Kürt sorununda “savaş - barış” ikilemi
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Eylül ayı sonunda, PKK’nin saldırılarını iyice arttırdığı bir dönemde beklenmedik bir çıkış yaparak, Öcalan’ı ve PKK’yi de kapsayan “yeni görüşmeler” yapılabileceğini açıkladı. NTV’deki konuşması sırasında, BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “müzakereler yeniden başlasın” çağrısına da değinen Erdoğan, “Tabii BDP’nin bu çağrısını ne derece değerlendiririz, kaale alırız, ayrı bir konu” dedi ve ekledi: “Benzer bir çağrıyı biliyorsunuz CHP de yaptı. Meclisin açılmasıyla birlikte, gelin, hep beraber, haydi bakalım bu taşın altına elimizi koyalım … çağrısında bulunacağız. Ha, bu arada İmralı’yla ilgili görüşmeler yine olabilir.”
Erdoğan, görüşmelerin kesintiye uğramasından sonra, PKK şiddetinin daha fazla tırmanmasına neden olmakla eleştirilen “Oslo Görüşmeleri”ne ilişkin olarak şunları söyledi: “İmralı olsun, Oslo olsun bu görüşmeleri, biz çok açık net bu adımları attık. Şu anda bu kesilmenin bazı sebepleri oldu. O sebep de neydi? İletişimdeki samimiyetsizlikti. Tabii bu samimiyet olmayınca, ister istemez, ‘burada işi keselim’ dedik.”
Başbakan’ın sözlerinin, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in Oslo tartışmalarına ilişkin olarak bir gün önce aynı TV kanalında yapmış olduğu açıklamaların ardından gelmiş olması, hükümetin gelişen sürece nasıl yaklaştığını da göstermektedir.
Oslo görüşmelerine katılmış olan KCK Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar, 24 Eylül’de BBC Türkçe servisine konuştu ve Oslo sürecinin kesilmesinden AKP hükümetinin sorumlu olduğunu söyledi. Aydar, kendisine yöneltilen “Oslo görüşmelerinin yeniden başlaması için hazır mısınız?” sorusuna şu karşılığı verdi: “Bizim tabanımız barışa dünden hazırdır. Önceden tabanımızı buna göre hazırlamış bulunuyoruz. Bu işin mutlaka diyalog yoluyla halledilmesi gerektiğine inanıyoruz. O müzakere süreci boyunca zaman zaman çatışmalar oldu, tıkanıklıklardan dolayı oldu. Ama son bir sene içinde kayıplar, ister bizim taraftan olsun, ister karşı taraftan, bizim kayıplarımızdır, bu ülkenin kayıplarıdır. Bu süreç devam etseydi bu insanlar ölmeyebilirdi.” 
Hem hükümet hem de BDP - PKK cephesinden gelen bu açıklamalar, hızla tırmanan çatışmalardan ve ölümlerden dolayı ilk bakışta artık yan yana gelmeyecekmiş gibi gözüken bütün bu aktörlerin yeni bir görüşme trafiğine hazırlandığına işaret etmektedir. Öcalan’ın da bu sürece dahil edilmesi halinde, Oslo görüşmelerinin kaldığı yerden devam etmesinin önünde hiçbir engel olmadığı anlaşılıyor.
Bu arada, 27 Eylül tarihli Radikal gazetesinde Oral Çalışlar’ın Zübeyir Aydar ile yaptığı bir röportaj yayınlandı. Aydar, Oslo görüşmelerinin kesilmesinden bir kez daha AKP hükümetini sorumlu tuttu ve şunları söyledi: “Tayyip Erdoğan, ‘Ben elimden geleni yaptım, karşılık bulmadı’ diyor. Bu doğru bir yaklaşım değildir. Biz elimizden geleni yaptık, karşılık bulamıyoruz hükümetten. Doğru yaklaşım İmralı’nın kapılarının açılmasıdır. Bu konuda örgüt hazırdır. Diyaloğu kesmemiştir, kesen hükümettir.”  
Tarafların karşılıklı açıklamaları ve suçlamaları bir yana, sürekli çatışma halinin her iki tarafa da yaramadığı ortada. Zira ne “devrimci halk savaşı” başlattığını açıklayan PKK’nin, ne de ordu ve bürokrasi içindeki ulusalcı-laik kanadı geriletmenin özgüveniyle Kürt siyasi hareketini de dilediğince biçimlendireceğini sanan AKP’nin, bu çatışma sürecinden kesin zaferle çıkması mümkün. Öte yandan, tarafların bir masa etrafında yeniden bir araya gelmesi hem uluslararası sermaye seçkinlerinin hem de liberal Türk-Kürt burjuvalarının öncelikli talebi olmaya devam ediyor. Bu koşullar altında Oslo görüşmelerinin yeniden başlaması kesin gözüküyor. 
