Özgür Emekçiler Üniversitesi

Yeni-liberal politikaların üniversitelerde yarattığı yıkıcı sonuçlar, öğrenci gençlik içerisinde örgütlü siyasi grupları çeşitli mücadelelerin ve "çözüm" tartışmalarının içine sürüklüyor. Ancak bütün bu pratiğin yüzeysel gözlemlerden ve 1960’lı yıllarda üretilmiş eski çözümlemelerden hareketle gerçekleştiği için günümüz gerçekliğine uymadığını; sağlıklı bir mücadele hattının kurulmasına hizmet etmediğini belirtmek gerekiyor. 
Doğru bir mücadele hattı oluşturabilmek için doğru bir perspektife, bunun için de dünya ölçeğinde yaşanan süreci tarihsel maddeci bir yöntemle çözümlemek gerekiyor. Oysa öğrenci gençlik içinde küçümsenmeyecek bir güce sahip olan küçük burjuva-ulusalcı solun bu yöndeki çabalara özellikle dudak büktüğünü biliyoruz. Tam da Marksist yönteme ve kurama ilişkin bu küçümsemeden dolayı, söz konusu “sol”, sözüm ona “anti-emperyalist” ve “ilerici” burjuva siyasetçilerine ve sendikacılara yedeklenmekten kurtulamamaktadır. Öte yandan, kendisini “sol” içerisinde konumlandıran liberal çizgideki örgütler de “bireysel özgürlükler”i yücelten kimlik politikaları doğrultusunda, burjuvazinin küreselleşmeci kanadının peşinden sürüklenmeye devam ediyor.
Eğitim emekçileri ve üniversite emekçileri içerisinde örgütlü sendikalara gelince; onlar, diğer sektörlerdeki kardeşleri gibi, sınıf perspektifinden bütünüyle kopmuş ve -yeni bir kazanım elde etmek şöyle dursun- elde olanları bile korumaktan aciz olduklarını kanıtlamış durumdalar. Kabaca II. Dünya Savaşı sonrası otuz yıl boyunca dünyada ve Türkiye'de altın çağını yaşmış olan sendikacılık, üretken sermayenin küreselleşmesi süreci ile birlikte bütünüyle iflas etmiş; sermayenin ve onun devletinin sadık hizmetçiliğine soyunmuştur. Bütün bu siyasi akımların işçi sınıfına ve gençliğe verebileceği hiçbir şey yoktur.
YÖK'te AKP dönemi ve “sol”
12 Eylül askeri diktatörlüğü tüm toplumsal alanlara müdahale ederken, burjuvazinin 1960'lı yıllardan 1970'lerin sonuna kadar başını oldukça ağrıtmış olan üniversite muhalefetini elbette unutmamıştı. Burjuva devletin denetiminden bir anlamda sıyrılmış olan üniversitelere kapsamlı bir müdahale gerekiyordu. YÖK, 6 Kasım 1981'de, bu amaçla üniversitelerin üzerine karabasan gibi çöken otoriter/bürokratik bir kurul olarak kuruldu. İşçi ve gençlik hareketinin sosyal demokrat ve Stalinist ihanet sonucunda askeri diktatörlük eliyle ezildiği koşullarda, onun kuruluşuna karşı çıkan demokrat ve ilerici öğretim görevlileri de 1402 sayılı sıkıyönetim yasasına dayanılarak, üniversitelerden uzaklaştırıldı.
YÖK'ün kuruluşunun esas olarak iki ana nedeni vardı. Bunlardan birincisi, "ülkeyi siyasi krize sürüklemiş bir baş ağrısı" olarak görülen üniversite muhalefetini bütünüyle ezme isteği; ikincisi ise Türkiye'nin küresel kapitalizme uyarlanması sürecinin gerektirdiği dönüşümün önünü üniversitelerde de açacak bir mekanizma yaratma ihtiyacı.
YÖK, kuruluşundan itibaren bu yönde hareket etti. Üniversitelerin küresel standartlara geçişi ve sermayeye doğrudan açılışı YÖK bürokrasisi içerisinde kümelenmiş ulusalcı-statükocu klikler tarafından da desteklendi ve bu sayede, Avrupa genelinde bir eğitim standartını içeren Bologna sürecinin önü açıldı. 
