Küreselleşme ve üniversitelerin dönüşümü

Üretim alanından dalga dalga yayılarak bütün ulus-devletleri toplumsal yaşamı küresel sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürmeye yönelik adımlar atmaya zorlayan küreselleşme, bu yapısal dönüşümü üniversitelere de dayattı. Küresel kapitalist işleyişin kaçınılmaz sonucu olan bu dönüşüm, Türkiye'de 12 Eylül rejimiyle temelleri atılan ve sonraki hükümetlerce geliştirilen ama asıl olarak AKP hükümeti döneminde ivme kazanan uzun bir süreçtir. Bu sürecin anlaşılması, ona karşı sağlam bir mücadele hattının oluşturulması için belirleyici öneme sahiptir. Zira neye karşı mücadele edildiği bilinmediği sürece, mücadelenin kısır bir döngü içinde kendini tüketmesi kaçınılmaz olacaktır.
Üniversitelerdeki dönüşüm
Üniversiteler, geçmişte de sermayenin nitelikli/beyaz yakalı işgücü ihtiyacının başlıca karşılayıcısı işlevini yerine getiriyorlardı. Aslına bakılırsa, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, tüm dünyada üniversiteler işçi sınıfından gençlerin de gidebileceği şekilde dönüştürüldü. Bunun nedeni, kapitalizmin, artık toplumun geniş kesimini oluşturan işçi çocuklarına da ihtiyaç duymasıydı. Dönemin ulusal pazar üzerinde yükselen ithal ikameci kalkınma modeli çerçevesinde, her bir ülkenin burjuvazisi ağırlıklı olarak kendi ulusal pazarındaki sermaye birikimini geliştirmek ve ihtiyaç duyduğu işgücünü buna uygun biçimde üretmek gerekliliğiyle karşı karşıyaydı.
Bu dönem, üniversitelerin, dolayısıyla akademik özgürlüklerin ve özerk üniversitenin altın çağıydı. “Sosyal devlet”, ulusal ekonominin ihtiyaçları gereği üniversiteleri mali olarak destekliyor, akademik çalışmanın önünü açıyordu (elbette bu egemen sınıfı tehdit eden bilimsel çalışmaların farklı yollarla engellenmesini önlemiyordu). Ulusal korumacı devlet destekli sermaye birikim modelinin 1970'lere gelindiğinde içine girdiği kriz, kapitalist küreselleşmenin başlıca tetikleyicisi oldu. Bugün, 60'ların ve 70'lerin üniversite modelinden tamamen farklı bir modelin yaratılması, söz konusu ekonomik modelin iflasının ve küresel kapitalizmin yükselişinin ürünüdür. Burjuvazinin ihtiyaçları dün olduğu gibi bugün de ana etmen olma özelliğini korurken, eğitim-öğretim sistemi, ekonomik altyapıya uygun biçimde, büyük şirketler ve bankalar yararına dönüştürülmektedir. 
Bu süreçte, önceki dönemin “sosyal devlet”inin sorumlulukları olarak kabul edilen sağlık, barınma, ulaşım ve eğitim gibi alanlar tüm dünyada kapitalizmin kâr ve rekabet yasasına tabi kılındı, ticarileştirildi. Bu çerçevede, yüksek öğretim dünya çapında 300 milyar dolarlık bir pazarı ve 130 milyonu aşkın bir öğrenciyi ifade etmektedir.
Bologna Süreci
Türkiye'nin de dahil olduğu ve 1999 yılında Bologna'da düzenlenen uluslararası konferansta çerçevesi çizilen süreç, asıl olarak Avrupa ülkelerini kapsamaktadır. Bologna Deklarasyonu ile ilan edilen yüksek öğretimin ticarileştirilmesi hedefi, Avrupa'nın birçok şehrinde bugüne kadar yapılan toplantılarla geliştirilmiş; öngörülen dönüşümün ana gövdesinin kapitalist talepler üzerine kurulduğu giderek daha açık şekilde ortaya konmuştur.
