Türkiye’de yüksek öğretim ve YÖK
12 Eylül rejiminin bir kalıntısı olan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), askeri diktatörlüğün üniversiteleri/ üniversite öğrencilerini disipline etmek ve yüksek öğretimi serbest piyasa ekonomisine dahil etmek için oluşturduğu bir kurumdur. YÖK, siyasi iktidarda yaşanan değişikliklere ve ekonominin ihtiyaçlarına paralel olarak zaman içinde bir değişim yaşamakla birlikte, öz olarak kurulduğu andan itibaren bu işlevlerini sürdürmektedir.  Bununla birlikte, özellikle 28 Şubat sonrasında ve AKP iktidarının ilk yıllarında YÖK üzerinden yaşanan iktidar mücadelesi, bu kurumun sadece öğrenciler üzerinde bir baskı aygıtı olmadığını; burjuvazi için kapitalist sistemin ekonomik ve ideolojik yeniden üretimi açısından vazgeçilmezliğini gözler önüne sermişti. Yazımızın konusu olan YÖK’ü ve onun değişen siyasal iktidarlarla olan ilişkisini göstermek için, Türkiye’de kapitalist sistemin kuruluşuna ve gelişmesine paralel olarak yüksek öğretim tarihine kısaca bakmakta yarar var.
1923-1960: Yeni bir ülke, yeni bir insan modeli
Burjuvazinin güçsüzlüğü karşısında Türkiye’de kapitalizmin inşası görevini tepeden devrimler süreci ile gerçekleştirmeyi üslenen Kemalist seçkinler için eğitim kurumları son derece önemliydi. 1923 yılındaki genel bütçede en büyük ödeneğin Milli Savunma ve İçişleri Bakanlığı’ndan sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrılması devletin eğitime verdiği önemi göstermekteydi. Eğitim kurumlarının bu dönemdeki ana görevi devletin resmi ideolojisini üretmek ve burjuva devletin ihtiyacı olan yönetici kadroları yetiştirmekti.
Türkiye siyasal tarihine paralel olarak Türk eğitim tarihi de başlangıcından itibaren müdahaleler tarihi olmuştur ve bugüne kadar gelen bu karakteristik özelliğin ilk uygulamalarını bu dönemde bulmak mümkündür. 3 Mart 1924’de çıkartılan Tevhidi Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu, devletin bu alandaki denetimi ele alıp, eğitim kurumlarını modernleşme (“Batılılaşma”) amacına uygun olarak şekillendirmesinin ilk adımı olarak düşünülmelidir. Öncelikli olarak T.C. devletinin resmi ideolojisi dışında kalan okullar (özellikle dini eğitim verenler) bu kanun ile kapatılmış, ardından çeşitli dönemlerde kimi öğretim görevlileri üniversitelerden atılmıştır. 1928 yılında İmam Hatip Okulları, 1934 yılında İlahiyat Fakültesi kapatılmış, 1930 yılında şehir ve 1933 yılında köy okullarında zorunlu din eğitimi kaldırılmıştır. Ayrıca birçok azınlık okulu -yine laiklik gerekçesiyle- faaliyetlerine son vermek zorunda bırakılmıştır.
Bu dönemde eğitim sistemine yönelik müdahaleler sadece tutucu/gerici kesimlere yönelmemiş üniversitelerde özerklik yanlısı öğretim görevlilerinin atılmalarıyla da devam etmiştir. Bu temizliklerin en kapsamlısı 1933’te İstanbul Üniversitesi adını alan Darülfünun'da yaşandı. 1934 yılında üniversitenin 240 öğretim üyesinden 157’si (71’i profesör) özerklik yanlısı, yani devletin resmi ideolojisine aykırı düşüncelere sahip oldukları gerekçesiyle üniversiteden atıldı. Ortaya çıkan öğretim görevlisi açığı önemli ölçüde Alman faşizminden kaçan bilim insanları tarafından kapatıldı. 