Bununla birlikte, YÖK, asıl olarak 28 Şubat 1997 sürecinde ve AKP hükümeti döneminde siyasi krizlerin odağı haline geldi. Bu, Türkiye burjuvazisinin o dönemde yaşadığı ekonomik siyasi krizle doğrudan ilişkiliydi. 
28 Şubat muhtırası, her ne kadar asker-sivil bürokrasinin ulusalcı-laik kanadının siyasal İslamcı harekete darbesi olarak ifade edilse de, onun asıl işlevi, “Milli Görüş” hareketi (o dönemki adıyla Refah Partisi) içindeki ulusalcı unsurlarının devletin çeşitli kurumlarından tasfiyesi oldu. Erdoğan-Gül önderliğindeki küreselleşmeci-liberal kanadın Milli Görüş “gömleğini çıkarmasını” hızlandıran 28 Şubat muhtırası, AKP’nin kuruluşuna zemin hazırlamış ve Türkiye'nin küresel piyasalara bütünüyle uyarlanmasının önünü açmıştır. YÖK, tam da bu süreçte alevlenen türban tartışmalarında, orduda ve yüksek yargıda cisimleşen “laik” kanatta yer almıştı.
2002 yılı itibariyle AKP'nin tek başına iktidara gelişi, devletin tüm kurumlarında yeni bir tasfiye ve kadrolaşma dalgasının başlangıcı anlamına gelirken, YÖK de bu süreçten muaf kalmadı. 
Önce, hazırladığı (fakat yasalaşmayan) Yüksek Eğitim Kurumu (YEK) tasarısıyla YÖK'te değişim sinyalini veren AKP hükümeti, ikinci iktidar dönemine; diğer bir deyişle devlet kurumları üzerinde genel bir denetim becerisi kazanmaya başlayana kadar, aynı askerlerle ve yüksek yargıyla olduğu gibi, YÖK bürokratları ile de sürekli bir gerilim yaşadı. AKP'nin o dönem kullandığı başlıca siyasi argüman, "YÖK'ü ve üniversiteleri demokratikleştirme" oldu. Küçük burjuva-ulusalcı “sol”, o süreçte, neredeyse bir bütün olarak, AKP iktidarına karşı ulusalcı-statükocu bürokrasi ve CHP ile aynı kampta yer aldı.
AKP'ye yakın bir isim olan Yusuf Ziya Özcan'ın 2007 yılında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından YÖK başkanlığına atanmasıyla birlikte, tüm politikalarını salt AKP karşıtlığı üzerinden geliştiren ulusalcı sol, öğrenci gençlik içerisinde de açıkça burjuvazinin kampına savruldu. Önce YÖK'ü sanki AKP kurmuş gibi davranan ve ulusalcı-laik bürokratların YÖK içerisindeki rolünü görmezden gelen bu “sol”, 6 Kasım (YÖK'ün kuruluş tarihi) protestolarında, "AKP'nin YÖK'üne" karşı mücadele çağrısı yaptı. Ulusalcı sol, bu dönemde, AKP’yi üniversitelere şeriat getirmekle itham ederken, alternatif olarak burjuva “cumhuriyetin kazanımlarını savunmak”la yetindi.
Küçük burjuva solunun liberal kanadı ise çok açık biçimde, "demokrasinin temsilcisi" olarak gördüğü AKP'yi destekliyordu. Bireysel özgürlüklerin savunusunun ve her türden kimlik politikalarının ön plana çıktığı o süreçte, üniversitelerde türban yasağının kaldırılması ve dini açılımlar konusunda AKP'yi destekleyen liberaller, üniversitelerin AKP eliyle demokratikleştirildiğini ve “12 Eylül artığı” YÖK'ün tasfiye edildiği vurgularını ön plana çıkararak, emekçilere ve gençliğe açıkça yalan söylemiş ve burjuvaziye gönüllü hizmet sunmuştur.
Reformist küçük burjuva “sol”un liberal ve ulusalcı kesimleri arasında yaşanan gerilim, bütün bu nedenlerden dolayı militan bir potansiyel taşıyan üniversite muhalefetinin düzen sınırları içinde tükenmesine hizmet etti. 
Bu arada, AKP'nin kuruluş amacı ve üstlendiği misyon da kısır bir “şeriat-laiklik” tartışmasına indirgenmiş oluyordu.
