Ekim Devrimi’nin 95. Yılında Önderlik ve Perspektif Sorunu
1917 Ekim Devrimi’nin 95. yılında, tarihteki tek başarılı işçi devrimini anlamak için o dönemin maddi-toplumsal koşulları kadar, devrimdeki öznel öğenin (Bolşevik partinin) rolünü anlamak da önemli. Bu hem Marksizmi ekonomizme indirgeyip kendiliğindenliğe saplanmamak hem de  öznel öğenin (Leninist-Parti ve Enternasyonal) önemini ve gerekliliğini kavramak için gerekiyor.
Tarihsel materyalizm üzerine kurulu olan bilimsel sosyalizm, öznenin rolünü asla yadsımaz. Marksist materyalizm, mekanik değil diyalektiktir. Engels, Marksizmi mekanik materyalizm düzeyine indirerek çarpıtmaya çalışanlara şu yanıtı veriyordu:
“Materyalist tarih anlayışına göre tarihte de son kertede belirleyici öğe, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Marx da ben de bundan fazlasını hiçbir zaman ileri sürmedik. Bundan ötürü, herhangi bir kimse, ekonomik öğe tek belirleyicidir anlamına gelecek şekilde önermeyi çarpıtırsa, onu, boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur.(..)Tarihimizi biz kendimiz yaparız ama her şeyden önce belirlenmiş öncüllerle ve koşullar içinde. Bunlar içinde en sonunda belirleyici olanlar ekonomik koşullardır. Ama siyasal olanlar vb. ve hatta insanların beynine musallat olan gelenekler bile, kesin belirleyici olmasalar da, bir rol oynarlar (...) Bununla birlikte, tarih öyle bir biçimde ilerler ki, nihai sonuç, her zaman birçok bireysel irade arasındaki çatışmalardan çıkar; bu bireysel iradelerden her birini ne ise o yapan şey de bir yığın tikel yaşam koşullarıdır.” (Seçme yazışmalar II. Sol yay. s.236-7)
Bilimsel sosyalizmin yerli yerine oturması da ancak bu öğretinin ortaya çıktığı tarihsel-toplumsal koşullar göz önünde tutulursa anlaşılabilir. Marx ve Engels işçi sınıfının kâhinleri ya da peygamberleri değillerdi; onlar kuramlarını tarihin ve içinde bulundukları koşulların bilimsel analiziyle oluşturdular. Marx’ın ve Engels’in dünya tarihine yaptıkları eşsiz katkı ve işçi sınıfının komünizm mücadelesindeki bireysel rolleri elbette tartışılamaz ama bu durum onların da sürekli dile getirdikleri gibi, maddi koşullar - insan etkileşimi içinde ele alınırsa anlaşılabilir. Feuerbach üzerine 3. tezde belirttikleri gibi:
“Koşulların değiştirilmesine ve eğitime ilişkin materyalist öğreti, koşulların insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. O nedenle, toplumu –biri diğerinin üstünde yer alacak biçimde- iki kısma ayırmak durumunda kalır. Koşulların değişmesi ile insan faaliyetinin ya da insanın kendisinin değişmesinin örtüşmesi, ancak devrimci pratik içinde kavranırsa ussal olarak anlaşılabilir.”
Dolayısıyla, Ekim Devrimi’nin öncü partisinin mimarı olan Lenin’in ve Bolşevik Partisi’nin devrimdeki belirleyici rolünü görmek için, önce Ekim Devrimi önceleyen koşullara bakmak gerekir.