Dönemin eğitim sisteminin en tartışılan konuları ise 1932 yılında açılan Halkevleri ile 1940 yılında kurulan Köy Enstitüleri olmuştur. Tek parti yönetiminin modernleşme projesi için gerekli nitelikli işgücünü yetiştirme ve resmi ideolojisini tüm ülkeye yayma girişimi olarak değerlendirilmesi gereken bu kurumlar bir süre sonra eğitimin genelleşmesini sağlayarak halk içinde bilinçlenmeyi hızlandırdığı için bir “tehlike” olarak algılanmış; özellikle büyük toprak sahipleri Köy Enstitüleri’nden rahatsız olmuştur.
Toplumsal yapıdaki değişmelere paralel olarak CHP’deki güçler dengesinin değişmesi, Saraçoğlu hükümetinin yerine faşizme sempati duyan Recep Peker’in gelişi ve Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığından ayrılmak zorunda bırakılması, üniversiteler içinde baskıcı bir dönemin önünü açıyordu. 1946 yılında, üniversite kürsülerinde öne çıkmaya başlayan ve aralarında Behice Boran, Muzaffer Şerif Başoğlu, Pertev Nail Boratav ve Niyazi Berkes gibi solcu öğretim görevlilerinin de yer aldığı yeni bir atılma dalgası yaşandı.
Toplumsal yapıdaki değişim ve artan çelişkiler burjuvazinin çeşitli eğilimlerinin tek bir partide temsil edilmesinin önünde bir engel haline gelmişti. Uluslararası konjonktürün de etkisiyle çok partili sisteme geçildi ve CHP içinden Demokrat Parti çıktı. Bununla birlikte 1950 yılında Demokrat Parti'nin CHP’yi seçimlerde hezimete uğratarak iktidara yerleşmesi, sanılanın aksine ekonomik ve siyasal açıdan bir kopuşu temsil etmiyordu. DP’nin politikalarının temeli 1945 yılından itibaren CHP iktidarı döneminde atılmıştı ve gerçekleşen, burjuvazinin çeşitli siyasal güçleri arasındaki bir değişimdi. DP iktidarıyla özdeşleşen “Küçük Amerika” olma politikası da, okullarda dini eğitimin yaygınlaştırılması politikası da CHP’nin son iktidar yıllarında başlattığı politikalardı. 1949 yılında İlahiyat Fakültelerinin açılması ve İlköğretim ders programına din derslerinin yeniden alınması ile başlayan süreç, DP döneminde Halkevleri’nin ve Köy Enstitüleri’nin  “dinsiz ve komünist yetiştirdiği” bahanesiyle kapatılmasıyla ve İmam Hatip Liseleri’nin hızla yaygınlaşmasıyla devam etmiştir. Bu dönemde, eğitim sisteminde, Belçika-Alman modelinden Amerikan modeline doğru hızlı bir geçiş başlamıştır.
1960-80: Yüksek öğretimde kitleselleşme
27 Mayıs darbesi Türkiye kapitalizminin gelişiminde önemli bir noktadır. Çünkü 27 Mayıs, siyasal üstyapının tarımsal/ticari sermaye birikiminden sınaî sermaye birikimine geçiş yolunda bilinçli bir müdahale ile yeni bir dönem açmıştır. 1950’li yılların ikinci yarısında dış ödemeler açığından kaynaklanan otomatik koruma etkisinin yarattığı ortamda, başta İstanbul olmak üzere büyük ticaret sermayesi toplu bir biçimde sanayiye dönmüştü. Bu dönemde sanayi burjuvazisi ve sanayi ürünlerini pazarlayan ticaret sermayesi ile büyük toprak sahipleri ve geleneksel ticaret sermayesi arasında bir çatlak oluşuyordu. 27 Mayıs darbesinin birinci kesimden yana olan tavrı, darbenin sınıfsal ve ekonomik temellerini açığa çıkarırken, 27 Mayıs sonrası düzenin açıklanmasına da ışık tutmaktadır. 