Türkiye'de AKP öncesi dönemde başlayan bu dönüşümde başlıca rolleri, siyasi iktidarlar, YÖK, TÜSİAD ve TÜBİTAK üstleniyor. YÖK'ün de dönüştürülmesiyle hızlanan bir süreçte, Bologna sürecinin gereklerini yerine getirmeyen üniversiteler kadro ve mali kısıtlamalarla dize getirilmeye çalışılmıştır. 2001 yılında YÖK başkanı Kemal Gürüz eliyle Bologna sürecine eklemlenmeyi ifade eden Avrupa Yükseköğretim Alanı'na dahil olundu; program, Erdoğan Teziç ve Yusuf Ziya Özcan'ın başkanlık dönemlerinde hızla uygulandı.
“Akademik kapitalizm”in sıkça dile getirildiği bu yeni süreçte, üniversitelerden, Avrupa çapında tek bir programı ve ortalama bir diploma standardını hayata geçirmeleri; kendilerini küreselleşme doğrultusunda dönüştürmeleri istendi. Erasmus ve benzeri öğrenci değişim programları, eğitilen işgücünün küresel standartlara uygun olmasına hizmet ederken, devlet desteğinden mahrum kalan üniversiteler araştırmalar için dış kaynak bulmaya, buluşlar ve markalar üretmeye, teknoparklar ve bilim parkları kurmaya yönlendirildiler. “İnovasyon”, bu süreçteki kilit sözcüklerden birisi olarak karşımıza çıkarken, kâr ve piyasada rekabet için bilimsel çalışmalar yapılması ve yeni teknolojilerin geliştirilmesi gereğine vurgu yapılmaktadır. İnsanlığın ortak malı olması ve onun çıkarları için kullanılması gereken eserlerin, buluşların ve teknolojilerin “düşünsel mülkiyet” adı altında kapitalist tekellerce gasp edilmesi de bu sürecin bir parçasıdır. 
Türkiye'nin hızlı bir şekilde eklemlendiği Bologna (üniversitelerin ticarileşmesi) sürecinde, üniversitelere olan devlet desteği iyice kısıtlanmaktadır. Bundaki amaç, üniversitelere kendi kaynaklarını yaratmasını dayatmak ve onların “mali özerklik” adı altında kapitalist kuruluşların tam denetimi altına girmesini sağlamaktır. Üniversite şirkete dönüştükçe, öğrenciler müşteri olarak algılanmakta; daha fazla para kazanmak için, öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı artırılırken, araştırmalar için ayrılan kaynaklar kısılmaktadır. 
Öte yandan, öğrencilerin müşterileştirilmesi eğitimin tamamen paralı hale getirilmesini hızlandırmaktadır. Eğitim hakkının piyasada işlem gören (alınıp satılan) bir hizmete dönüştürülmesi, üniversiteler arasında daha fazla öğrenciye sahip olma yönünde bir rekabeti kızıştırmakta; bilim emekçileri -deyim yerindeyse- “okul pazarlamacısı” olmaya zorlanmaktadır. Bu süreç, üniversitelerin kendi gelirlerini sağlamak üzere piyasaya iş yapmalarını yani üniversite-şirket işbirliğini geliştirmelerini dayatıyor; oyunun kurallarına uymayan akademisyenleri ise işsizlik bekliyor. 
En ileri uygulamasını ABD'de gördüğümüz bu uygulamayla, öğretim görevlileri, eğer işlerini korumak istiyorlarsa şirketlere iş yapmalı ve onların çizdiği sınırları aşmamalıdırlar. Ekonomik ve sosyal hak kayıplarının eşlik ettiği bu süreçte, bilim tamamen sermayenin denetimine girmekte, zaten sınırlı olan akademik özgürlükler, üniversitelerin kapitalistlerin doğrudan denetimine tabi kılınmasıyla, ortadan kaldırılmaktadır.
