42 yıllık Kaddafi diktatörlüğü yıkıldı; yerini belirsizlik aldı
Libya’daki isyancıların başkent Trablus'a girmesinin ve kentin kontrolünü büyük ölçüde ellerine geçirmesinin ardından, Kaddafi’nin Bab-ül Aziziye adlı karargahı da ele geçirildi. Basında, Kaddafi’nin oğullarının isyancıların eline geçtiği yönünde haberler yer alıyor ama bunlar, şimdilik, kesinleşmiş değil. Kaddafi ile ailesinin durumuna ilişkin kesin bir bilgi yok. Bununla birlikte, daha önce, defalarca, ülkeyi terk etmeyeceğini ve sonuna kadar savaşacağını ilan etmiş olan Kaddafi’nin Trablus’ta olduğu iddia ediliyor. Kaddafi’nin akıbeti ne olursa olsun, ona bağlı güçlerle NATO destekli asiler arasında 6 aydır süren çatışmaların muhaliflerin zaferiyle sonuçlandığını söyleyebiliriz.
Kaddafi iktidarının devrilmesiyle birlikte, emperyalistler arasında, yeni Libya’da kimin ne ölçüde etkili olacağı üzerine rekabet de açığa çıktı. Basında yer alan haberlere göre, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Ulusal Geçiş Konseyi Yürütme Kurulu Başkanı Mahmud Cibril’i Paris’e davet ederken, Dışişleri Bakanı Alain Juppe Libya’daki asileri destekleyen devletlerin yer aldığı “temas grubu”nun Paris’te toplanacağını açıkladı. Oysa 22 Ağustos tarihli Hürriyet gazetesinde, ABD Dışişleri Bakanlığı kaynak gösterilerek, grubun 24 Ağustos’ta Istanbul’da toplanacağından söz ediliyordu (anımsanacağı üzere, grubun bir önceki toplantısı, 40 dolayında devletin temsilcilerinin katılımıyla, 15 Temmuz’da, Istanbul’da yapılmıştı). Libya’ya yönelik emperyalist operasyonun -Fransa ile birlikte- başını çeken İngiltere Başbakanı David Cameron ise yaptığı “zafer” konuşmasında, “özgür ve demokratik bir Libya” masalını anlatırken, Libya’nın Kaddafi rejimi döneminde dondurmuş oldukları mal varlıklarını aktif hale getireceklerini ilan etti.
Yine basında yer alan haberlere göre, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland, ABD'nin, Libya'ya ait dondurulmuş olan 1 – 1,5 milyar dolarlık mal varlığını serbest bırakarak Libya Ulusal Geçiş Konseyi'nin kullanımına sunacaklarını açıkladı. Aynı saatlerde, AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton da AB'nin, Libya'ya ait dondurulmuş mal varlıklarını -“BM onay verir vermez”- serbest bırakılacağını ilan etti.
Türkiye’nin kabaran iştahı
Libya’daki isyanın ardından, önce, “NATO’nun Libya’da ne işi var!” diye “kükremiş” ama birkaç gün içinde çark edip Libya’ya savaş gemilerini ve uçaklarını göndermiş olan AKP hükümeti de, Geçiş Konseyi’ni “markaja alma” çabasında emperyalist ağabeylerinden geri kalmıyor. NATO destekli isyancıların Trablus’a girmesinin hemen ardından apar topar Bingazi’ye giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, isyancıların oluşturmuş olduğu Libya Ulusal Geçiş Konseyi temsilcileri ile Kaddafi sonrası döneme ve Türkiye’nin oynayacağı role ilişkin görüşmelerde bulundu. Yeni yönetime her türlü desteği vereceklerini belirten Davutoğlu, Ulusal Geçiş Konseyi'nin Başkanı Mustafa Abdülcelil ile yaptığı görüşmeden sonra basına yaptığı açıklamada, isyancı güçlere vaat etmiş olduğu 300 milyon dolarlık yardımın 200 milyon dolarlık hibe ve nakit krediden oluşan bölümünün neredeyse tamamının verildiğini söyledi.