Rejimin 1960 sonrasındaki yeni yüzü üniversitelere de yansıdı. Artık sanayi kapitalizminin ihtiyaçlarına uygun teknik elemanlar gerekiyordu. Bunun için de teknik üniversiteler, ticari ilimler ve mühendislik fakülteleri açılırken, sosyal bilimler alanında da önemli bir atılım gözlendi. Üniversitelerin sosyal bünyesi de hızla değişti. Daha önceleri bürokrat, asker ve burjuva çocuklarının okuduğu üniversiteler, emekçi sınıfların çocuklarına kapılarını açtı. Bu değişimde, kapitalizmin vasıflı emeğe olan ihtiyacı kadar emekçi sınıfların yaşamındaki görece iyileşme de rol oynamıştı. 
Eğitim kurumlarındaki bu değişiklik sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildi. Tüm dünyada İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni bir döneme girilmişti. Kapitalizm kendini yeniden yapılandırırken eğitim kurularının işlevlerini de yeniden tanımlıyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalizmin değişen ihtiyaçları üniversite kurumunu da bir bütün olarak değiştirdi. Eğitim kurumlarının yaygınlaştırılması kapitalizmin devamlılığının sağlayan bir işleve sahipti. 
Üniversitelerin temelinden değişmesinin altında, üretimde teknolojik yeniliklerin daha fazla kullanılması gerekliliği ve beyaz yakalı ve daha az olarak da uzmanlaşmış mavi yakalı işçiye olan ihtiyacın artması yatıyor; üniversite eğitiminin toplum bütününe yaygınlaştırılması gerekiyordu. Bununla birlikte, yüksek maliyet ve katma değerin düşüklüğü nedeniyle, bu hizmeti doğrudan sermayenin verebilmesi mümkün değildi. Eğitim hizmetlerinin yüksek maliyet yükünün sermayenin üzerinden kaldırılması, eğitim faaliyetlerinin kamusal finansmanla desteklenmesinin yolunu açtı. Böylece ilk dönemlerinde sadece aristokrat ve burjuva ailelerin çocuklarının yararlandığı eğitim hizmetlerinin kamu içine alınması ve bedelsiz olarak topluma sunulması benimsendi. Bu nedenle, söz konusu dönemde eğitim hizmetlerinin bedelsiz olarak sunulmasını, sosyal demokrat iktidarlarının “sol”  politikaları olarak değil, sermaye ile birleşecek olan emeğin yeniden üretimine ve kalitesinin/verimliliğinin yükseltmesine dönük politikalar olarak görmek gerekir. 
Emeğin üretilmesi maliyetinin sosyal yatırım harcamaları yoluyla toplumsallaştırılarak topluma yayılması ve yüksek öğretim kurumlarında verilen eğitimin geçmişteki gibi sadece egemen sınıfın çocuklarını değil diğer sınıfların çocuklarını da kapsaması, öğrencilerin sınıfsal bileşiminde ve öğrenci hareketinin gelişiminde yeni bir dönemin kapısını açmıştır. 
1980 sonrası: YÖK’ün kuruluşu
Gerek ülkenin 1960’ların sonlarından başlayarak içine girdiği ekonomik ve siyasi krizi aşmak gerekse 1977’de doruk noktasına ulaşmış olan işçi sınıfı ve devrimci hareketin yükselişini önlemek görevi, burjuvazinin en büyük iki partisi CHP ve AP tarafından yerine getirilememişti. Bu durum, Türkiye’yi yeni bir askeri müdahaleyle karşı karşıya getirdi. 
Türkiye burjuvazisinin 12 Mart döneminden çıkardığı başlıca derslerden biri, genel olarak devrimci hareketi ve onun beslendiği en önemli kaynak olan gençlik hareketini ezmenin ve işçi sınıfına geri adım attırmanın yolunun daha fazla fiziksel ve ideolojik baskıdan geçtiğiydi. Gençlik hareketi, 12 Mart müdahalesinin ardından kısa süre içinde toparlanıp daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştı. Buna karşın, 12 Eylül askeri diktatörlüğü sonrasında böyle bir toparlanma yaşanmadı. Bunun en önemli nedenlerinden biri, tekelci burjuvazisinin işçi sınıfına ve gençliğe yönelik çok yönlü ve kapsamlı saldırısıdır. 