Türkiye'de 2006 yılında 93 olan üniversite sayısı 103'ü kamu, 65'i “vakıf” olmak üzere 168'e ulaşmış bulunuyor. Özel üniversitelerin vakıf üniversiteleri adı altında hızla arttığı bu ortamda Anadolu'nun dört bir yanında açılan üniversiteler eliyle yerel ekonominin canlanmasına hizmet edilmekte, istihdam yaratılmakta ve genç işsiz ordusunun büyümesi engellenmektedir. Üniversiteler, genç işsiz oranının yüzde 20'yi aştığı, üniversite mezunu işsizlik oranının da yüzde 18'lere ulaştığı (500 bin kişinin üzerinde) bir ortamda, işsizliğin gizlenmesinde önemli bir rol oynuyor.
Bologna düzenlemelerinde sıkça dillendirilen “kalite” baskısıyla, kaliteli ve nitelikli bir eğitim değil, kaliteli ve kârlı hizmet üretilmesi kastedilmektedir. Bu kalite baskısı, eğitim emekçilerinin “performansa dayalı” sömürü- sünün önünü açarken, özellikle Türkiye'de ezberci ve niteliksiz eğitim alan gençleri “yüksek lise” niteliğini aşmayan üniversitelerde sermayenin uysal köleleri olarak yetiştirmek anlamına geliyor.
Hızla ticarileştirilerek Bologna sürecine uyumlu hale getirilen üniversitelerde hâlihazırda yapılmak istenen ve yasal altyapısı büyük ölçüde hazırlanmış olan bir diğer değişiklik de “mütevelli heyetleri” oluşturmak. Üniversite yönetiminin demokratikleştirilmesi, yönetime öğrencilerin de katılması, özerkliğin hayata geçirilmesi gibi sahte ideolojik söylemlerle meşrulaştırılmaya çalışılan bu adım, gerçekte üniversitelerin şirketlerin ve bankaların yan kuruluşlarına dönüşümü ve tam anlamıyla şirketleşmeleri anlamına gelecektir. Yeri gelmişken YÖK kanununda yapılan son değişiklikle özel üniversite kurulmasının önündeki engelin kaldırıldığını da belirtelim (elbette bu, şirket üniversitesi sisteminin, ismen özel olmayan vakıf üniversiteleri eliyle otuz yıldır geliştirildiği gerçeğini değiştirmemektedir).
Bugün Türkiye'deki özel üniversitelerin büyük bir kısmı zaten TÜSİAD’ın ve TOBB'un yan kuruluşudur. Devlet üniversiteleri de aynı özel üniversitelerde olduğu gibi, yönetim kurullarına şirket temsilcilerinin katılımıyla, küresel ve yerli büyük sermayenin kontrolüne geçirilmek isteniyor. Öğrenci katılımının ise sermayenin çıkarlarını benimsemiş, şirketlerle içli dışlı, hükümete yakın, burjuva ve küçük burjuva gençlerle sınırlı olacağını söylemeye bile gerek yok.
Bologna kararlarının bir diğer dayatması, “ortak diploma” uygulamasıdır. Üniversite fakülteleri Avrupa çapında merkezi bir programa bağlanırken, örneğin mühendislik-mimarlık bölümü öğrencilerinin ortalama bir yeterlilikte yetiştirilmeleri, böylece işgücü piyasasının Avrupa çapında ortaklaştırılması hedefleniyor. Bu süreçte Türkiye'de Fen-Edebiyat fakültelerinin yenilerinin açılmasına son verilmiş ve bundan sonra fakülteye giren öğrencilerin formasyon eğitimi alarak öğretmen olmalarının önüne geçilmiştir.
