İsyan dalgası Libya’da: 42 yıllık Kaddafi diktatörlüğü sallanıyor
Tunus’tan başlayarak Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu saran isyan dalgası Libya’daki Kaddafi diktatörlüğünü sarsıyor. Ordu ve polis birliklerinin yanı sıra, yoksul Afrika ülkelerinden topladığı paralı askerleri halkın üzerine süren Kaddafi, ayaklanmayı kanla bastırmaya çalışıyor. Bir haftalık isyan sırasında binlerce insan yaralanır, yüzlerce insan öldürülürken, Kaddafi, halka karşı, savaş uçakları da dahil, ağır silahlar kullanıyor.
Hemen belirtelim ki, Kaddafi diktatörlüğüne yönelik bu halk ayaklanmasının ardında, yüzde 30’larda olduğu tahmin edilen işsizlik ve ülkenin devasa zenginliğine rağmen son on yıllar içinde hızla derinleşmiş ve yaygınlaşmış olan yoksulluk ile siyasi baskı yatmaktadır.
Basında yer alan haberlere göre, BM İnsan Hakları Yüksek Temsilcisi Navi Pillay, Libya'da hükümetin halka yönelik saldırılarını “insanlığa karşı suç” kapsamında değerlendirdi ve bu konuda uluslararası soruşturma açılması çağrısında bulundu. Libya devlet televizyonu ise "katliam" iddiasını, “ülkenin morali, istikrarı ve zenginliğini yok etmek isteyenlerin sürdürdüğü psikolojik savaşın bir parçası” olarak değerlendirdi.
Kaddafi diktatörlüğü bütün gücüyle direnmeye çalışırken, ayaklanan kitlelere son derece önemli bir destek de İslam dünyasının ünlü bilgin ve din adamlarından Yusuf el-Kardavi'den geldi. El Kardavi, Libya lideri Muammer Kaddafi'nin öldürülmesi için fetva verdi ve Libya ordusuna, "kendi halkına ateş emri veren" Kaddafi’ye itaat etmeme çağrısı yaptı: “Eğer Libya ordusuna mensup bir asker Kaddafi'ye bir kurşun sıkma imkanına sahipse bunu yapsın.” El Kardavi’nin çağrısı Libya’daki din adamları arasında da karşılığını buldu ve ülkedeki din adamlarının çoğu ayaklanan kitlelerin yanında yer aldı.
Öte yandan, Libya’daki Kaddafi diktatörlüğünün temel kurumları içinde hızlı bir çözülme yaşanıyor. Çok sayıda polisin ve askerin karakolları ve kışlaları basarak silahlanan isyancı kitlelere katılması, halkın üzerine ateş açmayı reddeden iki havacının Malta’ya sığınması, Libya’nın Yeni Delhi’deki büyükelçisi Ali El Essavi’nin BM Güvenlik Konseyi’ni Kaddafi diktatörlüğüne karşı harekete geçmeye çağırarak istifa etmesi, Malezya’daki Libya büyükelçisinin Kaddafi’ye karşı çıkması ve Adalet Bakanı'nın istifası bu çözülmenin açık örnekleridir.
AB’nin şaşkınlığı
Libya’daki Kaddafi diktatörlüğünün 42 yıldır işlemekte olduğu suçların başlıca ortağı, kuşkusuz, AB’nin emperyalist patronlarıdır. Başta Britanya ve İtalya olmak üzere AB ülkeleri, Afrika’nın en büyük petrol üreticisi (günde 1 milyon 500 bin varil) olan Libya’nın başlıca müşterileridir. Libya’nın ürettiği petrolün yaklaşık dörtte üçü AB ülkelerine satılmaktadır.
Öte yandan, çok sayıda Avrupalı petrol şirketine kapılarını açmış olan Kaddafi diktatörlüğü, uluslararası ambargonun kaldırıldığı 2004 yılından bu yana Avrupalı emperyalistlerin başlıca müttefiki konumuna yükseltilmiş durumda. Britanya ve İtalya’nın yanı sıra Fransa ve Almanya Kaddafi diktatörlüğünü silahlandırıyor ve polisini eğitiyordu. Buna karşılık Kaddafi önderliğindeki Libyalı egemenlerin özellikle İtalya’da önemli yatırımları ve İsviçre bankalarında milyarlarca dolarlık serveti bulunuyor. Kaddafi diktatörlüğü, Libya’nın insan ve doğa kaynaklarını emperyalistlere peşkeş çekmesinin yanı sıra, AB’nin Afrikalı göçmen işçilere karşı Kuzey Afrika’da oluşturduğu devasa “sur”un başlıca ayağını da oluşturuyor. Kaddafi diktatörlüğü, yoksul Afrikalı emekçilerin AB ülkelerine geçişini engelleme ve Libya’yı AB’nin kaçak göçmenler için bir toplama kampı haline getirmesi karşılığında AB’den hem ekonomik hem de siyasi destek görmektedir.