Lenin ve Bolşevik Parti’nin rolü
Marksistleri küçük burjuva radikallerinden veya bireysel teröristlerden ayıran önemli noktalardan biri, bütün faaliyetlerinin merkezine işçi sınıfını koymaları, emekçi kitlelere olan güvenleri ve kitle hareketinin sonuçlarının belirleyici olduğunu bilmeleridir. Marx “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” derken bunu en sade biçimde açıklamıştı. Bu yaklaşım, Lenin’in politikasının merkezine koyduğu ilkelerden biriydi. Birçoklarının iddia ettiklerinin aksine, Lenin, hiçbir zaman, devrimi öncü komünistlerden oluşan bir partinin gerçekleştirebileceğini öne sürmedi. Lenin’i böyle yorumlamak, onun savunucusu olduğu Marksist kuramı ve tarihi bilmemek değilse, kasıtlı bir çarpıtmadır. Lenin, bir Marksist olarak şunu çok iyi anlamıştı: devrim, biz istediğimiz anda gerçekleşecek bir şey değildir; önce bir devrimci durumun ortaya çıkması, bunun için de tarihsel-toplumsal koşulların olgunlaşması, bir kriz durumunun oluşması ve kitlelerin harekete geçmesi gerekir. Parti, işte o zaman devreye girer ve kitlelere önderlik etmeye, sınıfı devrime taşımaya çalışır. Ancak bunu başarabilmek için, bilimsel bir perspektife sahip olmak, öncü işçileri bu perspektife kazanmak için önceki yıllar boyunca büyük bir sabırla sınıf içinde çalışmak, sınıf ile organik bağlar kurmak ve devrimci partiyi kitlelerin partisi (“kitle partisi” değil!) haline getirmek gerekir. Lenin’in siyasi yaşamı boyunca mücadelesini verdiği şey, işte buydu.
Leninist parti, ulusal dinamiklerin ötesini göremeyenlerin iddiasının tersine, o dönem Rusya’da hüküm süren Çarlık despotizminin ürünü değildi. O, Lenin’in dünya kapitalizminin Marksist çözümlemesi üzerine kurulu devlet ve devrim kuramları üzerinde yükselen bir yapıydı. Bu yüzden o, yalnızca Rusya’da ve en ağır baskı koşullarında illegal olarak çalışan bir parti olmamış; bütün ülkelerde, her türlü ekonomik ve siyasi ortamda faaliyet gösteren, uluslararası karakterde bir örgütlenme olarak biçimlenmiştir. 
Başarılı bir proleter devrimi için yalnızca Marksist devrimcilerden oluşan, demokratik merkeziyetçilik ilkesiyle yönetilen, her koşul altında siyasi/örgütsel bağımsızlığını koruyan ve her duruma uyum sağlayan devrimci bir parti gereğini, o dönemde Lenin’den başka gören bir Marksist önder olmamıştı. II. Enternasyonal içinde yükselen oportünizme ve revizyonizme karşı mücadelede gelişen Bolşevik Parti, devrimci durum oluştuğunda kitlelere önderlik edebildi. 
1914: I. Dünya Savaşı
II. Enternasyonal’deki devrimci kanadın çabasıyla 1912 yılında kabul edilen Basel Manifestosu, çok yakında bir emperyalist savaşın patlak vereceği öngörüsünde bulunuyor; uluslararası proletaryanın buna sonuna kadar karşı çıkacağını ve oluşan koşullardan sosyalist devrim için yararlanacağını ifade ediyordu. Ancak 1914 yılında savaş başladığında, II. Enternasyonal’in -Bolşevikler, Bulgar ve Sırp komünistleri hariç (Almanya’da, Parlamentodaki SPD grubu içinde yalnızca Karl Liebknecht savaş bütçesine red oyu verdi)- tüm partileri savaş kredilerini onayladılar ve kendi burjuvazilerini desteklediler. 
II. Enternasyonal’in partilerinin bu ihaneti, önderlerinin bir gecede fikir değiştirmesiyle değil, bu partilerin on yıllardır içinde biçimlendikleri maddi koşullar göz önüne alındığında açıklanabilir. Bu partilerin büyük çoğunluğu emperyalist ülkelerin işçi-kitle partileriydiler ve yıllardır burjuvazilerinin sömürge kârlarından sağladıkları kırıntılarla beslenen işçi aristokrasisi ile sendika bürokrasisinin kontrolü altındaydılar. 