AKP gibi küreselleşmeci, yeni-liberal politikaları güçlü biçimde savunan ve hayata geçiren bir siyasi partinin, küresel sermaye ile bu konuda bir çatışmaya girmesi söz konusu olamazdı. 
AKP'nin kuruluşundan itibaren taşıdığı "ılımlı İslamcı" kimlik de aslında 1970'li yıllardan itibaren başlamış olan ve 1990'lı yılların başında Stalinist diktatörlüklerin çöküşüyle birlikte hız kazanan kapitalist küreselleşme süreciyle bağlantılıdır. Burjuva ideologları, bütün o dönem boyunca, hedef tahtasına gerçekte Marksizmin yeminli düşmanları olan Stalinist diktatörlükler üzerinden sosyalizmi yerleştirmiş; bütün güçleriyle, toplumsal bir özne olarak işçi sınıfının varlığını unutturmaya çalışmışlardı. Etnik ve dini kimlikler, cinsel yönelimler ve bireysel özgürlükler üzerinden geliştirilen post-modern ideolojilerin ve siyasi gericiliğin yükseldiği o ortamda, AKP'nin liberalleşmiş İslamcı karakteri, Ortadoğu'ya gözünü dikmiş olan küresel sermayenin ve onun bölgesel taşeronluğuna soyunmaya hevesli Türkiyeli egemenlerin ihtiyaçlarına son derece uygundu.
Bologna süreci ve “özerk-demokratik üniversite” talebi
Öğrenci gençlik içinde örgütlenen ve üniversitelere ilişkin siyasi talepler üreten küçük burjuva solu, aynı YÖK'ün el değiştirmesi sürecinde olduğu gibi Bologna sürecinde de "sınıfta kaldı". Bologna süreci kapsamında gerçekleşen dönüşümlerin eksik/yanlış kavranışı, bu çevrelerin savunduğu “özerk-demokratik üniversite modeli”nin de iflasıydı.
Türkiye'nin 1999 yılında resmen katıldığı Bologna sürecinin ana işlevi yüksek öğretimi küresel kapitalizmin dinamikleri doğrultusunda dönüştürmekti. Fakat bu süreci tarihsel maddeci Marksist yöntemle ele almayan “sol”, onu bütünüyle çarpık ve yanlış biçimde yorumladı. Bunun sonucu, üniversitelere ilişkin siyasi programların büyük ölçüde düzen sınırları içine hapsolması ve üniversite öğrencileri ve çalışanları içinde kafa karışıklığı yaratmak oldu.
“Özerk-demokratik üniversite” talebi, bu sürecin çarpık ve yanlış yorumunun en tipik ürünüdür. Bu, kısaca, akademik, idari ve mali özerklik olarak özetlenebilir. Başta YÖK, TÜSİAD, TÜBİTAK gibi kuruluşların raporlarında açıkça gözlenen ve Bologna süreci kapsamında zaten hayata geçirilen mali açıdan özerkleşme, bu modelin sacayaklarından birini boşa çıkarmıştır. Mali özerklik, devletin çok düşük bütçe ayırarak sermayenin doğrudan denetimine girmesine yol açtığı devlet üniversitelerinin ve son dönemde yaygınlaşan özel üniversitelerin maddi-ekonomik altyapısını oluşturmaktadır. 
İdari özerkliğe gelince; o, TÜSİAD'ın bile değiştirilmesi konusunda ısrarcı olduğu bürokratik YÖK mekanizmasına alternatif olarak, üniversitelerin yönetiminin mütevelli heyetlerine (sermayenin tam denetimindeki yönetimlere) devredilmesini ifade eder. Bu anlamıyla idari özerkliği, bizzat burjuvazi savunmaktadır.
Bu iki önemli sacayağının düşmesinin ardından akademik özerklik talebinin de maddi altyapısı ortadan kalkar. Üniversitelerin, devlet kurumu olan YÖK'ün aşırı denetiminden uzaklaşarak serbest piyasa koşullarına uyarlanması, akademik-bilimsel gelişmeyi de bu ihtiyaçlara göre şekillendirmektedir. 
Sonuç olarak, üniversitelerde yeni-liberal dönüşümleri engellemek ve eşit, parasız ve bilimsel eğitim taleplerini gerçek anlamda savunabilmek için önce “özerk-demokratik üniversite” talebinin aşılması gerekmektedir.