Geçerken, İtalya başbakanı Silvio Berlusconi'nin, ancak, isyanın Libya başkenti Trablus’a varmasının ve Kaddafi’ye bağlı askeri uçakların Trablus’ta halkın üzerine bomba yağdırmasının ardından, dün kısa bir açıklama yaptığını anımsatalım. Açıklamasında, sivil halka uygulanan şiddetin kabul edilemez olduğunu belirten Berlusconi, "Avrupa Birliği ve uluslararası topluluğun, Libya'daki krizin sonuçları öngörülmesi zor bir iç savaşa dönüşmesini engellemek için her türlü çabayı göstermesi ve Libya vatandaşlarının güvenliği ile ülke ve bölgenin bütünlüğü ve istikrarının korunmasını sağlayacak barışçıl bir çözümü desteklemesi” gerektiğini söyledi.
Benzeri bir durum ABD için de geçerli. Washington’ın Libya’daki halk ayaklanmasına ilişkin tek açıklaması, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, 21 Şubat günü yayınladığı kısa basın bildirisinden ibaret: “Dünya Libya’daki durumu kaygıyla izliyor. Libya’daki şiddeti şiddetle mahkum etme konusunda uluslararası topluma katılıyoruz. Düşünce ve dualarımız hayatını kaybetmiş olanlarla ve onların yakınlarıyla birlikte. Libya hükümeti, halkın, düşünceyi özgürce ifade etme ve toplanma hakkı da dahil olmak üzere, evrensel haklarına saygı göstermekle yükümlüdür. Şimdi bu kabullenilemez kan banyosuna son verme zamanıdır. Bu mesajı Libya hükümetine ulaştırmak için dünyanın dört bir yanındaki dost ve müttefiklerimizle birlikte çalışıyoruz.” (http://www.state.gov/secretary/rm/2011/02/156836.htm)
AB ülkelerinin yıllardır sürmekte olan derin durgunluktan çıkma işaretleri gösterdiği bir sırada, beklenmedik bir anda Libya’da patlayan halk ayaklanması, hem bu ülkenin AB emperyalistleriyle olan sıkı ilişkilerinden dolayı, hem de petrol fiyatlarında yaşanacak kaçınılmaz yükselişin uluslararası piyasalar üzerinde yaratacağı yıkıcı etki nedeniyle, dünya kapitalizmi adına son derece ciddi bir tehdittir. İşte bütün bu nedenlerden dolayı AB’nin patronları ve ABD, Libya’daki halk ayaklanmasını büyük bir tedirginlikle izliyor; diktatörlük karşıtı halk ayaklanmasını “toplumsal kaos”, “kargaşa” vb. sözcüklerle tanımlamaya devam ediyor ve bu ülkedeki diktatörün kaçınılmaz yıkılışından sonra neler olabileceği üzerine kafa yoruyorlar.
Türkiye’nin tavrı
Başbakan Tayyip Erdoğan, 22 Şubat günü partisinin TBMM’deki grup toplantısında yaptığı konuşmada, muhalefetin “Libya konusunda neden açıklama yapmıyorsun” eleştirisini yanıtlarken, Türkiye burjuvazisinin ve TC devletinin Libya’daki gelişmeler karşısındaki konumunu da netleştirdi. Konuşmasında, asıl kaygılarının “Türkiye’nin çıkarları” ve “Libya’daki Türk vatandaşların güvenliği” olduğunu vurgulayan Erdoğan, halk ayaklanmasından sonra, Libya’daki Türklerin tahliyesi için Kaddafi ile iki kez görüştüğünü anlattı ve ülkedeki TC vatandaşlarının tahliyesine başladıklarını açıkladı.
