyarlanırken, geniş bir bölümü, görece yüksek ücretler, iş güvencesi, yan ödemeler, lojman vb. haklarını hızla yitirdi. Ekonomide yaşanan bu köklü dönüşümün, kitleler halinde işçileşen bu kesimlerin toplumsal ve siyasi ayrıcalıklarını da ortadan kaldırması kaçınılmazdı. AKP’ye ve küreselleşmeye karşı olan ulusalcı kanadın toplumsal zemininin asker-sivil bürokrasi, kamu çalışanları ve bu süreçte yıkıma uğrayan orta sınıflar olmasının nedeni budur. Balyoz Davası’nda ceza alan ve benzeri diğer davalarda yargılanan subaylar ile aydınlar da bu kategoride yer almaktadır. 
Dolayısıyla, burjuva ve küçük burjuva ulusalcılarının burjuva özel mülkiyete ve kapitalizm üzerinde yükselmiş olan burjuva ulus-devlete bir evrensellik ve kutsallık atfetmesinde şaşılacak bir yan bulunmuyor. Bununla birlikte, onların bu tutumlarının bilimsel değil ama gerici bir ideolojik saplantıyı ifade ettiğini söylemek gerekiyor. Hemen belirtelim ki bu, işçi sınıfı ve komünizm düşmanı bir saplantıdır.
Burjuva ve küçük burjuva ulusalcıların işçi sınıfı ve komünizm düşmanlığı, onların ABD önderliğindeki Batılı emperyalistlere karşı kendilerine buldukları müttefiklerde de açığa çıkmak- tadır: İşçi sınıfını en barbarca yöntemlerle küresel sermayenin azgın sömürüsüne tabi tutan baskıcı rejimlerin hüküm sürdüğü Çin ve Rusya! (onların en pervasız olanları, Kuzey Kore’yi de müttefik hanesine yazıyor). Bu ulusalcı muhaliflerin kendilerine yakın buldukları bu rejimler, onların Türkiyeli emekçilere nasıl bir gelecek öngördüklerini gösteriyor.
Oysa kapitalizmin dizginsiz küresel işleyişinin yol açtığı toplumsal yıkımı, savaşları ve iç savaşları önlemenin tek ilerici yolu, yeniden ulusal yalıtılmışlığa dönmek değil; üretici güçlerin özgürce geliştiği bir dünya kurmaktır. Bu, öncelikle, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ve onun en üst düzeydeki hukuksal ifadesi olan burjuva ulus devletlerin sosyalist bir dünya federasyonu içinde lağvedilmesi; üretimin kapitalist kâr için değil ama insanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere, bizzat emekçiler tarafından demokratik biçimde planlanarak örgütlenmesi demektir. 
Ulusalcı subayların ve onların sivil ortaklarının bu güne kadarki yaşamları, onların yalnızca işçi sınıfının gerçekleştirebileceği bu uluslararası sosyalist çözüme olan düşmanlığının, emperyalizm ve Sünni-İslamcı AKP’nin gerici rejim değişikliği çabaları karşısındaki öfkelerinden çok daha fazla olduğunu kanıtlamıştır. 
Toplumsal gerilim artıyor
Son olarak, AKP iktidarı ile TSK içindeki laik-modernleşmeci kanat arasında yaşanan ve Balyoz Davası’nda kararın açıklanmasıyla yeniden gündeme gelen siyasi gerilimin giderek artacağını belirtmek gerekiyor. Zira söz konusu gerilim, Balyoz Davası’nda ve Ergenekon gibi benzerlerinde yaşanan hukuk ihlalleriyle ilgili değildir. Onun ardında, yukarıda açıklamaya çalıştığımız, çok daha köklü uluslararası ve bölgesel dinamikler yatmaktadır. Bütün bunlar da dünya kapitalizminin ABD, AB ve Uzak Doğu’daki merkezlerinde yaşanan krizlerle yakından ilişkilidir. 
Öte yandan, Türkiye’de alttan alta yaşanmakta olan, borçlanma ve spekülatif sermaye akışıyla sürekli olarak ertelenen ekonomik kriz, artık patlama noktasına geliyor; derinleşen krize, Kürt sorununda aynı şekilde süreklilik kazanmış olan siyasi çözümsüzlük ve ardı ardına başarısızlığa uğrayan dış politika hamleleri eşlik ediyor. 
Dışişleri bakanı Davutoğlu’nun uzun süre önce iflas etmiş olan “komşularla sıfır sorun” hayalinin ardından, Suriye’ye yönelik açık emperyalist müdahale beklentisi de ABD, AB, Rusya ve Çin arasındaki gizli pazarlıklar eliyle -şimdilik- boşa çıkmış durumda. Bütün bu alanlarda uğranan başarısızlıklar ve ufukta görünen kara bulutlar, AKP iktidarını giderek hırçınlaştırıyor. Medyaya ve muhalefete sürekli tehditler ve hakaretler yağdıran başbakan, büyük sermayenin sözcülerini bile, en “yumuşak” eleştirilerden dolayı “fırçalıyor”. AKP iktidarının giderek hırçınlaşması, onun, giderek artan toplumsal sorunlar karşısındaki çözümsüzlüğünün ifadesidir. Emekçi kitleler içinde alttan alta kabaran hoşnutsuzluğun işsizlik, yoksulluk, dalgalar halinde gelen zamlar ve PKK ile savaşta ölen asker sayısındaki artışla birlikte, başlıca sözcüleri “darbe” davalarında yargılanan burjuva ve küçük burjuva ulusalcı muhalefet gemisinin yelkenlerini şişiren bir rüzgâra dönüşmesi hiç kimseyi şaşırtmamalı. 
Kapitalizmin küresel ölçekte keskinleşen çelişkileri ve AKP’nin izlediği gerici politikalar, kaçınılmaz biçimde, egemen sınıflar ve yönetici seçkinler arasında bir bölünmeye yol açacaktır. Bu bölünmede, çıkarları AKP eliyle uygulanan politikalar eliyle zarar gören kesimler, yüzlerini bir kez daha ordu içindeki laik-ulusalcı unsurlara döneceklerdir. Unutmayalım ki, sosyalist bir önderliğe sahip olmayan işçi sınıfı ve devrim umudunu yitirmiş küçük burjuva solcuları arasında da, yargılanan subaylara yönelik artan bir sempati söz konusu.
Küresel kriz karşısında ulusal korumacı eğilimlerin canlandığı ve ABD emperyalizminin artan saldırganlığına karşı muhalefetin yükseldiği mevcut koşullar altında tezgâhlanan “Balyoz” ve “Ergenekon” gibi davaların ordu içindeki laik-ulusalcı kanada ciddi bir darbe indirdiği inkâr edilemez. Ama bu davaların gerçekleştiği uluslararası ve ulusal ortam, aynı zamanda, artan küresel sermaye yatırımları sayesinde iktidarda görece rahat bir on yıl geçirmiş olan AKP için sonun başlangıcını ifade etmektedir. 
Her bir sermaye grubunun kendi siyasi alternatifini oluşturmaya çalıştığı bu koşullar altında, milyonlarca emekçinin geleceği, bir kez daha, enternasyonalist sosyalist bir işçi sınıfı önderliğinin yaratılmasına bağlı.