PKK’nin stratejisi       
PKK, Suriye Kürdistanı’nda oluşan fiili özerklik ve emperyalist devletler ile Türkiye’nin Suriye’de kışkırttığı iç savaş ortamında, saldırılarını son aylarda doruk noktasına çıkararak Türkiye ile çok daha güçlü bir şekilde masaya oturmayı ve “demokratik özerklik”e ulaşmayı hedefliyor. Ortadoğu’daki altüst oluş; Suriye’de süren iç savaş ve Irak'ta merkezi hükümet ile Barzani önderliğindeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında süren küresel enerji tekellerinin yönlendirdiği paylaşım kavgası ipleri kopma noktasına getirmiş durumda. Bu paylaşım kavgası İran ve Rusya'nın enerji tekelini kırmaya yönelik olarak Türkiye'deki Kürt illerinden geçirilmesi hedeflenen enerji yollarını da kapsamaktadır. Özetle bu projeye dahil edilmeyen PKK de son dönemde saldırılarını yoğunlaştırarak “ben de varım!” demektedir.
Mehmet Öcalan’ın Adalet Bakanlığı’nın izni ve teşvikiyle 21 Eylül’de İmralı’da Abdullah Öcalan’la yaptığı görüşmede, PKK’nin son eylemleri de gündeme geldi. Öcalan, PKK’nin artan saldırılarından duyduğu rahatsızlığı dile getirerek, “Son dönemdeki eylemlerinin hemen hemen tümü sorumsuzca. Bu saldırılar halklar arasındaki bu köprüleri ortadan kaldırmaya yönelik. Bunun önüne geçmek gerekiyor. Bu kopuşu engellemek için, köprüler yıkılmasın diye, elimden geleni yapacağım” dedi. Öcalan’ın açıklamaları, onun Kürt sorununun çözümünde yeniden devreye girmeye ve bir “barış elçisi” rolü oynamaya hazırlandığı biçiminde de yorumlanabilir.  
Öte yandan, PKK’nin artan saldırıları kamu otoritesine ilişkin ciddi güvenlik kaygıları yaratmaya devam ediyor. Başbakanlığın son talimatıyla, PKK saldırılarının yoğun olduğu 8 ilde, valilere zırhlı araç tahsis edilmesine karar verildi. Kiralanan Mercedes 6500 araçları, Batman, Bingöl, Diyarbakır, Hakkâri, Siirt, Şırnak, Tunceli valilerine verildi. Makam aracı olarak kullanılacak araçların mayınlı tuzaklara karşı yüksek güvenlikli olduğu, kiralama giderlerinin de Başbakanlık bütçesinden karşılanacağı ifade edildi. PKK’nin kamu görevlilerine -özellikle valilere- yönelik saldırılar yapma ihtimali, Ankara’yı şimdilik bu tip geçici önlemler almaya itiyor.     
Oslo sürecinin kesilmesinin sorumluluğunu karşılıklı olarak birbirlerine yüklüyor olsalar da, aslında iki taraf da, uzlaşmanın ancak bir görüşme ve çözüm paketiyle mümkün olduğunun bilincinde. Tarafların silah kullanma da dahil, bütün karşılıklı mücadele yöntemleri, esas olarak bu stratejik hedefe ulaşmak için kullanılan araçlar olma özelliğine sahip. Hem PKK’nin hem de hükümetin, mevcut şiddet ortamına rağmen, “görüşmelerin tekrar başlaması” gerektiğini kabul ediyor oluşunun altında bu yatmaktadır.
Geçtiğimiz aylarda, hükümet ile PKK arasındaki Oslo görüşmelerinin neden kesintiye uğradığına ilişkin birçok farklı fikirler ortaya atıldı. Ancak bu durumun sonsuza kadar devam etmeyeceği ve tarafların eninde sonunda görüşme masasına yeniden oturacağı ortadaydı. Aksi takdirde, “Arap Baharı”nın etkileri, Suriye ile savaş riski, Irak-İran gibi ülkelerin Ankara’nın politikalarından hoşnutsuzluğu ve Sünni-Alevi kutuplaşması ekseninde artan mezhepsel gerilim üzerine, artan PKK saldırılarının eklenmesi, Ankara’yı hiç tahmin edemeyeceği yeni sorunlar ile boğuşmak zorunda bırakabilir. 
“Samimiyet eksikliği” mi; “oyalama” mı?
