Kürt Siyasi Tutukluların ve Hükümlülerin Açlık Grevleri
12 Eylül’den bu yana, “PKK lideri Abdullah Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması ve anadilde eğitim ve savunma önündeki engellerin kaldırılması” talepleriyle başlatılan süresiz-dönüşümsüz açlık grevlerinde 40. günle beraber grevciler için kritik aşamaya girilmişti. 
450 günü aşkın süredir Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit ve anadilde savunma ile eğitim üzerindeki engel nedeniyle çeşitli cezaevlerinde PKK ve PAJK’lıların başlattığı açlık grevi tüm cezaevlerine yayıldı. Bugün 700’e yakın tutuklu ve hükümlü açlık grevinde. Henüz herhangi bir adım atılmaması nedeniyle eylem genişletilerek sürdürülüyor. PKK cezaevleri sorumlusu tarafından 5 Kasım’dan itibaren tüm PKK ve PAJK’li tutuklu ve hükümlülerin (10 bin kişi) açlık grevine başlayacağı açıklandı.
Eylemde 40. günü geride bırakanlar için B1 vitamini eksikliğine bağlı olarak Wernicke Korsakof hastalığının ortaya çıkması riski bulunuyor. Geçmiş dönemlerde açlık grevi ve ölüm oruçları eylemlerinde de –müdahalelerin de etkisiyle- ortaya çıkan bu hastalık, vücut fonksiyonlarını işlemez kılan hafıza kaybına yol açıyor.
Eylemler ve saldırılar
Açlık grevcilerinin taleplerinin kabul edilmesi için yapılan eylemlere ilk günden beri polis sert bir şekilde müdahale etti. Yapılmak istenen yürüyüşler barikatlar, biber gazı ve tazyikli suyla engellenmeye çalışıldı. 30 Ekim öncesinde, Bursa ve İzmir gibi şehirlerde yapılan eylemlerde polisin saldırısına faşistlerin desteği eşlik etti. Bursa’da 28 Ekim’de başlayan ve birkaç gün boyunca Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerde gerçekleşen faşist saldırılara en büyük destek ise Bursa Valisi’nden geldi. Daha önceki saldırılarda olduğu gibi şoven-milliyetçiliği kışkırtan ve faşist saldırılara arka çıkan devlet görevlileri bir kez daha Kürtlere yönelik saldırıların önünü açıyorlar. 
28 Ekim’de Mardin’de gerçekleştirilmek istenen yürüyüşte, geçmişte birçok eylemde olduğu gibi polisin yine hedef gözeterek gaz bombası atmasının ardından BDP’li Mardin İl Genel Meclisi üyesi Emanet Eneş başından yaralandı ve yoğun bakıma kaldırıldı.
BDP’nin 30 Ekim’i “Topyekûn direniş günü” ilan etmesinin ardından birçok şehirde kitlesel gösteriler gerçekleştirildi. Özellikle Kürt illerinde kepenk kapatma, grev ve okul boykotu yaygın bir şekilde yapılırken, Van, Diyarbakır ve Hakkâri gibi illerde binlerce insan açlık grevindeki eylemcilerin seslerinin duyulması çağrısıyla yürüyüş gerçekleştirdi. Bölgede birçok il ve ilçede fırın ve eczaneler dışında esnafın kepenk kapattığı 30 Ekim eylemlerinde, Diyarbakır İl Milli Eğitim Müdürlüğü okullara devam oranını yüzde 15 olarak açıkladı.
Cezaevlerinde sürdürülen direniş, eylemciler için kritik aşamaya girilmesinin ardından BDP ve DTK önderliğinde sokağa taşınmaya çalışılıyor. Hiç şüphesiz bu, HSYK’nın seçim darbesinden de hatırlanacağı gibi, dışarıda yapılan dayanışma amaçlı açlık grevleriyle değil ama yalnızca emekçilerin ve gençliğin harekete geçmesiyle; grev, işgal ve boykot gibi kitlesel mücadele yöntemleriyle hükümete geri adım attırılabileceği gerçeğinden kaynaklanmaktadır. 
Yaklaşık bir buçuk yıl önce dört ana meşru talep (anadilde eğitim; siyasi tutukluların serbest bırakılması; askeri-siyasi operasyonlara son verilmesi ve yüzde 10 seçim barajının kaldırılması) etrafında gerçekleştirilmeye çalışılan “sivil itaatsizlik eylemleri”nde [1] olduğu gibi, geniş kitlelerin sürece dahil edilememesi durumunda cezaevlerindeki direnişin yalıtılma tehlikesiyle karşılaşacağı ortadadır.