Daha teknik ağırlıklı, sermaye piyasasının doğrudan ihtiyaçlarına yanıt veren ve artı-değer sömürüsünün yoğunlaştırılabileceği bölümlere ağırlık verilmeye başlanması; yani bilimsel çalışmanın yerini tamamen sermayenin doğrudan ihtiyaçlarının almaya başlamasıyla, bütün Avrupa ülkelerinde felsefe, sosyoloji, edebiyat gibi bölümler -deyim yerindeyse- para getirmediği için kapatılmaktadır. Benzer bir süreci Türkiye'de de yaşayacağımız kesin. Bu durum, burjuvazinin çürümesinin ve insanlığın kültürel ilerlemesine duyduğu nefretin de bir ifadesidir.
Eğitim Fakültesi mezunlarını bekleyen kaçınılmaz sonun dershane öğretmenliği, ücretli öğretmenlik veya sözleşmeli öğretmenlik gibi esnek ve güvencesiz çalışma koşulları olduğu; bu azgın sömürüyü kabul etmeyenlerin ise sayısı 300 bini aşan işsiz öğretmen ordusuna dahil olduğu herkesin malumu. Öğretmenliğin ücretli emekçiliğe dönüşüm sürecini, tıptaki sınavlarla doktorlar, yetkin mühendislik şartıyla mühendisler, stajyer avukatlıkla avukatlar yaşamaktadırlar. İktisadi ve İdari Bilimler ile Siyasal Bilgiler mezunu öğrencileri KPSS “umudu”nun ardından bankalarda ya da çeşitli şirketlerde asgari ücrete yakın bir ücretle çalışma ve ağır sömürü koşulları beklemektedir.
Yetkin mühendislik uygulamasında ise başı İTÜ çekiyor. Bölüm mezunlarının, 4 yıl boyunca aldıkları eğitimin mühendis olmaya yetmediğini; sınavları geçmenin, lisans almanın ve en az 4 yıllık staj döneminin gerektiğini ifade eden bu kapitalist dönüşüm, hâlihazırda mavi yakalı işçilerle aralarında büyük bir ayrım kalmamış olan ve ağır sömürü koşullarında (çoğu durumda tekniker ve teknik ressam olarak) çalışan mühendislerin emek gücünün daha da ucuzlaştırılmasına hizmet edecektir. 
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bu asıl olarak Avrupa piyasasının ve sermayesinin ortak koşullarda işgücü arzı ihtiyacının bir ürünüdür. Uluslararası sermaye, üniversitede verilen eğitimin niteliksizliğini gözardı eden bir söylemle, “çalışmaya hazır” ücretli işçiler istemekte ve bunun için bir staj döneminin (güvencesiz, esnek ve düşük ücretli çalışmanın) gerekli olduğunu iddia etmekte; mevcut mezun mühendis sayısı ve iş imkânları düşünüldüğünde, mühendisleri de daha ağır çalışma koşulları ve işsizlik beklemektedir. 
Uzun bir süredir uygulanan stajyer avukatlık, diğer meslekler için de kapitalistler için yol gösterici olmuştur. 1 yıllık staj süresince köle gibi çalıştırılan ve herhangi bir ücret ödenmesi zorunluluğu bulunmayan genç avukatlar hem avukatlık büroları hem de avukatlığı bireysel bir meslek olmaktan çıkarıp şirket bünyesinde birleştiren (avukatları ücretli köle haline getiren) kapitalistler eliyle dizginsizce sömürülmektedirler. Uygulamanın doğası, bir yıl eziyet çektirilen avukat adayının, avukat olduktan sonra kendisi gibi stajyerlik aşamasından geçen avukatları hedef almasını dayatan acımasız bir rekabet ortamından besleniyor.
Süreç nasıl durdurulabilir?
Bu süreçte öğrencilere yönelik siyasi baskılar, soruşturmalar, uzaklaştırmalar ve tutuklamalar hiç şüphesiz üniversite muhalefetinin en canlı kesimini susturmaya, süreci durduramasa da kesintiye uğratabilecek adımların atılmasını engellemeye hizmet ediyor. Ancak sürecin diğer boyutu atlanırsa, gerçekte olmayan bir öğrenci hareketi ve mücadelesi hayalleri içinde gerçeklikten kopmak mümkün olabilir. 