Taraflar arasındaki karşılıklı güvensizlik duygusu, kuşkusuz,  bugün de devam ediyor. Erdoğan, PKK tarafında “samimiyet eksikliği” görerek Oslo sürecini kestiklerini söylüyor. PKK ise, hükümet tarafında “oyalama taktiği” gördüğü için yeniden silaha sarıldığını açıklıyor. Özellikle PKK cephesinde, hükümetin söylemleri hala birer oyalama taktiği olarak görülmekte ve AKP’nin “müzakere söylemiyle” seçimlere kadar durumu idare etmeye çalışacağına ilişkin yorumlar yapılmakta. Lakin PKK’den kaynaklı asker, polis ve sivil ölümlerinin arttığı bir ortamda, AKP’nin böylesi riskli bir stratejiyi -doğuracağı milliyetçi tepkiler açısından- uzun süre yürütebilmesi ve otoritesini koruyabilmesi hiç de kolay olmayacak. 
“Oyalama taktiği” konusunda yapılan yorumlar, başta CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, pek çok CHP milletvekili tarafından da paylaşılmaktadır. Oslo görüşmelerinin asıl amacının çözüm değil seçim dönemini çatışmasız geçirmek olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, “Bu yaşananları üst üste koyduğumuzda hükümetin çözüm niyeti olmadığını görüyorsunuz. AKP sorunu çözemez.” dedi. Aynı şekilde, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu da, Oslo görüşmelerinin tekrar başlatılmak istenmesinin nedeninin 12 Haziran 2011 seçimleri öncesiyle aynı olduğunu belirterek, “Önümüzde 2013 seçimleri var, sonra cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Başbakan’ın tek istediği kendisini başkan yapacak bir sistem, bir ortam.” dedi.
Tanrıkulu, “Hükümet yeni bir ‘Kürt açılımı’ yaparsa PKK buna güvenebilir mi?” sorusunu ise şöyle yanıtladı: “Büyük bir güvensizlik var, hükümetin bir açılım, demokratik çözüm ya da meşru çözüm noktasında bir adım atacağı yok.” Kılıçdaroğlu ve Tanrıkulu tarafından basına yapılan açıklamalar, esas olarak AKP ile PKK arasındaki çekişmenin neden olduğu politik iklimden CHP lehine yararlanma isteğinin de bir ürünüdür. CHP bir yandan “bölücü teröre karşı çıkarak” ulusalcı kamuoyunun desteğini kazanmaya hem de AKP’yi yeterince müzakereci olmamakla ve barışı geciktirmekle suçlayarak “demokratik” Kürt kamuoyunun sempatisini toplamaya çalışıyor. Lakin CHP bu işi o derece eline yüzüne bulaştırmaktadır ki, parti kurmayları Oslo’yu hükümete karşı kullanmak isterken, partinin lideri Oslo’nun sürmesi gerektiğini söylemektedir. Bu parti içi bölünmüşlük hali, kuşkusuz CHP içindeki liberal ve ulusalcı kanatlar arasındaki fikir ve yönelim ayrılığının da bir tezahürüdür.  
CHP içindeki “Oslo çatlağı”, CHP Sözcüsü Haluk Koç’un Oslo görüşmelerine ilişkin açıklamasına da yansıdı. Koç, PKK’nin doğrudan müzakere için muhatap alınmasını eleştirirken, aynı şekilde, CHP Grup Baş- kanvekili Emine Ülker Tarhan da Meclis’te düzenlediği basın toplantısında Oslo’yu “hazmetmediklerini” vurguladı. 
Koç’un ve Tarhan’ın sert açıklamaları, “PKK’ye silah bıraktıracaksa terör örgütüyle görüşmelere devam edilmeli” diyen ve liberal demokrat bir yaklaşıma sahip olan Kılıçdaroğlu’nun aksine, parti içindeki ulusalcı Kemalist kanadın düşüncelerini ifade etmektedir. 
Dokunulmazlıkların kaldırılması
Bir başka önemli konu ise, Hakkari’de PKK gerillaları ile “kucaklaşan” BDP milletvekillerinin dokunulmazlığının Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırılmak istendiği iddiasıdır. Başbakan Erdoğan’ın konuya ilişkin yargıya “gerekeni yapmasını” söylemesi ve kendilerinin de Meclis’te gerekeni yapacaklarını ifade etmesi önümüzdeki dönemde yasal Kürt partisinin KCK davasına ek olarak bir kez daha hedef tahtasına oturtulacağını gösteriyor. Bunun yanında kimi AKP’li siyasetçilerin açıklamaları, parti içinde bu konuya ilişkin olarak bir çatlak oluştuğuna da işaret ediyor.
