Yurt sorunu üzerine
Üniversitelerde yeni öğretim yılının başlamasıyla birlikte öğrencilerin önemli bir kesimini, zorlu bir yaşam mücadelesi bekliyor. Bu mücadelenin en önemli yanını da, kuşkusuz, tüm emekçi insanların yaşadığı temel sorunlardan biri olan “barınma” oluşturuyor. 
Özellikle Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden, ailesinden, evinden ayrılarak üniversiteye gelen genç, genelde, önce devlet yurtlarına başvurmaktadır. Bu yıl 937 bin 676 öğrenci üniversiteye girmeye “hak” kazanmış durumda. Oysa Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun (KYK) 2012 Yılı Performans Programı adlı raporuna göre, devlet yurtlarının sayısı 287 olup bunların kapasitesi 231 bin 27 öğrencidir. Ülkenin dört bir yanındaki üniversitelerin kontenjanları sistemli bir şekilde arttırılırken, bu artışla paralel gitmeyen sınırlı kapasiteye sahip devlet yurtlarında bürokrat, milletvekili, polis vb. “tanıdıklar” aracılığıyla parsellenmiş yataklardan arta kalan kontenjana aday olan öğrencilerin büyük bir kısmının bu yurtlarda yer bulabilmesi son derece güç.
Emekçi ailelerin çocukları, devlet yurtlarında barınma haklarından yararlanabilmek için daha kayıt sırasında, devlete depozito adı altında har(a)ç ödeme zorunda. 12 Haziran 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan bir habere göre,  on yıllık AKP yönetimi altında, 45 bin öğrenci, parasını ödeyemediği için yurtlardan atılmıştır. Devlet, geçim sıkıntısı çektiği için yurt ücretini ödeyemeyen öğrencilere gecikme faizi uyguluyor. Düzenli olarak yurt ücretlerine getirilen zamlarla birlikte sabah kahvaltısı 2 TL, akşam yemeği 4 TL olmak üzere verilen günlük yemek fişleri, kârlı ihalelerle özel şirketlere devredilmiş olan kantinlerde öğrencinin en temel günlük gıda ihtiyacını bile karşılamaktan uzaktır.
Yurtların üniversite kampüslerine uzak oluşu ve ulaşıma yapılan sürekli zamlar, üniversite öğrencilerinin belini iyice bükmekte; çok sayıda öğrenciyi, ulaşım açısından oldukça elverişli yerlerde bulunan cemaat yurtlarına hizmet etmektedir. 
Sabah altıdan önce yurttan çıkış yapamayan öğrenci gece 11’den sonra yurda giremiyor. Erkek egemen zihniyet doğrultusunda erkek öğrenciler için görece kısmi esneklik kazanmış olan ama kadın öğrenciler söz konusu olduğunda sıkı sıkıya uygulanan bu dayatma, yurtlarda istihdam edilmiş özel güvenlikler eliyle yaşama geçirilmektedir. Erkek egemen zihniyet sadece öğrencilerin yurtlara cinsiyetlerine göre yerleştirilmesinden ibaret değil. Özel güvenlik ve diğer yurt görevlilerinin estirdiği erkek egemen terör, kadın yurtlarındaki öğrencilerin giyimine yönelik müdahalelerde ve cinsel tacizlerde de ortaya çıkıyor.
Bütün bu nedenlerden dolayı, öğrencilerin bir kısmı, kiralık ev tutarak ya da özel yurtlara fahiş fiyatlar ödeyerek barınma sorununa çözüm getirmektedir. Öğrenciler ile oldukça kârlı uzun vadeli sözleşmeler yapan ve sayıları 3 bin 423'e ulaşan özel yurtlar, devlet yurtlarından 87 bin 263 öğrenci fazla kapasiteye sahiptir. 