Hükümetin çarpıtmaları
Sürecin başından beri sessiz kalarak eylemcileri ölüme terk eden hükümet, tavrını giderek sertleştirdi. Başbakan Erdoğan, 29 Ekim resepsiyonunda yaptığı açıklamada “müdahale gerektiğinde yapılır” diyerek açlık grevcilerini tehdit etti ve eylemi karalamak amacıyla “aç kalan yok, herkes her şeyi yiyor” dedi. BDP’li vekillerin açlık grevlerinden önce bir yemekte çekilen fotoğrafının yeni çekilmiş gibi göstererek yalan kampanyasını sürdüren Başbakan Erdoğan Almanya ziyaretinde Merkel’le birlikte yaptığı basın açıklamasında kantarın topuzunu iyice kaçırarak, şu anda yalnızca 1 kişinin ölüm orucunda olduğunu, bunun haricinde ise ortada bir şov olduğunu iddia etti. Erdoğan, Adalet Bakanını uyarmamış olacak ki, aynı saatlerde Sadullah Ergin konuyla ilgili soruya "Şu anda 66 ayrı cezaevinde 683 kişi olarak gözüküyor bizde" (Anadolu Ajansı) yanıtını veriyordu.
Başbakanın açıklaması hiç de yeni bir tavır değildir. F tipi hapishanelere karşı 1996’da 2 bini aşkın devrimci tutuklu ve hükümlünün ölüm orucu direnişinde, dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan “stok yapmışlar, gizli gizli yiyorlar” demişti. Ancak direnişin sonunda 12 devrimci yaşamını yitirmişti. 2000 ölüm orucu direnişinde de dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan “sahte oruç” açıklamasını yapmış fakat sonunda 122 devrimci hayatını kaybetmişti.
AKP hükümetinin bu devlet geleneğinin sürdürücüsü olması, onu demokrasi ve özgürlük getirici olarak görerek destekleyen liberaller ve sahte sol dışında kimse için şaşırtıcı değildir. Erdoğan’ın açıklamasını AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik’in “Örgüt, açlık grevinden vazgeçenleri şimdi de intihara zorluyor. Cezaevinden ceset çıkarmaktan başka amaçları yok” açıklamasının izlemesi, hükümet temsilcilerinin başbakandan başlayarak giderek daha da hırçınlaştığını göstermektedir. Öyle ki, onlar söylediklerinin mantıklı ve tutarlı olması gerektiğini bile düşünmemekte, Adalet Bakanı’nın bayramda yaptığı görüşmeler hiç olmamış gibi konuşmaktadırlar. 
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, eylemin 43. gününde hükümetten gelen ilk açıklamayı yapmış ve “Ana dilde savunma hakkını da içeren taahhüdümüz var. Bu çalışmaların olgunlaştırılması ve uzmanların katkılarının alınmasıyla beraber Bakanlar Kurulu’nun görüşüne sunulacak. ... “Şu an için çok sıkıntı verici bir tablo yok ama konu önemsiz değildir.” demişti.  Ergin’in anadilde savunma hakkını taahhüt olarak göstermesi, hükümetin sözlerine duyulan güvensizlik, Öcalan’a uygulanan tecridin sürmesi ve somut bir adım atılmadan eylemin sona erdirilmeyeceği tavrı nedeniyle karşılık bulmadı.
Açlık grevcilerine destek için 3-4 günlük dönüşümlü açlık grevi başlatan 182 kişinin eylemini sonlandırması da hükümet ve medya tarafından karalama malzemesi olarak kullanıldı ve “baskıya rağmen açlık grevini bırakıyorlar” benzeri açıklamalar yapıldı. Fakat gerçekte, yalnızca destek amacıyla dönüşümlü açlık grevi yapanlar eylemlerini sonlandırmıştı.
Derginin yayına hazırlandığı sırada, Başbakan Erdoğan, ilk tavrını sürdürüyor, açlık grevcilerine, BDP’ye ve Kürtlere yönelik olarak küçümseyici, ayrımcı (Yezidilere ve Zerdüştlere yönelik saldırısı) ve hakarete varan söylemleriyle gerilimin artmasını kışkırtıyordu. O, aynı zamanda, Öcalan’ın ailesiyle görüşebileceğini fakat avukatları için durumun aynı olmadığını ilan ediyordu. 