Bolşevik Parti ise ne bir işçi kitle partisiydi ne de işçi aristokrasisinin ve bürokrasisinin egemenliğindeydi. Parti içinde, elbette, yurtsever ve bürokrat eğilimler vardı ve Lenin’in onlara karşı sürekli mücadele vermesi gerekmişti. Bolşevikler, I. Dünya Savaşı’nın başlamasının hemen ardından, savaşa karşı tutumlarını belirten bir manifesto yayımladılar. Bu manifestonun sonunda: “Bugünkü emperyalist savaşın bir iç savaşa dönüştürülmesi tek doğru slogandır” deniyor ve II. Enternasyonal önderliğinin ihanetine karşı “Yaşasın oportünizmden kurtulmuş proleter bir Enternasyonal!” sloganı yükseltiliyordu.(Lenin, Sosyalizm ve Savaş)
Lenin, “Sosyalizm ve Savaş” broşüründe, “Sosyal şovenistlerin, savaşı burjuva ulusal kurtuluş bakış açısıyla savuma, ‘anayurdun savunulması’nı uygun görme, savaş harcamalarına oy veren, kabinelere girme vb. politikası doğrudan doğruya sosyalizme ihanettir.” diyordu. (Geçerken, bu satırlarda anılanların tamamının, yazıldıktan 20 yıl kadar sonra, Stalinist Komünist partiler tarafından hayata geçirilmiş olduğunu; dolayısıyla, onların, II. Dünya Savaşı’nda Stalinistlerin uygulayacağı sınıf işbirlikçi, yurtsever politikaları da teşhir ettiğini hatırlatalım.)
Lenin, II. Enternasyonal’in çöküşünü daha 1907 Stuttgart Kongresi’nde gördükten hemen sonra, yeni Marksist devrimci bir Enternasyonal’in yani III. Enternasyonal’in kurulması için çalışmaya başlamış ama yalnız kalmıştı. I. Dünya Savaşı’nnın ardından ona karşı çıkan sosyal demokratlar, Karl Liebknecht’in, Rosa Luxemburg’un ve Lenin’in girişimleriyle Zimmerwald Konferansında (1915) biraraya geldiler. Konferans öncesi tartışmalardaki ana eğilim, “emperyalist savaşı iç savaşa çevirme” Marksist pozisyonu değildi. Lenin’in de içinde bulunduğu azınlık ise bu görüşü savunuyor; II. Enternasyonal’in yeniden diriltilemeyeceğini ve yeni bir Enternasyonal’in kurulması gerektiğini belirtiyordu. Çoğunluk Lenin’in görüşlerini benimsemeyince, Lenin konferansa katılmama kararı aldı. 
Lenin ile aynı görüşü benimseyen Marksistler, sonradan III. Enternasyonal’in çekirdeğini oluşturdular ama onların bütün çabalarına rağmen III. Enternasyonal 1919 yılından önce kurulamayacaktı. Bunun sonucu, 1919’da kurulan Dünya Partisi’nin genç ve deneyimsiz şubelerinin, savaş sonrasında birçok ülkede ortaya çıkan devrimci durumlara hazırlıksız yakalanmaları olacaktı.
1917 yılı
1916’nın sonlarında “belki de kendi kuşaklarının devrimi göremeyeceğinden” söz eden Lenin, 1917 Şubat Devrimi başladığında, bu devrimin uluslararası işçi devriminin Rusya kolunun başlangıcı olduğunu gören ilk kişi oldu. O, İsviçre’den ayrılmadan önce yazdığı “İsviçreli işçilere veda mektubu”nda, ilk kez, Rusya’da sosyalist devrimin güncelliğine değindi ve bunu dünya devriminin izleyeceğine olan güvenini belirtti. Lenin bunları söylerken, Petrograd’da Stalin ve Kamanev’in editörlüğünde yayımlanan Bolşevik gazete Pravda, Menşeviklere ve Sosyal-Devrimcilere (SD) çok yakın bir “ulusal savunmacı” pozisyonu savunuyordu. Kamanev, 15 Mart 1917 tarihli Pravda’da şöyle yazıyordu: “Bir ordu diğeriyle karşılaşınca en aptalca politika, onlardan birinin silahlarını bırakıp eve gitmesini istemektir. Bu, barış politikası değil kölelik politikası olur ve özgür bir halk tarafından tiksintiyle reddedilecektir.” 
Stalin de 16 Mart 1917 tarihli Pravda’da “Petrograd İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti’nin, dünya halklarına, katliamı sona erdirmek için, hükümetlerini zorlamaya davet eden çağrısını kutlamamak mümkün değildi” diyor ve ekliyordu: “Çıkış yolu, Geçici Hükümete baskı yapıp onu derhal barış görüşmeleri yapmaya razı olduğunu beyan etmeye zorlamaktır.”