Türkiye’nin Libya’da kurulacak yeni yönetime olan ilgisi anlaşılabilir. Zira Türkiyeli kapitalistlerin bu ülkede çoğu inşaat sektöründe olmak üzere önemli yatırımları bulunuyor. Türkiye-Libya İş Konseyi Başkanı Ersin Takla’nın 24 Ağustos tarihli gazetelerde yer alan açıklamasına göre, Türkiyeli şirketlerin, Libya’daki bankalarda 100 milyon doları bulan mevduatı, 950 milyon dolarlık varlığı ve 1,4 milyon dolarlık alacağı bulunuyor. Libya’daki şirketlerde, ayrıca, 25 bin dolayında Türkiyeli işçi çalışıyordu.
Türkiyeli şirketler, şimdi, bir yandan Kaddafi döneminde başlatılmış olan bütün bu yatırımları sürdürebilmenin ve onlara yenilerini eklemenin peşinde. Türkiye ile Libya arasındaki ticari ilişkiler 2008 yılında patlama yapmıştı. Türkiyeli şirketlerin ülkeye olan ihracatı 2007 yılında 643 milyon 150 bin dolar iken 2008’de 1milyar 74 milyon 288 bin dolara, 2010 yılında ise 1 milyar 934 milyon 790 bin dolara yükselmişti.
Emperyalistlerin Libya pastasından kapacağı pay ile karşılaştırıldığında “devede kulak” sayılabilecek olan bu yatırımların Türkiye gibi küresel sermayenin bölgesel taşeronu bir ülke için büyük önem taşıdığı ortada. Ama Türkiyeli şirketler, başta inşaat ve gıda alanları olmak üzere “kendi” alanlarındaki işlerini sürdürmesi ve geliştirmesi için de İtalyan, Fransız vb. rakipleriyle yarışmak zorunda kalacaktır.
Son olarak, Libya’daki Geçiş Konseyi içinde bir parçalanma gibi bir olasılık göz önünde bulundurulduğunda –ki bu olasılık hep var, Türkiye’nin Libya’daki asıl işinin birden bire “düzeni sağlama” alanına kayması da hiç kimseyi şaşırtmamalı. (Ünlü vurguncu Soros’un, “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü askeridir” sözlerini anımsıyor musunuz?)
Düzeni yeniden kurmak, yıkmaktan daha zor olacak
İsyancıların kafalarından geçenleri bilmiyoruz ama onları destekleyen emperyalistlerin, en baştan beri, Kaddafi sonrası dönem üzerinde kafa yorduklarını söyleyebiliriz. Altı ay kadar süren ekonomik – diplomatik ambargonun ve askeri saldırıların ardından, şimdi, Kaddafi diktatörlüğü yıkıldı ve emperyalistler ile bölgedeki taşeronları Libya’nın dondurmuş oldukları mal ve para varlıklarını “Geçiş Konseyi”nin emrine sundular. Dahası, basında, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun’un, Libya için yeni bir anayasanın hazırlanması ve gerektiğinde güvenlik yardımı yapılması konularını görüştüğü yer aldı. BM Genel Sekreteri de, bu hafta içinde, New York’ta, Libya ile ilgili bir konferans düzenleneceğini açıkladı. (Deutsche Welle - http://www.dw-world.de/dw/article/0,,15335787,00.html)
Ama 42 yıl boyunca diktatörlükle yönetilen ve aşiret bağlarının çok güçlü olduğu Libya gibi bir ülkede devleti yeniden ayakları üzerine dikmek ve istikrarı sağlamak, hele de bu iş bir yandan derin bir ekonomik krizle boğuşurken aynı zamanda birbirlerine çelme takmaya çalışan emperyalistler tarafından yapılıyorsa, hiç de kolay olmayacaktır.