Türkiye ile Libya arasında, petrol ticaretinin dışında oldukça yoğun ilişkiler bulunuyor. Libya’daki Türk firmaları başta inşaat olmak üzere madencilik, enerji, tarım, imalat ve hizmet sektöründe, 12 milyar doları aşan yatırımları var. Libya’daki Türk şirketlerinde binlerce işçi çalışırken, 25 bin dolayında Türkiyeli bu ülkede yaşıyor.
Öyle görülüyor ki, AKP hükümeti, nelerin olacağını kestiremediği Libya konusunda, halkın ekmek ve demokrasi özlemlerini -ikiyüzlüce de olsa- destekleme konusunda acele etmemeyi; öncelikle, ülkedeki TC vatandaşlarını tahliye etmeyi tercih ediyor. Bu da, milyarlarca dolarlık yatırımlar ve binlerce Türkün varlığı söz konusu olduğunda, burjuva bir hükümet için anlaşılabilir bir tutum.
Emperyalist hesaplar
Herkes biliyor ki, işlerine geldiğinde insan hakları ve demokrasi adına mangalda kül bırakmayan Avrupalı hükümetler, asıl olarak kendi burjuvalarının uluslararası çıkarlarıyla ilgilenmekte ve bu uğurda en gerici diktatörleri desteklemekten kaçınmamaktadırlar. En son Tunus’ta ve Mısır’da görüldüğü üzere, onların diktatörlere karşı tavır alması, ancak, bu diktatörlerin “kendi” halkları tarafından alaşağı edileceği kesinleştiğinde gerçekleşmektedir.
Emperyalist devletler, işler bu noktaya vardığında da, öncelikle uluslararası çıkarlarını garantiye almanın hesabını yapmakta; bu amaçla, devrimci halk hareketini sistemin sınırları içinde tutacak ve “istikrar”ı yeniden sağlayacağı düşünülen muhataplar bulmak amacıyla, muhalif önderliklerle ilişkiye geçmektedirler. Halk hareketine önderlik eden bir muhatabın olmadığı durumlarda, hatta böyle bir önderliğin varlığında bile, emperyalistler, kural olarak, yüzlerini önce orduya dönerler. Çünkü ordu, hem fiziksel donanımı ve örgütlenmesiyle hem de “ulusun ayrılmaz parçası”, “halkın silah altındaki çocukları” vb. yaygın ideolojik yanılsamalar nedeniyle, burjuva devletin (rejimin değil) emekçi kitleler karşısındaki başlıca savunucusudur. Ancak burjuva ordu hiçbir devrime bir bütün olarak katılmaz. Bir başka deyişle, bir rejim değişikliğinin ne denli devrimci olup olmadığını anlamak için, ordunun konumuna bakabiliriz. Eğer burjuva ordu bir bütün olarak (emir komuta zinciri içinde) muhalefetin yanına geçip iktidarı ele alıyorsa, orada bir devrimden söz etmek mümkün değildir. Burada söz konusu olan, düzenin mutlak koruyucusu olan ordunun, yanında yer alıyormuş gibi göründüğü devrimci kitle hareketini manipüle etme çabasıdır. Kitlesel başkaldırı karşısında kendisini “tarafsız” gibi gösteren burjuva ordu, iktidardaki seçkinlerden en nefret edilenleri harcayarak düzeni yeniden kurar; bütün bunları da göbekten bağlı olduğu emperyalist efendileriyle işbirliği içinde yapar.
AB’nin ve ABD’nin artık yıkılması an meselesi olan Kaddafi diktatörlüğü karşısındaki tavrının -ya da tavırsızlığının- nedeni, onun, ayaklanmanın önderliği içinde henüz güvenilebilir bir muhatap bulamamış olması ve ordunun tavrının da netleşmemiş olmasıdır. Öte yandan, Kaddafi diktatörlüğü isyancı halk kitlelerini bir katliamla ezmesi ve “istikrarı” sağlaması durumunda, onun başlıca destekleyicisinin yine AB ve ABD olacağından hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Ama bu artık pek mümkün görünmüyor. Bu yüzden, emperyalist devletler, asıl olarak, Libya’nın Kaddafi sonrasındaki durumu üzerine kilitlenmiş durumda. Onlar için ideal durum, Libya ordusunun yönetime el koyarak Kaddafi ailesini devre dışı bırakması ve toplumsal muhalefetin -Mısır’dakine benzer biçimde- süreç içinde kabullenilebilir sınırlar içine çekilmesi olabilir. Ama Libya ordusunun parçalı ve görece güçsüz konumu, bu olasılığı oldukça azaltıyor. Ordunun komutasını çocukları Mutassım ile Hamis'e vermiş olan Kaddafi, ayrıca kendi emrinde, kadınlardan oluşan bir özel birliğe ve paralı askerlere sahip.