Kollontay, Mart ayının son günlerinde, Lenin’in “Uzaktan Mektuplar”ından ilk ikisini Pravda’da yayınlanması için getirdiğinde, editörler onları yayınlama konusunda birkaç gün tereddüt ettikten sonra, Lenin’in Menşeviklerle uzlaşmaya karşı çıktığı bölümleri metinden çıkartarak yayınlama kararı aldılar.
Lenin’in 3 Nisan 1917’de Rusya’ya dönüşü, Ekim Devrimi’ne giden süreçte belirleyici bir rol oynadı. Menşeviklerle ve Sosyal-Devrimcilerle neredeyse aynı çizgiye gelen parti, Lenin’in dönüşünden ve “Eski Bolşevikler”le mücadelesinden sonra, Ekim Devrimi’ne önderlik eden partiye dönüştü. Bu noktada tarihte bireyin oynadığı rol en çarpıcı biçimde kendisini gösteriyordu. Sonradan Troçki, “Sınıf, Parti ve Önderlik” başlıklı makalesinde bu konuya şöyle değindi:
“Aklı evvellerimiz Lenin 1917’nin başında yurtdışında ölmüş olsaydı da Ekim Devrimi’nin ‘aynen’ gerçekleşeceğini söyleyebilirler. Ama bu doğru değildir. Lenin tarihsel sürecin yaşayan unsurlarından birini temsil ediyordu. O, proletaryanın en faal bölümünün tecrübesini ve anlayışlılığını kişileştirmişti. Onun devrim arenasına vaktinde çıkması, öncüyü seferber etmek, ona işçi sınıfı ile köylü kitlelerini toparlama fırsatını vermek için gerekliydi. Savaşın kritik anlarında başkomutanlığın rolü ne denli belirleyiciyse, tarihi dönüm noktalarının kritik anlarında siyasal önderlik de o denli belirleyici bir etken haline gelebilir. Tarih otomatik bir süreç değildir. Yoksa önderlere, partilere, programlara ve teorik mücadelelere ne gerek kalırdı.”
Lenin’in “Eski Bolşevikler” ile mücadelesi
Lenin, dönüşünden sonra yapılan iki ayrı toplantıda, daha önce “Uzaktan Mektuplar”da dile getirdiği görüşlerini daha net haliyle sundu. Lenin, tarihe “Nisan Tezleri” olarak geçen bu tezlerde özet olarak şunları savunuyordu: ”Tüm ülkede, baştan sona İşçi, Tarım Emekçileri ve Köylü Vekilleri Sovyetleri Cumhuriyeti”, ”bütün toprakların ulusallaştırılması”, ”ülkedeki bütün bankaların tek bir ulusal bankada hemen birleştirilmesi ve İşçi Vekilleri Sovyetinin denetiminin sağlanması”. Lenin Geçici Hükümete saldırıyor ve Menşeviklerle birliği kesin olarak reddediyor; tüm bunları “belirli bir dikkat, tutarlılık ve sabırla açıklamanın zorunlu olduğunu” ve Sovyetlerde çoğunluğun kazanılması için mücadele edilmesini vurguluyordu.
Şubat Devrimi’nin ardından kurulan Sovyetlerde çoğunluğu elinde tutan Menşeviklerin ve SD’lerin, ulusal savunmacı ve yurtsever politikalarını amansızca teşhir eden Lenin, Bolşevik Parti içinde ortaya çıkan yurtsever yanılsamalara karşı da yılmadan mücadele etti. Lenin, yalnızca sosyalist devrim gerçekleştikten, uluslararası sosyalist devrimin Rusya kolu haline geldikten sonra emperyalist saldırıya karşı “ulusal-savunmacı” olacaklarını söylerken çok haklıydı.
Lenin partinin isminin değiştirilmesi gerektiğini de belirtmiş, sosyal demokrasinin ihanetini ve kavramsal olarak da yanlışlığını açıklayarak, Marx ve Engels’in kullandığı “komünist” ismine dönülmesi gerektiğini vurgulamıştı. Bu öneri ancak bir yıl sonra kabul edilecekti.