Öğrencilerin toplumsal yaşamdan kopartılması yönünde düzenlemelerin ve idari-siyasi baskıların üniversitelerdeki uygulayıcısı YÖK oldu. Devlet, özellikle 1960’lardan sonra kitleselleşen öğrenci hareketiyle birlikte, üniversiteler üzerindeki denetimini yitirmekte olduğunu fark etmişti. Devletin kapitalist ideolojiyi yeni kuşağa aktardığı; sistemin devamı ve gelişmesi için ona gerekli olan kalifiye elemanları yetiştirdiği üniversitelerdeki denetimi elinde tutması yaşamsal öneme sahipti. Devlet, 1970’li yıllarda elinden kaçırmış olduğu bu denetimi, 1980 darbesinden sonra, YÖK ile kurumsallaştırdı. 
YÖK devletin üniversiteler üzerindeki doğrudan egemenliğini sağlayacak merkezi bir yönetim arayışının ürünü oldu. YÖK’ün kontrolü altında, öğrencilerin her türlü sistem karşıtı hareketinin eritilmesi amacıyla, ilk elde öğrenci dernekleri kapatıldı. YÖK’ün uygulamalarına karşı çıkan binlerce öğrenci okuldan atıldı, üniversitelerde kalanların ise öğrenci kitlesi ile bağları zayıflatıldı ve öğrenciler üzerinde bir kışla disiplini kuruldu. Sol ve sosyalist dünya görüşünün öğrenciler üzerindeki etkisi, Atatürkçülük kılıfı altında sunulan “Türk-İslam Sentezi” eliyle geriletilmeye çalışıldı. Kısacası tüm bu uygulamalarla hedeflenen, 80 öncesinden tamamen farklı bir öğrenci kitlesi yaratmak, sinmeyen öğrenciler üzerinde de soruşturma, uzaklaştırma, tutuklamalarla baskı kurmaktı. 
YÖK bu amacını gerçekleştirmek için sadece öğrenciler üzerinde değil öğretim elemanları üzerinde de yoğun baskı kurdu. Bu amaçla, 1402 sayılı sıkıyönetim yasasına dayanılarak, yüzlerce öğretim elemanı yüksek öğretim kurumlarından uzaklaştırıldı, kalanlar da istifaya zorlandı. Böylece saf dışı bırakılan muhalif öğretim elemanlarının yerine üniversitelerde politikaya ilgisiz ya da Türk-İslam Sentezci, askeri diktatörlüğün politikalarıyla uyumlu bir öğretim elemanı kadrosu yaratıldı.
YÖK’ün kuruluşunun ikinci bir amacı daha vardı: Neo-liberal politikaların bir parçası olarak üniversite eğitiminin serbest piyasa içinde alınıp satılan bir meta haline getirilmesi ve araştırma-geliştirme faaliyetlerinin sermayenin talepleri doğrultusunda yürütülmesi. Daha önce devletin tekelinde olan alanlar özelleştirmeler yoluyla piyasa sürecine dahil edilirken, eğitim kurumları da kamusal kaynakların kıtlığı, devlet okullarındaki eğitimin kalitesiz olduğu, yüksek eğitimin özel faydasının toplumsal faydadan daha fazla olduğu (yarı-kamusal hizmet tanımı), eğitimin de diğer hizmetler gibi piyasanın gereklerine uyarlanması gerektiği vb. argümanlarla özelleştirilmeye başlandı.
Küreselleşen dünya ekonomisiyle bütünleşmek için gerekli teknolojik gelişmelerin ana kaynağı olan üniversitelerin araştırma çalışmalarının tamamen sermayenin talepleri doğrultusunda yürütülmesi gerekiyordu. Bu, üniversitelerin girdiği yeni dönemin manifestosu olan 1994 TÜSİAD Raporu’nda “girişimci üniversite modeli” olarak ifade edilmişti. Bu model üniversitelerin kapitalist şirketlerle çok daha dolaysız bir şekilde bütünleşmesini öngörüyordu. Kısacası, YÖK’ün kurulmasının altında yatan amaç; üniversitelerin serbest piyasa sistemiyle bütünleşmesi ve hiçbir şeye tepki göstermeyen, apolitik bir öğrenci kitlesinin yaratılmasıydı.