Burjuva basında tartışılan senaryolardan biri de, Kaddafi diktatörlüğünün zayıflamasının bir iktidar boşluğuna yol açarak ülkede bir iç savaşa yol açabileceği. Libya’daki “cemahiriye” sisteminin yalnızca iktidarın Kaddafi’nin elinde kalmasına hizmet ettiğini ve ülkede sağlam bir kurumsal devlet yapılanmasının ve sivil toplum örgütlenmelerinin olmadığını belirten uzmanlar, bu durumun, Mısır ve Tunus'taki gibi “yumuşak geçiş” olasılığını zorlaştırdığını savunuyorlar. Basında yer alan yorumlara göre, Libya’da bir iç savaş tehlikesi söz konusu, çünkü hükümet kendi topraklarının bir bölümü üzerindeki kontrolü kaybetmiş durumda.
Kaddafi’nin isyanı kanlı bir biçimde bastırarak diktatörlüğünü pekiştirmesi, ordunun Kaddafi’yi tasfiye ederek emperyalizmle işbirliği içinde bir yönetim oluşturması, muhalefetin ülkenin tamamında veya bir kısmında iktidarı ele geçirmesi dışında şimdilik düşük bir ihtimal de olsa bir seçenek daha var: uluslararası müdahale. Yönetim krizinin çözülmemesinin ve kronik hale gelmesinin maliyetinin daha yüksek olması durumunda emperyalist devletler BM şemsiyesi altında bir askeri müdahaleye yeşil ışık yakabilir.
Ülkenin yazgısı isyancıların elinde
Libya halkının Bingazi’den başlayarak bütün kentleri saran ve nihayet başkent Trablus’a ulaşan isyanı, Kaddafi diktatörlüğünün sert ve inatçı direnişine paralel biçimde, hızla militan ve devrimci bir karakter ediniyor. Halkın karakol ve kışlaları basarak silahlanması, diktatörlük güçlerinden temizlenen kentlerde gıda dağıtımını ve güvenliği sağlamaya yönelik komiteler oluşturması ve benzeri uygulamalar, devrimci durumların tipik özellikleridir. Öyle görünüyor ki Libyalı emekçiler ve halk, bir yandan elde silah diktatörlüğe karşı mücadele ederken, aynı zamanda devrimci kalkışmanın dinamikleri içinde yaşamı demokratik biçimde örgütlemeyi de hızla öğreniyor.
Şimdi, yanıtlanması gereken ilk soru şu: Halkın ele geçirdiği kentlerde oluşturduğu bu organlar merkezi devlet aygıtının yerini alabilecek mi?
Libya’daki gelişmelere ilişkin bilgilerimiz son derece sınırlı olduğu için, devrimci seferberlik sürecinde kendiliğinden ortaya çıkan bu örgütlenmelerin ne ölçüde çökmekte olan devlet aygıtına alternatif iktidar organları haline gelebileceği konusunda şimdiden herhangi bir şey söylemek mümkün değil. Bununla birlikte, Libyalıların Tunuslu ve Mısırlı kardeşlerinden çok daha yakıcı bir devrim ateşi içinde piştikleri ve hızla öğrendikleri ortada. Onlar, içinden geçtikleri bu devrimci süreçte, önceki onlarca yıllık “normal” yaşam içinde öğrenmiş olduklarından çok daha fazlasını birkaç gün içinde öğreniyorlar.
Ancak bu, gerçeğin yalnızca bir yanı. Onun diğer yanında, başta petrol kuyuları ve rafineriler olmak üzere, Libya işçi sınıfının devrimci ayaklanma içindeki konumu ve diğer muhalif toplum kesimleri üzerindeki ideolojik, siyasi / örgütsel etkisi yer alıyor. Libya işçi sınıfının Kaddafi diktatörlüğünden ve genel olarak egemen sınıflardan bağımsız siyasi bir örgütlenmeye sahip olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla, Libya işçi sınıfının bu devrimci ayaklanmaya hazırlıksız yakalandığını söyleyebiliriz.