Zira Libya’ya hiç de “insani amaçlarla” gitmemiş olan NATO ülkeleri, asilere sağladıkları desteğin karşılığını almak için birbirleriyle acımasızca yarışıyorlar. Özellikle Fransa, İtalya ve İngiltere arasında sürmekte olan bu yarışın başlıca alanı da, Libya’nın oldukça kaliteli petrolü (Basında, İtalya Dışişleri Bakanı Franco Frattini’nin, İtalyan petrol şirketlerinin Libya'da bir numaralı rolü üstleneceği yollu laflar ettiği yer alıyor)... Ardından da başta silah olmak üzere bu ülkeye yapılacak mal satışları, inşaat işleri vb. geliyor.
Emperyalistler arasında sürmekte olan bu yarışmadan en zararlı çıkacak olan devlet, kuşkusuz, Rusya olacak. Anımsanacağı üzere, Fransa, 10 Aralık 2007’de, Libya lideri Kaddafi’yi büyük bir coşku ile karşılamış ve taraflar arasında 12 milyar Euro’luk ticari anlaşmalar yapılmıştı. Ancak Elysee Sarayı’nın bahçesine çadırını kuran Kaddafi, ülkesine döndüğünde, bu anlaşmalara, örneğin savaş uçaklarıyla ilgili olanına bağlı kalmamış ve söz konusu uçakları Rusya’ya sipariş etmişti. Kaddafi, Rusya ile 2 milyar Dolarlık silah anlaşması yapmakla kalmadı; Rus petrol ve doğalgaz devi Gazprom ile de milyar dolarlık projelere imza attı. Gazprom, 2007 yılında İtalyan petrol ve doğalgaz şirketi ENI’den Libya’da petrol çıkarma lisansı almıştı. Libya’daki en büyük yabancı petrol yatırımcısı olan ENI, isyandan önce günde 1 milyon 600 bin varil petrol çıkarıyordu. (Deutsche Welle - http://www.dw-world.de/dw/article/0,,15311892,00.html)
BM’nin Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada “çekimser oy” kullanmış ve isyancılarla arasına ciddi bir mesafe koymuş olan Rusya'nın yeni iktidarla ilişkilerinin çok parlak olmayacağı ortada. Hele de Geçiş Konseyi başkanı Mustafa Abdülcelil’in, başta Katar, Fransa, İngiltere ve İtalya olmak üzere kendilerini baştan beri destekleyen ülkelere ayrıcalık tanıyacaklarını ilan etmesinin ardından…
Libya’ya, petrol kaynaklarına hakim olmak ve etki alanını yaymak için müdahale etmiş olan emperyalistlerin işini zorlaştıran bir diğer etmen, ülkenin aşiretler arasında köklü biçimde bölünmüş olmasıdır. Trablus’un ele geçirilmesinin ardından, Ulusal Geçiş Konseyi'nin önce asayiş ve düzeni yeniden sağlaması, ardından ülkedeki farklı aşiretleri uzlaştırarak ülkeyi serbest seçimlere hazırlaması bekleniyor. Oysa ülkedeki oldukça parçalanmış siyasi ve etnik unsurların kurulacak olan geçici hükümette ne ölçüde temsil edileceğini, Bingazi’deki Geçiş Konseyi’nin aşiretler arasında şimdiye kadar sağlamış olduğu birliğin nereye kadar süreceğini hiç kimse bilmiyor.
Bilinen şu ki, bir düzeni yıkmak için bir araya gelmek, diktatörlüğü yıkmak nispeten kolay; iktidarı -dolayısıyla rantı- paylaşmak ve yeni bir düzeni kurmak ise son derece zordur. Özellikle de söz konusu ülke Libya gibi her şeyin Kaddafi’den sorulduğu, parlamentonun, siyasi partilerin, sendikaların vb. olmadığı; buna karşılık, aşiret temelinde parçalanmışlığın korunduğu bir toplumsa, eski muhalefet cephesinin iktidarın ve ülkedeki muazzam petrol gelirlerinin paylaşımı konusunda kolayca anlaşabileceğini düşünmek -en hafif deyimle- hayalcilik olur.