Lenin’in Nisan Tezleri, partinin Petrograd Komitesi’nde yenilgiye uğradı. Ancak 14 Nisan’daki Bolşevik Örgütler Konferansı’nda ve 24 Nisan’daki Nisan Konferansı’nda Lenin’in görüşleri ezici çoğunlukla kabul edildi. Lenin sınıf işbirlikçiliğine ve yurtseverliğe kaymakta olan partiyi doğru yola çekmiş ve Marksist enternasyonalist görüşlerini kabul ettirmişti.
Lenin’in Nisan Tezleri’ne ve “Tüm İktidar Sovyetlere!” sloganıyla özetlenen sosyalist devrim perspektifine karşı çıkan Bolşevikler, Rusya’nın sosyalist devrim için henüz olgunlaşmadığını, bu yüzden de doğru sloganın “proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü” olduğunu savunuyorlardı. Lenin’in sağ eğilime yanıtı sert oldu: “Bolşeviklerimiz bile hükümete güven duyuyor. Bu, ancak devrimin baş döndürücü etkisiyle açıklanabilir. Sosyalizmin sonudur bu... O düşünceye [“proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü”] saplanıp kalan herkes, devrim öncesi Bolşevik antikalar arşivine (Eski Bolşevikler arşivi de denebilir) kaldırılmalıdır.”
Lenin, 1905’te formüle etmiş olduğu “proletarya ile köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü” tezini bir anda çöpe atabilirken, onu kendi eski teziyle vurmaya çalışan “Eski Bolşevikler”, donmuş formüllere saplanıp kalmış, Marksizmin temel yöntemini göz ardı etmişlerdi. Somut durumun analizini yapan Lenin, sosyalist devrimin güncelliğini görmüş, hayatını adadığı bu mücadelede, geçmişte belirli bir dönem için formüle ettiği bir görüşün artık eskimiş olduğunu, artık kullanılamayacağını belirtip, onu tarihin çöplüğüne göndermekte tereddüt etmemişti.
Lenin’in Nisan Tezleri’ni açıklamasının ardından, onunla -daha önce örgüt sorununda ve Bolşevik ile Menşevik hiziplerin birleşmesini savunduğu için eleştirmiş olduğu- Troçki’nin “Sürekli Devrim Teorisi” arasında bir farklılık kalmamıştı. Bu arada, Mayıs 1917 başında Rusya’ya dönen Troçki, Petrograd’da faaliyet gösteren 4 bin kişilik Mejrayontsi örgütünde faaliyet gösteriyordu. Bu örgüt, Nisan Konferansı’nın ardından Bolşeviklerle ortak faaliyet yürütmeye başladı. Troçki bu dönemde yaptığı konuşmalarda kendilerini “enternasyonalist Bolşevikler” olarak betimliyordu. Bolşevik Parti’ye Ağustos ayında katılmasının, örgütünü tümüyle kazanma amacından kaynaklandığını açıklayan Troçki, 1917 yılından Stalinist bir ajan eliyle 1940’ta öldürülene kadar Leninizmin en parlak savunucusu olacaktı.
1917 Eylül ayında Petrograd Bolşeviklerine seslenen Lenin, Troçki hakkında şunları söylüyordu: “Troçki, ilk olarak, ayağının tozuyla enternasyonalist bir tutum takınmışı; ikincisi, Bolşeviklerle birleşmek için Mejrayontsi içinde çalışmış; üçüncüsü, zor Temmuz günlerinde, göreve yakıştığını ve devrimci proletaryanın partisinin sadık bir destekçisi olduğunu kanıtlamıştır.”
Parti’nin aynı yıl toplanan VI. Kongresi’nde Merkez Komite’ye seçilen Troçki, Eylül ayında Pravda’nın yazı kuruluna dahil oldu.
Ekim’e doğru
Temmuz ayının başında Petrograd proletaryasının kendiliğinden eylemleri üst seviyeye yükseldiğinde, erkenden harekete geçen kitleleri frenleyemeyen Bolşevikler, önderliği almaya çalıştılar. Bolşevikler, Temmuz gösterileri dağıtıldığında ve Geçici Hükümet onlara karşı baskısını arttırdığında, yeniden yeraltına çekilmek zorunda kaldılar. Lenin, Geçici Hükümet’in iktidarı barışçı yoldan sovyetlere devretmesi ihtimalinin tamamen imkânsız olduğunu ilan etti: “Rus Devrimi’nin bütün barışçı gelişme umutları ebediyen suya düşmüştür. Nesnel durum budur: Ya askeri diktatörlüğün tam zaferi ya da işçilerin silahlı ayaklanmasının zaferi.”