Özetle, Libya’da sürmekte olan devrimci başkaldırının yazgısı, bu iki etmene (hızla ortaya çıkan öz örgütlenmelerin çökmekte olan devlet aygıtına alternatif kurumlar olarak gelişmesi ve işçi sınıfının bunların içinde bağımsız devrimci bir özne olarak ortaya çıkması) bağlıdır.
Tarihten öğrenmek
Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarına ilişkin önceki değerlendirmelerimizde, bu iki tarihsel gerçeklikten hareket etmiş ve söz konusu ülkelerde yaşananları “devrim” çığlıklarıyla göklere çıkarmada acele edilmemesi gerektiğini vurgulamıştık. Biz süreci anlamaya ve başta Türkiye olmak üzere bütün ülkelerin sosyalistleri için gerekli dersleri çıkarmaya çalışırken, küçük burjuva solu “devrim!” diye haykırıyor; hatta kimileri, büyük bir iştahla, Mısırlı kitlelere “silahlanma” çağrısı yapıyordu. Bu tür çağrıları yapanlar, kimlerin, hangi perspektif ve örgütlenmeyle, kime karşı ve nasıl silahlanacağı gibi can alıcı sorular üzerine elbette düşünmüyorlardı (onlara göre, bunları düşünenler yalnızca “masa başı devrimcileri” olabilirdi). Her iki ülkede yaşanan gelişmeler, net bir enternasyonalist devrimci perspektife sahip Marksist bir önderliğin yokluğunda, işçi sınıfının ayaklanan kitlelere önderlik edemeyeceğine, onların “ekmek, onur ve özgürlük” taleplerinin gerçekleşemeyeceğine ilişkin öngörümüzü doğruladı.
Yaptığımız şey, günümüzdeki gelişmeleri modern tarihte yaşanan onlarca devrimci ayaklanmadan edinilen tarihsel deneyimler ışığında değerlendirmekten ibarettir. Bu tespitleri yaparken de, elimizde, Marksizmin tarihsel maddeci yönteminden başka bir şey yoktu. Dahası, bu bilimsel yöntem sayesinde yaptığımız tespitler, sahip olduğumuz devrimci coşkunun oranına ilişkin bir gösterge değil; bizi, sırtında yumurta küfesi taşımadığı için her türlü kitlesel seferberlik karşısında “devrim!” çığlıkları eşliğinde düşüncesizce yerlere kapanan küçük burjuva solundan ayırt eden bir ölçüttü (hep de öyle olacak).
20. yüzyılın bütün devrimci başkaldırıları ve en son Tunus ile Mısır’da yaşananlar, yalnızca Libya halkının en az diğerleri kadar kahramanca başkaldırısının değil ama ileride Türkiye’de ve başka ülkelerde yaşanacak devrimci kitle hareketlerinin yazgısı konusunda da son derece somut işaretler sunuyor. Bunları görmezden gelmek, kendisini sosyalist ya da devrimci olarak tanımlayan önderlikler için, en hafif deyimle, affedilmez bir sorumsuzluk ve aymazlıktır.
Bütün bu deneyimler, Marksistlerin yakıcı görevini bir kez daha anımsatıyor: İşçi sınıfının, ne zaman patlayacağını hiç kimsenin bilmediği / bilemeyeceği halk hareketleri içinde önderliği alması, öncelikle, onun siyasi önderliğine soyunan sosyalistlerin tarihsel deneyimler ışığında biçimlenmiş net bir perspektife ve enternasyonalist devrimci bir programa sahip olmasını gerektirmektedir. Böyle bir önderliğin yokluğunda, işçi sınıfının, önce, ayaklanan kitleler içindeki “demokrat” burjuva ve küçük burjuva önderliklere yedeklenmesi; ardından da onlar eliyle yeniden sermayenin boyunduruğuna koşulması kaçınılmazdır. Bu karşı devrim süreci, kuşkusuz, söz konusu ülkenin küresel kapitalist sistem içindeki konumuna ve iç dinamiklerine göre şu ya da bu biçimde yaşanabilir. Ama ister kanlı bir iç savaş dolayımıyla isterse “yumuşak geçiş” biçiminde yaşansın, burjuva rejimin “demokrasi” maskesi altında yeniden kurulması, işçi sınıfı ve insanlık adına gerçek ve kalıcı bir kazanım olmayacak; dağılmış olan güçlerini yeniden toparlayan sermaye, ilk fırsatta yeniden karşı saldırıya geçecektir.