1999'da 23 ülkenin katılımıyla 2010 yılına kadar bir “Avrupa Yüksek Öğretim Alanı” yaratma girişimi olarak başlatılan Bologna süreci, üniversiteleri küresel ekonomiye entegre etmeyi ve eğitime yeni bir biçim kazandırmayı amaçlıyordu. Bologna sürecinin temel hedefleri Avrupa yüksek öğretim kurumlarının genel olarak eğitim kalitesini “eşit” düzeylerde standartlaştırmak, üniversitelerarası beyin göçünü mümkün kılmak, uluslararası kapitalist kuruluşların ucuz işgücü ihtiyacını sağlamak ve en önemlisi küresel ölçekte bir akademik işgücü rekabetinin önünü açmak; kısacası öğrencilerin ve bilim emekçilerinin, uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmesini sağlamaktı. Türkiye 2001 yılından beri 46 ülkenin üye olduğu Bologna sürecinin içinde yer alıyor. 
İktidar mücadelesinin aracı olarak YÖK
90’lı yıllarda kurulan koalisyon hükümetleri, tekelci burjuvazinin küresel sermaye ile bütünleşme projesini uygulamakta yetersiz kalmış; ülke ekonomisi, kısır siyasi tartışmalar eşliğinde ciddi bir krize girmişti. Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin oluşturduğu “Refahyol” hükümeti, 8 Temmuz 1996'da Meclis'te güvenoyu aldı. Bu hükümetin kimi popülist uygulamaları ve RP yetkililerinin İslamcı açıklamaları gerek Genelkurmay’da gerekse egemen sınıf içinde rahatsızlık yaratıyordu. Bu ortamda, 28 Şubat 1997'de yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı dokuz saat sürdü. MGK, "laikliğin Türkiye'de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu" sert bir şekilde vurguladı. MGK'dan şu kararlar çıktı: "Tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve Milli Eğitim Bakanlığı'na (MEB) bağlanmalı. 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, tarikatlar kapatılmalı. İrtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı. Kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli. Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı."
Türkiye tarihinde daha önce gerçekleşen tüm darbe, müdahale ve muhtıralarda olduğu gibi 28 Şubat 2007 sürecinde de tekelci burjuvazinin programı uygulamaya kondu. Bu programın en önemli uygulayıcılarından biri YÖK’tü. O dönemde Kemal Gürüz’ün başkanlığında olan kurum, bir anda, siyasi iktidar mücadelesinin merkezine yerleşti. 
YÖK, AKP hükümetinin ilk yıllarında, 28 Şubat programındaki rolünü oynamaya devam ediyor; AKP hükümeti de YÖK’e karşı ihtiyatlı davranıyordu. AKP hükümeti 2003 yılında “idari ve akademik özerklik” gerekçeleriyle YÖK yasasının yerini alacak Yüksek Eğitim Kurumu (YEK) yasa tasarısını hazırlamış ancak bunu yasalaştıramamıştı. AKP, 2004 yılında, YÖK’ün yetkilerini Milli Eğitim Bakanlığı’na devrederek bu kurumu işlevsizleştirmeye çalıştı. Bir yıl önce özerklikten bahseden AKP, üniversiteye giriş sürecinde katsayı hesaplamalarını doğrudan kendisi belirlemeye başlamıştı. 2003 yılında Kemal Gürüz’ün yerine YÖK’ün başkanlığına getirilen Erdoğan Teziç, AKP’nin bu politikasına karşı muhalefeti sürdürdü. Yıllardır öğrenciler üzerinde kışla disiplini uygulamış olan YÖK, AKP’nin müdahaleleri karşısında, özerkliği savunmaya başlamıştı.
Bu yıllarda AKP'nin eğitim alanındaki politikalarına baktığımızda, gerçekte YÖK'ün uyguladığı politikaları hiç şaşmadan devam ettirdiği görülecektir. AKP hükümeti YÖK'ün öğrenciler ve eğitim sistemi üzerindeki baskısını ortadan kaldırıp eğitim kurumlarının demokratikleşmesi yönünde adımlar atmıyor; tam tersine, YÖK'ün görev ve yetkilerini kendi elinde toplamak istiyordu. 