Neden Özgür Emekçiler Üniversitesi?
Üniversitelerde gerçekleştirilen yeni-liberal dönüşümlere, YÖK'e ve onun atadığı rektörlere karşı nasıl mücadele edileceği ve alternatifi ne üzerinden inşa edeceğimiz, üniversite bileşenleri açısından hayati önem taşır. Bu mücadeleye girmeden önce şu soruların yanıtlanması gerekir: Üniversiteler sınıflar mücadelesinden bağımsız mıdır? Üniversitede sınıflar var mıdır? Üniversitelerin tek öznesi öğrenciler midir? Üniversiteler kimindir? 
Reformist solun bu sorulara verdikleri cevaplar, Marksistlerinkilerden bütünüyle farklıdır. Onlar üniversitelerdeki mücadeleyi sınıf mücadelelerinden kopartmakta, bu mücadelenin öznesi olarak yalnızca öğrencileri görmektedirler. Böylece, işçi sınıfından kopartılmış olan öğrenci kitlesinin son tahlilde burjuvaziye yedeklenmesinin yolu açılmaktadır. Bizler ise, “Öğrencilerin karşı karşıya olduğu sorunlar, işçi sınıfının karşısındaki daha genel sorunlardan kopartılamaz. Bu sorunların hiçbiri, yalnızca okullarda ve yerleşkelerde çözülemez. Toplumsal eşitsizliğe, işsizliğe ve savaşa karşı koymaya çalışan öğrenciler, ülkenin tamamında ve uluslararası düzeyde işçilerle ilişki kurmak zorundadır.” diyor ve bunların çözümünü işçi sınıfının devrimci yolunda görüyoruz.
Dolayısıyla, bizler, üniversitelerdeki mücadelemizi, önemli bir kesimimizin anne-babalarının da içinde yer aldığı işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin bir parçası olarak ele alıyoruz. Bizim mücadelemizin merkezinde yalnızca işçi sınıfının gerçekleştirebileceği bir sosyalist devrim perspektifi vardır. Üniversitelerdeki mücadele hattının nasıl ve kimlerle birlikte oluşturulacağı sorusuna yanıt ararken, bu perspektiften yola çıkılmalıdır. 
Önerdiğimiz Özgür Emekçiler Üniversitesi (ÖEÜ) programı, sosyalist devrime giden yoldaki geçiş taleplerimizi ifade etmektedir. 
Emekçilerin, kökeni Paris Komünü'ne dayanan parasız, eşit, bilimsel eğitim hakkı talebi tarihteki ilk ve tek muzaffer işçi devrimiyle birlikte, Kasım 1917’de kurulan Sovyetler Birliği’nde (SSCB) yaşama geçirilmiştir. Sovyet Cumhuriyeti, üniversiteleri işçi sınıfına ve gençliğe tamamen parasız biçimde açarken, temel eğitimden yoksun işçiler için de işçi fakültelerini kurmuş ve zorunlu eğitim yaygınlaştırmıştı. Bu yolla, işçi sınıfının büyük çoğunluğunun emekçi üniversitelerinde eğitim görebilmesine olanak sağlanmıştı. 
İşçi devleti,  kapitalizmdeki formel-ayrıştırıcı üniversitelerden farklı olarak, üretim ile bilimi birleştiren politeknik eğitimi hayata geçirdi. Öğrenciler hem üniversitelerde hem üretim birimlerinde eğitim görerek, insan doğasına en uygun şekilde yetiştirildiler. 
Unutmayalım ki bütün bu kazanımlar, üretici güçlerin son derece geri ve kaynakların sınırlı olduğu, I. Dünya Savaşı, emperyalist müdahale ve iç savaş eliyle yıkıma uğratılmış bir ülkede gerçekleştirilmişti. Bizim savunduğumuz ÖEÜ modeli, işte bu tarihsel temeller üzerinde yükselmektedir. 
ÖEÜ’yü inşa edecek güçler, uluslararası işçi sınıfının öncülüğünde, yine üniversitelerin bileşenleridir. Dolayısıyla ÖEÜ’yü inşa mücadelesi, aynı zamanda, üniversitelerin diktatör yetki- sine sahip olan rektörlük kurumundan, burjuva devletin tüm bürokratik aygıtlardan, polisten, özel güvenliklerden ve faşist çetelerden temizlenmesi anlamına gelir. 