Başbakan Erdoğan’ın ve parti yönetimindeki bazı isimlerin “kucaklaşanların dokunulmazlıklarının kaldırılacağı” mesajına karşın, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, dokunulmazlığın kaldırılmasının BDP ve PKK’nin ekmeğine “yağ süreceğini” söyledi. Arınç, “2011’den bu yana dokunulmazlıklarının kaldırılması gündeme gelmemişse sadece bu olaydan dolayı gündeme getiriliyorsa bunun üzerine çok iyi düşünmek gerekir.” dedi. Öte yandan, MHP’nin aksine, CHP’den, BDP milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırılması destekleyen herhangi bir açıklama yapılmadı. Tam tersine, Kılıçdaroğlu sadece BDP’lilerin dokunulmazlığını kaldırmayı hedefleyen bir girişime destek vermeyeceklerini açıkladı.    
AKP’nin güç sarhoşluğu 
10 yıldır iktidarda olan AKP, daha önceki dönemin rahat uluslararası ekonomik ve siyasi konjonktürünün de etkisiyle, kabaca 2007-2008 yıllarına kadar istikrarlı bir hükümet profili çizdi. Fakat küresel mali krizin hızla kötüleşmesi, Ortadoğu’da “Arap Baharı”nın başlaması, dış politikada tam hezimet ve iç siyasette yaşanan gerilimler ile savaş ortamı, AKP’nin hızla güç kaybetmesinin belli başlı sebepleridir. AKP bu süreçte, mutlak iktidar olmanın da verdiği bir özgüvenle -KCK operasyonlarının yapılış biçiminden de anlaşılabileceği gibi- Kürt siyasi hareketine yönelik baskının çıtasını önemli ölçüde arttırma yoluna gitti.  
Bununla birlikte, AKP’nin güç sarhoşluğunun kısa sürdüğünü; dış politikada Suriye hezimetinin ve içeride artan PKK saldırılarının AKP’yi uyandırdığını söyleyebiliriz. ABD ve NATO yetkililerinin Türkiye’ye ardı ardına yaptığı ziyaretlerden sonra, Erdoğan’ın Suriye’ye yönelik tavrını yumuşatması ve PKK konusundaki son açıklamaları, AKP’nin içine girdiği cendereden çıkmak için yeni bir formül arayışına girdiğini gösteriyor. 
Özellikle de Kürt sorununda, AKP’nin elindeki en büyük silah “demokratikleşme” söylemidir. Bu yüzdendir ki, PKK’nin tek başına askeri operasyonlar yoluyla hizaya çekilemeyeceğini anlayan Erdoğan hükümeti, yine özünde savaş pratiğiyle harmanlanmış müzakereci çizgisine geri dönme ihtiyacı duydu. Erdoğan’ın “İmralı ile yeniden görüşülebilir” söyleminin arkasında, AKP’nin Kürt meselesini hem küresel sermayenin hem Türk-Kürt hakim sınıflarının çıkarları temelinde çözmeye mecbur olması yatmaktadır.
Tersi yönde bir gelişme, öncelikle AKP’nin elindeki devlet aygıtını ve bürokrasiyi olumsuz yönde etkileyeceği içindir ki, gerçekte PKK ile savaşın derinleşmesi, AKP’nin temsilciliğini yaptığı hakim sınıfların isteyebileceği en son şeydir. Bu yüzden iki taraftan da gelen “müzakereler yeniden başlasın” talebi, hem küresel hem de bölgesel dinamikler göz önünde bulundurulduğunda, taraflar için tek gerçekçi çıkış yolu olarak gözükmektedir.
Bu koşullar altında işçi sınıfına ve Marksist harekete düşen temel görev, hem Türkiye hem de PKK eliyle yükseltilen militarizm ve milliyetçilik dalgasına karşı koymak hem de küresel sermayenin çıkarlarına hizmet eden sözde “demokratikleşme” manevralarının işçi-emekçi düşmanı karakterini teşhir etmektir. Bu, yalnızca, enternasyonalist ve sosyalist bir program temelinde yükselen devrimci sınıf perspektifiyle başarılabilir. Marksist devrimciler, hiçbir burjuva çözüm programına yedeklenmeden, Türk ve Kürt emekçilerinin birliği üzerinde yükselecek gerçek kurtuluşun ve eşitliğin ancak devrimci bir işçi iktidarı ve sosyalizmin inşası yoluyla mümkün olacağını işçi sınıfına anlatma göreviyle karşı karşıyadır.