Özel yurtlara gelir düzeyi belirli bir seviyede olan öğrenciler gidebilirken, işçi-emekçi ailelerin çocukları böyle bir “lükse” sahip değildir. Öyle ki yüz binlerce öğrenci geçim sıkıntısı nedeniyle eğitimini sürdürememektedir. 
Eğitimin metalaştığı ve barınma, ulaşım gibi öğrencinin parasız faydalanması gereken imkânların piyasanın azgın sömürüsüne terk edildiği bir süreçte, doğan boşluğu cemaat yurtları doldurmaktadır. Uygun fiyatlarla emekçi aileler ve yoksul öğrenciler için çekim merkezi haline gelen cemaat yurtları, öğrencilere barınma imkânı tanırken aynı zamanda ideolojik ve siyasi bir işlev görmektedir. KYK yurtlarının kontenjan sorunu ve özel yurtların pahalılığı göz önünde bulundurulduğunda, son yıllarda, bünyesinde bulunan öğrencilere gerici-dogmatik düşünceleri benimsetmeye çalışan dinci cemaat yurtlarının neden böylesi bir çekim merkezi haline geldiği daha iyi anlaşılacaktır.
Öte yandan, mevcut yapısıyla, insanı geliştirecek sosyo-kültürel zeminden yoksun; özgür düşünen beyinlerin oluşum dinamiklerini yok eden devlet yurtları da dinci-gerici ve faşist grupların hakim olduğu hapishanelere dönüşmüştür.
Devlet tarafından koruma altına alınmış olan faşistler, sağlıksız barınma koşullarına karşı mücadele eden öğrencileri bastırmak için yurt yönetimleriyle ortak bir çalışma sürdürüyorlar. “Cemaatçi” veya faşist gruplaşmalarla birlikte, yurtlarda homofobik histeri de yükselmektedir. Eşcinsel öğrencilere karşı fiziksel ve psikolojik tacizler gün be gün artmaktadır. Yurt psikologları, “psiko-sosyal servis” adı altında polislik yapmaktadırlar.
Mevcut halleriyle askeri kışlalardan farkı olmayan öğrenci yurtlarında, aynı zamanda çok katı bir ceza uygulaması da mevcuttur. Son on yılda bu kurumlarda 35 binden fazla öğrenciye “kınama” cezası, 45 binden fazla öğrenciye de disiplin cezası verilmiştir. Yine, bu kışlalardan ayrılmak isteyen öğrencilerin ailelerine gönderilen mektuplar ve üniversitede herhangi bir disiplin cezası alan öğrencilerin yurtlardan atılması, yurt yönetimi-polis iş birliğinin açık göstergesidir. 
“Performans değerlendirmesi” ve “rekabet” söylemleri eşliğinde yurtları önce tadilata sokup sonra yarı özel hale getiren devlet -ki bunun bir sonraki adımı tamamen özelleştirilmiş yurtlar olacaktır- otoriterleşmeyi ve dinci gericiliği derinleştirirken, özünde yükseköğretimi günümüz kapitalizminin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmektedir (Bologna süreci).
Öğrenciler, kendileri için birer cezaevine dönüşmüş olan bu yurtların ücretlerini ödeyebilmek için esnek ve güvencesiz çalışma koşullarında, düşük ücretler karşılığında azgın bir sömürüye maruz kalmaktadır. 
Eğitim bütünüyle ticarileşirken, üniversitelerde ve yurtlarda çalışan emekçiler de düşük ücretlerle ve güvencesiz sözleşmeli statülerde çalışmaya mahkûm edilmektedir. Eğitimi metalaştıran kapitalist sistemde öğrencilerin insanca barınma talepleri, işçi sınıfının sömürü düzenine karşı mücadelesi ile kesişmektedir. Sermayenin bu bütünlüklü saldırısına karşı; üniversite yurtlarının karşılıksız kamulaştırılıp öğrencilerin ve yurt emekçilerinin yönetiminde hizmet sunan sağlıklı yaşam alanları haline getirilmesi mücadelesinin zemini yaratılmalıdır.