Üniversite bileşenlerini örgütleyen sendika, ÖTK (öğrenci temsilciler konseyi) gibi mekanizmalarla bu yolda nihai kazanımlar elde ederek ilerlemek de mümkün değildir. Bu örgütlerin başlıca ortak özelliği temsili demokrasiye (burjuva demokrasisi) dayanan bürokratik bir yapıya ve düzen sınırlarını asla aşamayan, dahası onun reforme edilerek devamını savunan programlara sahip olmalarıdır. 
Üniversitelerin devrimci dönüşümü, yalnızca, üniversite öznelerinin doğrudan demokrasi (işçi demokrasisi) ilkesine dayanan kendi örgütleri eliyle sağlanabilir. Bu yüzden, hiçbir ayrıcalıklı kastın doğmasına olanak tanımayan militan öz-örgütlenmelerin inşası son derece önemlidir; onların ısrarla savunulması gerekir.  
Öğrenci gençliğin mücadelesinde öne çıkan eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim talebini gerçek anlamda hayata geçirebilecek bir perspektifi yalnızca ÖEÜ programı taşımaktadır. Çünkü ÖEÜ’yü inşa mücadelesi, aynı zamanda, tüm emekçilerin ve yoksul köylülerin çocuklarına parasız eğitim yoluyla üniversite kapılarını ardına kadar açma mücadelesidir. 
Sermayenin üniversitelerden tümüyle kovulması, bilimsel bir eğitimin hayata geçmesi, ezilen halklardan emekçilerin ve çocuklarının kendi anadillerinde diğer emekçi kardeşleriyle birlikte eğitim görebilmesi mücadelesi, ÖEÜ'nün üzerinde yükseldiği sacayaklardan biridir. 
Son tahlilde, ÖEÜ programı, emekçiler ile öğrencilerin kurtuluş mücadelesini enternasyonalist, devrimci işçiler önderliğinde ortaklaştırmaktadır. Bize göre, öğrenci gençliğin gerçek ve kalıcı kazanımlar elde etmesi, onun işçi sınıfının kapitalizmi dünya çapında ortadan kaldırma mücadelesine katılmasıyla mümkündür. 
Kitlesel devrimci işçi ya da öğrenci hareketleri “devrimciler isteyince” ortaya çıkmazlar. Aksine, onlar, bizim niyetlerimizden bağımsız olarak, mevcut kapitalist üretim ilişkileri ile onun üzerinde yükselen sınıf mücadelelerinin doğrudan ürünüdürler. Sorun, böylesi bir devrimci kitle hareketine müdahale edebilme ve onu nihai hedefe yönlendirmeye hazır olup olmama sorunudur.
Bu bağlamda, ÖEÜ’leri inşa etme mücadelesi, aynı zamanda, öğrenci gençliği enternasyonalist-devrimci sosyalist sınıf perspektifine kazanma mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. ÖEÜ uğruna mücadele,  sosyalist bir dünyayı inşası mücadelesinden koparılamaz. 
Lenin’in ve Troçki’nin Komünist Enternasyonalinin ve IV. Enternasyonal’in yöntemini izleyerek, ÖEÜ programını hayata geçirmek için formüle ettiğimiz geçiş taleplerimiz şunlardır:
* YÖK dağıtılsın! Öğretim görevlileri ve işçiler tarafından yönetilen ve öğrencilerin denetlediği bir üniversite! Sermayenin ve burjuva devletin müdahale edemediği bir üniversite!
* Tüm eğitim kurumlarında anadilde eğitim hakkı! Milliyetçi ve dinci-gerici ideolojiyi yayan zorunlu din, Türk dili ve İnkılâp Tarihi gibi dersler kaldırılsın! Varlıkları on yıllardır yadsınmış olan ezilen halkların tarihlerinin ve kültürlerinin araştırılmasının önündeki engeller ortadan kaldırılsın!
* Eğitim şirketlerin kâr amacı için değil ama bireylerin ve toplumun özgürce gelişmesine hizmet edecek şekilde örgütlenmeli; bilim insanlarının bir bütün olarak insanlığın yararına çalışmalar yaptıkları özgür üretim alanları haline getirilmelidir.