Asıl hesaplaşma şimdi başlıyor
NATO’nun müdahalesinde başı çeken emperyalist ağabeyleri gibi her biri pastadan daha fazla pay kapma yarışı içinde olan aşiretlerden oluşan haliyle, Libya’daki Geçiş Konseyi’nin mevcut bütünlüğünü koruması oldukça zor görülüyor. Bizzat Libya’nın kaynaklarının kullanımı üzerinde daha fazla söz sahibi olmak isteyen emperyalist devletler tarafından körüklenecek olan bu parçalanma, ülkeyi, büyük olasılıkla yeni silahlı çatışmalara ve bölünmeye sürükleyecektir.
Şimdi emperyalistler, Kaddafi’nin ve sülalesinin 42 yıl boyunca demir yumrukla sağladığı “birlik ve istikrar”ın, hem de silahlı bir ayaklanma yoluyla yıkılmasının ardından, yerini “demokratik bir rejim”e bırakacağını iddia ediyorlar (“demokratik” bir anayasa çalışmalarına başladılar bile!). Deutsche Welle’nin haberine göre, Avrupa Komisyonu Sözcüsü Olivier Bailly, Avrupa'nın, “mümkün olduğunca kısa sürede serbest seçimlerin yapılmasını, idarî yapıların kurulmasını ve özgür medyaya sahip bir toplum oluşturulmasını talep ettiğini” açıklamış. Aslında, bütün bu iddiaların ve taleplerin gerçekleşmeyeceğini onlar da biliyorlar. Bunun en açık göstergesi, NATO’nun, Kaddafi sonrası dönemin hazırlıklarına şimdiden başlamış olmasıdır. NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Libya’daki askeri tesisleri gözlemlemeye devam edeceklerini ve halk için tehdit oluşturabilecek hareketler tespit etmeleri durumunda harekete geçeceklerini ilan etti bile (elbette, “BM’nin verdiği yetki çerçevesinde”!).
Küresel ölçekte derin bir krizin ortasında, emperyalistler arasında hızla keskinleşen rekabetin her an çatışmaya yol açabileceği bir ortamda yaşanan bütün bu gelişmeler, Libyalı emekçilerin işinin hiç de kolay olmadığını gösteriyor. Her birinin arkasında farklı emperyalist devletlerin yer alacağı aşiretler arasında yaşanacak olan iktidar mücadelesi, Libya işçi sınıfının bağımsız siyasi bir güç olarak sahneye çıkmadığı koşullarda, binlerce emekçinin ve gencin kanı ve canı pahasına verilecek.
Çoğu insana kaçınılmaz bir yazgı gibi gelen bu durumdan kurtulmanın yolu, Libya işçi sınıfının ve gençliğin her türlü etnik, dinsel farklılıkları bir yana bırakıp aşiret kimliklerini parçalayıp atması ve uluslararası bir sınıfın -insanlığı kapitalizm altında maruz kaldığı bütün aşağılanmalardan, baskıdan ve sömürüden kurtaracak yegane sınıfın- üyeleri kimliğiyle ayağa kalkmasıdır. Libyalı emekçilerin ve gençliğin bu mücadelede başarıya ulaşması için gereksinim duyacağı başlıca silahı, bütün önceki kuşakların uluslar arası deneyimiyle ve Marksist teoriyle donanmış, devrimci siyasi önderliktir. Libyalı emekçiler ve gençlik, yalnızca böylesi bir önderlik altında emperyalistlerin ya da yerel gerici burjuva sınıfların kendi aralarındaki çıkar savaşının basit piyonları olmaktan kurtulup gerçek bir devrimci özne olarak sınıflar mücadelesindeki onurlu yerini alabilir.