Geçici Hükümet’i destekleyen ve Sovyetlerde çoğunluğu ellerinde tutan Menşevikler ile SD’ler, bu aylarda kitle desteğini hızla kaybettiler. Çarlığın yıkılmış ama bu durum işçiler ve köylüler için hiçbir şey getirmemişti. Rusya emperyalist savaşı sürdürüyor, ülkede açlık ve sefalet devam ediyordu. Geçici Hükümet’in ve onu destekleyen Menşeviklerle SD’lerin gerçek yüzünü yaşayarak gören işçiler ve köylüler, Bolşeviklerin ısrarlı çalışmalarına yanıt vermeye başlıyor; kitleler giderek sola kayıyordu.
Ağustos ayında, Kornilov’un darbe girişimine karşı savaşan Bolşevikler, onun yenilgisinde belirleyici bir rol oynadılar. Lenin Geçici Hükümeti (Kerenski’nin Hükümeti) desteklemeden darbe girişimine karşı çıkma görüşünü savunurken, bazı Bolşevikler hala Kerenski’yi destekleme fikrindeydiler. Lenin bu konuda Merkez Komite’ye Eylül başında yazdığı mektupta şunları söyledi:
“Şu anda dahi Kerenski hükümetini desteklememeliyiz. Bu ilkelerimize aykırı davranmak olur. Peki, ama denecek, Kornilov’a karşı savaşmak gerekmiyor mu? Tabii ki evet. Fakat Kornilov’a karşı mücadele etmek ile Kerenski’yi desteklemek arasında bir fark, bir sınır vardır ve bazı Bolşevikler bu sınırı aşarak, olayların akışına kendilerini kaptırmakta ve uzlaşmacılığa düşmektedirler.”
Lenin, her ne kadar Nisan’da görüşlerini kabul ettirmişse de, parti içinde ayaklanmaya ve işçi devrimine karşı bir eğilim vardı.
Temmuz günlerinden itibaren silahlı ayaklanmayı Partinin önüne koyan Lenin, Bolşeviklerin Eylül ayında Petrograd ve Moskova Sovyetlerinde çoğunluğu kazanmasının ardından, ayaklanma konusunu sürekli vurgulamaya başladı: “Devrimci parti, devrimci sınıfların ileri müfrezelerinde ve ülkede çoğunluğu alamamışsa ayaklanma gündemde yoktur.”
Lenin için, ayaklanma sorunu Eylül ayından itibaren gündemdeydi. O, saklandığı yerden Merkez Komite’ye gönderdiği mektuplarda ayaklanmanın gündeme alınmasını isterken, bu isteğin üzerinden iki haftayı aşkın bir süre geçmesine rağmen Merkez Komite bu yönde bir adım atmamıştı. Bu dönemde Lenin’in mektuplarında, bir Marksistin, partisinin tutumu yüzünden, sosyalist devrimin kaçırılma ihtimalinden duyduğu endişeyi görürüz. Lenin adeta partiyi devrime çekmeye çalışıyordu. Lenin, Merkez Komite’ye yazdığı 27 Eylül 1917 tarihli mektubunda “Partinin silahlı ayaklanmayı gündeme alması gerektiğini” belirtiyor, devamında “Olaylar bizi buna zorluyor… Korkarım Bolşevikler bunu unuttu… Oysa bu, devrimci proletaryanın partisinin işlediği en büyük suç olabilir” diyordu. Lenin, 29 Eylül tarihli “Kriz Olgunlaştı” başlıklı mektubunda da şunları yazdı:
“Merkez Komitesi’nde ve yönetici çevrelerde, Sovyetler Kongresi’ni beklemekten yana ve iktidarın hemen alınmasına karşı, hemen ayaklanmaya karşı bir akım ya da bir görüş olduğunu kabul etmek gerek. Bu akım ya da bu görüş aşılmalıdır... Yoksa, Bolşevikler bir daha kazanmamak üzere onurlarını yitirecek ve parti olarak kendilerini imha edeceklerdir. Çünkü şimdiki fırsatı kaçırmak ve Sovyetler Kongresi’ni ‘beklemek’, tam bir alıklık ya da tam bir ihanet olacaktır. Alman işçilerine karşı tam bir ihanet... Köylülüğe karşı tam bir ihanet.”