Bugün öğrenci gençlik ne perspektif ne de örgütlülük olarak bu bütünlüklü saldırıyı püskürtebilecek bir durumda değildir. Mevcut perspektifler ve mücadele programları, tam da sermayenin istediği gibi sistem içi bir “özerk-demokratik üniversite” hedefine kilitlenmiş (ki bunu sermaye tam da bu sistem içinde olabileceği gibi hayata geçirmeye çalışıyor!) ve mücadelenin öznesi olarak öğrenci gençliği belirlemiştir. Bu, sorunun gerçek öznesini ve toplumsal gücünü gizlemek ve aynı zamanda işçi sınıfı ile gençliğin; yani işçiler ile çocuklarının birleşik mücadelesinin daha baştan ihtimal dışına çıkarılması anlamına gelmektedir.
Buraya kadar yazılanlardan çıkan başlıca sonuçları maddeler halinde özetlersek: 1) üniversitelerin dönüşümü, bizzat kapitalist üretimin son otuz yıllık küreselleşme sürecinin bir ürünüdür; 2) bu süreç, kapitalizmin doğası gereği uluslararası ölçekte işlemektedir; 3) dolayısıyla, kapitalist dünya ekonomisi gözardı edilerek sağlıklı bir mücadele hattı oluşturulamaz; 4) gelişen sürecin sınıf mücadelelerindeki yansıması, dünya burjuvazisinin işçi sınıfının yalnızca üniversitelerde okuyan çocuklarına değil ama bu kurumlarda çalışan ve üniversite mezunlarını kapsayan en kalifiye kesimine yönelik toplumsal saldırısıdır.
Bu sonuçlar, üniversitelerdeki mücadelenin hangi temeller üzerinde yükselmesi gerektiğini de açıkça ortaya koyuyor. Öncelikle, öğrencilerin burada tek başına saldırı hedefi olmadığının, başta araştırma görevlileri olmak üzere tüm üniversite emekçilerinin toplumsal bir saldırıya tabi tutulduğunun, saldırıyı gerçekleştirenin de büyük şirketler ve bankalar olduğunun bilince çıkarılması gerekmektedir. 
Sorunun sınıfsal olduğu ve uluslararası temelde ilerlediği kavrandığında, mücadelenin de yalnızca uluslararası temelde ve işçi sınıfı ekseninde örgütlenebileceği görülecektir. Bunun anlamı, öğrenci gençliğin kendisine yönelik saldırıyı püskürtebilmek için, öncelikle, anne-babalarının da içinde yer aldığı işçi sınıfına yönelik saldırının püskürtülmesi gerektiğini görmesi ve onun önderliğinde mücadeleye katılmasıdır. 
Bu uzun soluklu mücadele, kapitalizm altında kurtarılmış üniversiteler yaratılamayacağı; gerçek ve kalıcı kazanımların ancak kâr ve rekabet üzerine kurulu bir dünya sistemi olan kapitalizmin işçi sınıfı eliyle tasfiye edilmesi durumunda elde edilebileceği bilinciyle verilebilir. Bu yüzden, dünya işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinin bir parçası olarak gençliğin ve öğrencilerin enternasyonal örgütlenmesinin yaratılması da aciliyet taşıyor.

Dipnotlar

Kaynaklar
-Üniversitelerde Bologna Süreci Neye Hizmet Ediyor?, Eğitim-Sen Yükseköğretim Bürosu, Adnan Gümüş, Nejla Kurul, Mart 2011
-Akademik Kapitalizm ve Küresel Üniversitelerin Yükselişi, Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu, Derin Yay.
-Küreselleşme, Değişen Üniversite ve “Üniversitenin Ölümü” Tartışması, Prof. Dr. Oya Batum Menteşe
-www.yok.gov.tr