Öte yandan, Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, 5 Kasım günü yapılan Bakanlar Kurulu Toplantısı’nın ardından yaptığı açıklamada, “Bugün açlık grevlerinin eğer dayanaklarından birisi olarak ana dilde savunma yapma imkânının getirilmesi düşünülüyorsa bu konu CMK'nın 202. maddesinde yapılacak bir eklemeyle önümüzdeki günlerde esasen gerçekleştirilecektir” dedi.
Bu açıklama, hükümetin, açlık grevini, taleplerden biriyle ilgili olarak geri adım atarken, diğerlerini “zaman içinde gerçekleştirme” vaadi vererek sona erdirme yolunu seçeceğinin bir işareti olarak değerlendirilebilir. Ama bu tavrın, aynı zamanda, felakete yol açabilecek olası bir “yaşama dönüş operasyonu”na zemin hazırlama anlamına da gelebileceği unutulmamalı.
Muhalefet
Sürecin başından beri, kritik aşamaya kadar sessiz kalan ana muhalefet partisi CHP’dense ilk tepki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’ndan önce milletvekili Sezgin Tanrıkulu’dan gelmişti. Tanrıkulu, eylemcilerin taleplerinin dinlenmesi için TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’na başvurmuş ardından BDP’yle yapılan görüşmeye katılmış ve BDP’den “görüşmenin olumlu geçtiği” açıklaması gelmişti. Kılıçdaroğlu’ndan konuyla ilgili ilk açıklama Diyarbakır ziyareti sırasında geldi. 26 Ekim’de Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’i ziyaretinde konuşan Kılıçdaroğlu “Bu sorunun çözümü benim siyasi hayatıma mal olacaksa ben onu feda etmeye hazırım. … “Eğer bir insan kendini ölüme yatırıyorsa hepimizin kulak kabartması lazım.” diyerek somut hiçbir şey söylemedi. Sessiz kalma durumuna son verme ihtiyacıyla ve Diyarbakır’da olmanın deyim yerindeyse zaruretiyle yapılan bu açıklama, tamamiyle içi boş ve sahte bir duygusallık gösterisiydi.
CHP’deki “sosyal liberal” dönüşümün, hala Sezgin Tanrıkulu ve Hüseyin Aygün gibi liberaller ile katı ulusalcı üyeler arasındaki çatışmayı dengeleme üzerinde ilerlediği gerçeği kendisini birçok konuda dışa vuruyor. Bu çoğu durumda Kılıçdaroğlu’nun tutumuna yansırken, Anayasa komisyonundaki “vatandaşlık tanımı” önerilerinde MHP’yle aynı Türklük vurgusunda ısrar edilmesinde görüldüğü gibi “eski” zihniyetin önemli noktalarda ağır basabildiğini de gösteriyor.  
Açlık grevlerine yaklaşımda MHP, kendinden beklendiği üzere talep edilen haklara karşı şoven-milliyetçiliği kışkırtma ve AKP’yi sıkıştırmaya çalışıyor. MHP’nin oynadığı rol, bir kez daha, AKP’nin herhangi bir adım atmasını engellemek için elinden geleni yapmak olarak özetlenebilir.
BDP’den yapılan açıklamalarda ise taleplerin “karşılanabilir” olduğu vurgulanıyor. Bu hiç şüphesiz doğru. Öyle ki, taleplerde Abdullah Öcalan’ın derhal serbest bırakılması dahi istenmiyor. Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması, Türkiye’nin de tabii olduğu uluslararası hukukun bir gereği. Bunun yanında cezaevlerinde berbat koşullarda tutulan tüm siyasi tutsakların koşullarının iyileştirilmesi ve serbest bırakılmaları da talepler arasında bulunmuyor. Yüzlerce insanın katıldığı açlık grevi eylemleri, bir kez daha, Kürt hareketi için Abdullah Öcalan’ın merkezi bir önem taşıdığını gösteriyor.
Medyanın tutumu
Hükümetinin izinde, uzun zaman sessiz kalma politikası izleyen burjuva medyası, eylemciler için kritik aşamaya girilmesiyle birlikte kısmen de olsa açlık grevleriyle ilgili haberler yapmaya başlamıştı. Ama yanlış anlaşılmasın. Büyük sermaye gruplarının elinde olan ve büyük ölçüde hükümetin hizasına geçen gazete ve televizyonlar var olan durumu ortaya koymaktan çok çarpıtmak, karalamak ve bilinç bulandırmak amacıyla haber yapıyorlar.