Bolşevik Parti’nin ayaklanma konusunu gündeme alması için, Lenin’in 7 Ekim’de gizlice Petrograd’a dönmesi ve 10 Ekim’deki Merkez Komite toplantısına katılması gerekecekti. Bu toplantıda ayaklanma kararı oylandı ve 2’ye karşı 10 oyla kabul edildi. 
Lenin partiyi yeniden kazanmıştı. Alınan bu karara karşı oy kullanan Kamanev ile Zinovyev, demokratik merkeziyetçiliği ve parti disiplinini hiçe sayarak, 16 ve 17 Ekim’de başka toplantılarda da kabul edilen ayaklanma kararını, 19 Ekim’de Novaya Jizn gazetesinde açıkladı ve karara karşı çıktıklarını belirtti.
Lenin, Merkez Komite’ye ikisinin de derhal partiden atılması yönünde öneri getirdiyse de, Merkez Komite bu kararı almadı. (Lenin ile Stalin arasında paralellik kurmaya çalışanlar, Bolşevik Parti tarihini ve özellikle Ekim öngününü iyi incelemeli. Lenin’in görüşleri Merkez Komite içinde birçok kez azınlıkta kalmıştı ama o, hiç yılmadan siyasi tartışmalar yoluyla görüşlerini kabul ettiriyordu. Merkez Komite, işçi devriminin öngününde, devrime -deyim yerindeyse- “ihanet eden” iki üyesine hoşgörü gösterebiliyor ve Lenin’e karşı çıkıyordu. (Sonradan devrimi gerçekleştiren bütün bir Komünistler kuşağını ortadan kaldıracak olan Stalin’in de, o günlerde, “partiden atmanın çare olmadığını, partinin birliğine dokunmamak gerektiğini” vurguladığını hatırlatalım).
Lenin, ayaklanma kararının alınmasına rağmen, ağır hareket ettiğini düşündüğü Merkez Komite’ye 24 Ekim akşamı bir mektup daha yolladı. O, bu mektubun son cümlesinde “Beklemek ölüm demektir” diye yazıyordu. Lenin bu mektubu kaleme aldığı sırada, ok yaydan çıkmış; Petrograd barut deposu patlamış, Ekim Devrimi silahlı işçiler ve askerler (Kızıl Muhafızlar) tarafından başlatılmıştı.
Öznel faktör
İşçi sınıfının Rusya’da Bolşevikler önderliğinde elde ettiği zafer, devrimci durumlarda belirleyici etmenin önderlik olduğunun kanıtıdır (bu, sonraki on yıllar boyunca, başarısızlığa uğrayan devrimci atılımlar eliyle de “tersten” kanıtlanacaktı). Lenin ile Troçki’nin Bolşevik Partisi, Ekim Devrimi’ni, İç Savaş ve emperyalist müdahale koşullarında dünya devri- minin önderliği olarak kurdukları Komünist Enternasyonal ile taçlandırdılar. Komünist Enternasyonal, işçi sınıfının önderliğini işçi bürokrasisinin ve aristokrasisinin örgütü olan II. Enternasyonal’in elinden alarak, insan soyunu kapitalizm belasından kurtarmak için yola koyuldu ve kısa süre içinde, onlarca ülkede yüz binlerce işçiyi kucakladı.
Ancak, insanlığın başına I. Dünya Savaşı gibi bir felaketi açmış olan işçi bürokrasisi, Ekim Devrimi’nden topu topu 6–7 yıl sonra, Stalin önderliğinde, ilk başarılı proleter devrimin gerçekleştiği Sovyetler Birliği’nde yükseldi. 