Toplumsal Eşitlik dergisinin önceli olan Sosyalizm dergisinin Kasım 2003 tarihli sayısında, bu dönemde AKP ile YÖK arasındaki gerilimi şöyle tarif etmiştik: "AKP 28 Şubat süreci ile eğitim kurumlarında kaybetmiş olduğu kadroları yeniden kazanmak istemekte, bunu da üniversitelerin demokratikleşmesi maskesi altında yapmaktadır. Tartışma AKP ile YÖK yönetiminin (ve onu destekleyen çevrelerin) üniversiteler üzerinden gerçekleştirdiği bir iktidar mücadelesidir ve üniversitelerin demokratikleşmesiyle ilgisi yoktur. AKP hükümeti YÖK'ün elinde olan yetkiyi MEB'e devrederek üniversiteler üzerinde kendi hegemonyasını arttırmak istemektedir."
AKP ile YÖK arasındaki hegemonya mücadelesi, 2007 yılında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte AKP lehine sonuçlandı. YÖK’ün AKP’nin denetimine girdiği bu yıllar sadece bu kurum üzerinde değil; AKP’nin ordu dahil birçok devlet kurumunda kontrolü ele geçirdiği bir döneme denk düşmektedir. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi öncesinde “cumhuriyet mitingleri” ile ulusalcı-statükocu kanat son kozunu oynamış ve AKP karşısında yenilgiye uğramıştı. Cumhurbaşkanlığı makamı, hem üniversite rektörlerini hem de YÖK başkanını atama yetkisiyle, yüksek öğretim üzerinde belirleyiciydi. Abdullah Gül, Erdoğan Teziç'in görev süresinin sona ermesinin ardından,  Aralık 2007 tarihinde, hükümet yanlısı Yusuf Ziya Özcan’ı YÖK Başkanlığına atadı. 
Kurulduğu günlerde YÖK tartışmasına ilgisiz kalan, bilimsel özerkliği ve özgürlüğü pek fazla önemsemeyen AKP, ibre kendisine döndüğünde YÖK‘ün yeminli düşmanı haline gelmişti. AKP’li kadrolar, türban yasağına karşı, “bireysel özgürlüklerimiz elimizden alınıyor” diye dava üstüne dava açıyor; konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘ne kadar taşıyorlardı. Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül‘ün eşi Hayrünnisa Gül de bu davacılar arasındaydı.
YÖK başkanlığına, Yusuf Ziya Özcan’ın ardından yine AKP’ye yakınlığıyla bilinen Gökhan Çetinsaya’nın atanmasıyla birlikte “YÖK’te reform” sesleri de tekrar yükselmeye başladı. Çetinsaya yönetimi üniversitelerin ticarileşmesi ve Bologna süreci kapsamında bir dizi kararın kararlılıkla sürdürüleceğini ifade ederken, TÜSİAD-YÖK görüşmesiyle güven tazelendi. Yine, yakın dönemde değiştirilen YÖK yönetmeliği, YÖK’ün demokratikleştirildiği yalanı üzerinden burjuva basına servis edildi. Fakat yeni YÖK yönetmeliği de “afiş veya pankart asmak, basın açıklaması gerçekleştirmek” gibi en temel demokratik hakları ceza kapsamına alıyor. 
Tüm demokratikleşme yalanlarına karşın, son çıkan yönetmeliklerin açık baskıcı yanları, solcu ve Kürt öğrenciler üzerinde artan baskılar ve yüksek öğretimin metalaşmasına dönük uygulamalar, YÖK’ün 12 Eylül’le başlayan işlevlerinin AKP egemenliği altında da devam ettirildiğini gösteriyor. YÖK, hangi parti iktidarda olursa olsun, yönetici seçkinler için, bir yandan üniversite gençliğini devlet denetimi altında uluslararası sermayeye pazarlamanın, onları el altında tutmanın ve milliyetçi ya da dinci gerici burjuva ideolojilerle zehirlemenin; öte yandan da sermayeye yüksek kâr sağlamanın bir aracı olmaya devam ediyor.