Yukarıda değindiğimiz, ’96 ve 2000 direnişlerindeki hükümetin tutumu bugün nasıl mevcut hükümetin tutumuyla sürdürülüyor ve devlet geleneği burada da yaşatılıyorsa, o süreçte medyanın oynadığı rol de bugün aynen tekrar ediliyor. Ana akım medya organları, “devlet yaşatıyor, örgüt öl diyor” manşetinde özetlenen bir tutumla eylemlerde talep edilen hakları tamamen görmezden gelen bir saldırı kampanyasının yürütücüsü işlevini görüyorlar. 
Burjuva köşe yazarları içerisinde kendisine ‘hükümeti demokratikleştirme’ misyonunu biçenler, meseleyi Kürt halkının haklarının tanınmaması değil, AKP’nin anti-demokratik bir duruş sergilemesi temelinde ele alıyorlar. Konuya tamamen duygusal yaklaşan liberaller ise 40 gün süren sessizlik oruçlarını bozuyor ve “kimse ölmesin” türü bir yaklaşımla timsah gözyaşları döküyorlar. AKP hükümetinin, Kürt halkının haklarını tanımak için değil aksine küresel sermaye ve Türkiye burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda başlattığı “Kürt açılımı”nın başlıca destekçisi olan yazarlar, dün olduğu gibi bugün de mevcut sistem içerisinde demokratik ve özgür bir ortamın yaratılabileceği hayalini yayıyorlar. 
Hakların kazanılması için
Çatışma ortamının devam etmesi ve hükümetin herhangi bir adım atmaması açlık grevcilerini dönüşü olmayan bir noktaya sürüklüyor. Hükümetin, geçmişteki ölüm orucu direnişlerinde olduğu gibi güvenlik güçleri eliyle müdahale ve bastırma; yani katliam yoluna gitmesine karşı çıkmak, meşru taleplerin kabul edilmesini savunmak ve Kürt sorununda işçi sınıfının devrimci çözümünü geliştirmek bugün yakıcı bir şekilde önümüzde durmaktadır.
Sosyalistler, Marksist hareketin ortaya çıkışından beri kararlılıkla karşı çıktığı ulusal baskıya karşı bugün de mevcut yakıcı ortamda elinden geleni yapma sorumluluğuyla karşı karşıya bulunuyorlar. İşçi sınıfının dünya çapında kurtuluşunu hedefleyen sosyalizm programımıza tabi olan demokratik taleplerin, bugün Kürt sorunun devrimci çözümüne giden yolda daha gür bir sesle savunulması gerekiyor. 
Tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması, anadilde eğitim ve savunma gibi ezilen halkların üzerindeki tüm yasaklama ve engellemelerin kaldırılması, ulusal eşitsizliğin ifadesi olan bütün düzenlemelerin lağvedilmesi gibi temel demokratik haklar için mücadele, işçiler arasındaki birliği geliştirme, işçi sınıfının diğer sınıflardan bağımsız devrimci partisini yaratma ve sınıf mücadelesini yükseltme amacına hizmet etmektedir. Bu mücadele yalnızca Marksist bir partinin önderliği altında toplanmış işçiler tarafından tutarlı şekilde verilebilir; zira burjuvazinin, ezilen uluslardakiler de dahil, böylesi bir mücadeleyi örgütlemeye ne niyeti vardır ne de böyle bir becerisi.
Ezilen halkların bütün meşru talepleri, yalnızca, sorunun kaynağı olan kapitalist sistemin ve burjuva ulus devletlerin işçi sınıfının birleşik ve kitlesel mücadelesiyle ortadan kaldırılması; bütün uluslardan, dinlerden ve kültürlerden emekçilerin uluslararası sosyalist birliğinin sağlanmasıyla kalıcı olarak elde edilebilir. İşte o zaman, hiçbir insan en temel demokratik haklar için bedenini açlık grevine ve ölüm orucuna yatırmayacaktır. 

Dipnotlar

[1]  http://www.toplumsalesitlik.org/tr/turkiye-1/sivil-itaatsizlik-eylemleri-kurt-halkiyla-dayanismaya