Stalinizm, sosyal demokrasinin I. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist ülkelerde patlayan proleter devrimlerin ezilmesinde oynadığı hain rolü çok daha kanlı biçimde tekrarladı. O, 15 - 20 yıl içinde on binlerce komünist aydını ve işçiyi katlederek, Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren bütün bir kuşağı; onunla birlikte de işçi demokrasisini ortadan kaldırdı. Marksizmin yeminli düşmanı olan Stalinist bürokrasi, devrimci işçi hareketine karşı Hitler de dahil kapitalizmin en gerici temsilcileriyle işbirliği yaptı. Stalinizm, bu karşı devrimci işlevini, emperyalistlerle anlaşarak feshedeceği Komünist Enternasyonal eliyle uluslararası düzeyde sürdürdü. Ta ki Troçki’nin çok önceleri haber verdiği gibi, Ekim Devrimi’nden arta kalmış en küçük kırıntıyı ortadan kaldırana ve SSCB’yi ve uydularını 1989-1991 sürecinde azgın kapitalist sömürüye açana kadar.
SSCB’de kapitalizmin yeniden kurulması sürecinde ve sonrasında karşı karşıya olduğumuz tablo, Ekim Devrimi’ne yol gösteren ve Lenin sonrasında Troçki tarafından savunulup geliştirilmiş olan Marksist perspektifleri bütünüyle doğruladı.
“Önderlik krizi”
Nasıl ki siyasi önderlik (parti) bir perspektifin ve onun ifadesi olan programın cisimleşmiş haliyse, önderlik krizi de, özünde, devrimci perspektif krizidir. İşçi sınıfının -ve bir bütün olarak insanlığın- günümüzde karşı karşıya olduğu temel sorun, IV. Enternasyonal’in kurulmasının ardından, Troçki’nin Geçiş Programı’nda belirtmiş olduğu anlamda bir “önderlik krizi” olmaktan çıkmış; devrimci perspektifin / önderliğin yaratılması değil ama Marksist devrimci perspektifin ve programın/örgütün işçi sınıfı içinde kök salması meselesine dönüşmüştür. 
Ancak bütün bir tarihsel deneyim, bunun, birkaç yıllık pratik içinde çözülecek basit bir sorun olmadığını; bu işin “kestirme” yolu bulunmadığını kanıtlamaktadır. Emekçi kitlelerin Marksist perspektiflere kazanılması ve onun içinde devrimci önderliklerin inşası, ısrarlı ve zorlu bir çabayı gerektirir. Troçki’nin yükselttiği Leninizm bayrağını devralmış olan IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), emperyalizme, onun işçi sınıfı içindeki ajanı olan Stalinizme ve gerillacı ya da reformist küçük burjuva akımlara karşı 60 yıla yaklaşan mücadele içinde edindiği deneyimiyle ve bu süreçte savunup geliştirmiş olduğu Marksist devrimci perspektifiyle, söz konusu krizi çözebilecek tek Marksist odak olduğunu kanıtlamıştır. 
Bugün Yunanistan’da, İspanya’da ve Mısır’da yaşananlar, Marksist devrimci perspektifin işçi sınıfı ve gençlik içinde kök salmamış olmasının nasıl felaketlere davetiye çıkarttığının en çarpıcı örnekleridir. AB’nin patronları, yalnızca bu sayede sömürü sistemini sürdürebilmekte ve toplumsal muhalefeti kapitalist düzenin sınırları içerisinde tutulabilmektedir. Benzeri bir durum, devrimci ayaklanmalarla alaşağı edilen despotik rejimlerin yerine İslamcı diktatörlüklerin inşa edildiği Tunus ve Mısır’da söz konusu. En az bunlar kadar ağır bir bedel de Kaddafi diktatörlüğünün emperyalist müdahaleyle yıkıldığı Libya’da ve emperyalizm destekli kanlı bir iç savaşın yaşandığı Suriye’de ödeniyor. 
Kapitalizminin tarihindeki en ağır ve en uzun süreli ekonomik-mali krizinin ürünü olan bütün bu gelişmeler, dünyanın her yerinde, onların bilimsel çözümlemesini yapan ve onlardan Marksist devrimci siyasi sonuçlar çıkartan tek akım olarak IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerinin acilen inşa edilmesini gerektirmektedir. 21. yüzyılın Ekim devrimlerini üçüncü bir dünya savaşı yıkımından önce ve bu yıkımı önlemenin tek yolu olarak gerçekleştirmek gerekiyor. Bugün, bunu başarmak için uğrunda savaşıp ölünecek bir tek bayrak var: IV. Enternasyonal’in komünizm bayrağı!