* Üniversitelerdeki ve diğer eğitim kurumlarındaki resmi-sivil polisler, jandarmalar ve özel güvenlikler kapı dışarı edilmelidir. Devletin ve sermayenin hizmetindeki kolluk güçleri, bilimin, onu üretenlerin ve öğrenenlerin düşmanlarıdır. Onlar bilim insanlarına ve öğrencilere karşı kendilerinin gerçekleştiremedikleri saldırılara girişmeleri için faşist çetelere yardımcı olmaktadırlar. Kolluk güçlerinin ve faşistlerin saldırılarına karşı, öğretim görevlilerinden, üniversite işçilerinden ve öğrencilerden oluşan öz savunma komiteleri oluşturulmalı.
* Meslek lisesi ve meslek yüksek okulu öğrencilerine asgari ücret, sigorta ve sendika hakkı sağlansın. Staj adı altında sürdürülen sömürüye son!
* Her düzeyde parasız ve zorunlu eğitim! Devlet üniversitelerinde toplanan tüm harçlar kaldırılsın! Özel ve vakıf üniversiteleri ile bütün özel okullar ve dershaneler karşılıksız kamulaştırılsın! Üniversitelerin ticarileştirilmesine ve eğitim üzerindeki sermaye denetimine son!
* Üniversitelere giriş sınavı kaldırılsın. Eğitim kurumları işçi sınıfına açık hale getirilmeli; dileyen herkes üniversitelerde eğitim görebilmelidir.
* Tüm öğrencilere ihtiyaçlarını karşılayacakları seviyede karşılıksız burs verilmelidir. Dileyen öğrencilere sendikalı, sigortalı ve tüm sosyal haklara sahip olarak çalışma imkanı!
* Yurtlar kışla değildir. Mevcut yurtlar özgürce ve sağlıklı yaşanabilen alanlar haline getirilmeli, ihtiyacı karşılayacak sayıda yeni yurt yapılmalıdır. Her öğrenciye, ücretsiz olarak, yeterli büyüklükte ve sağlıklı yaşam alanı sağlanmalı; yurtlara giriş çıkışlarda her türlü denetime son verilmeli; özel güvenlikler yurtlardan uzaklaştırılmalıdır. Cinsiyetçiliğin etkisi en çok yurtlarda hissedilmektedir. Bütün yurtlar, dileyen kadın ve erkek öğrencilerin birlikte kalabileceği şekilde karma hale getirilmelidir. Eğitimi süresince bir evde yaşamak isteyen öğrencilerden yarım kira alınmalıdır.
* Özelleştirilmiş olan mediko-sosyal hizmetler kamulaştırılsın. Tüm öğrencilere ücretsiz mediko-sosyal hakkı! Kadın öğrencilere mediko-sosyal’de parasız doğum ve kürtaj hakkı! Anne olan öğrencilere ücretsiz kreş! Kadın öğrenciler üzerindeki cinsiyetçi baskılara son!
* Burjuvazi ve devlet, baskı politikalarıyla yıldıramadığı gençliğin enerjisini ve üretken gücünü -kültürsüzleştirme, uyuşturucu vb.- her türlü yöntemi kullanarak ortadan kaldırmaya çalışıyor. Uyuşturucu üretimine ve satışına karşı en ağır cezalar verilmelidir.
* Sermayenin istediği, uyuşmuş beyinler olmaya hayır! Üniversitelerde düzenli olarak kültür sanat ve spor etkinlikleri düzenlenmeli, özgür bilimsel tartışma forumları oluşturulmasının önündeki engeller kaldırılmalıdır.
* Öğrenciler, üniversite dışındaki tüm sosyal ve kültürel etkinliklerden ücretsiz olarak faydalanmalıdır.
* Öğrencilerin sırtında ağır bir yüke dönüşen ulaşım giderleri ortadan kaldırılmalı; toplu taşıma araçları ile yurt ve okullardaki yemekler ücretsiz hale getirilmelidir.
* Her alanda, teori ile pratiği bütünleştiren; üretim ile bilimin iç içe geçtiği politeknik eğitim!
Sermayeye hizmet eden üniversiteye hayır; Yaşasın özgür emekçiler üniversitesi! Yaşasın sosyalizm!































Yazarın Diğer Yazıları