Kaddafi’den “anti-emperyalist” bir kahraman yaratmak
Libya’da patlak veren son halk ayaklanması ve sonrasında yaşanan iç savaş, sosyalist cenahtaki kafaları fena halde karıştırmışa benziyor. Son iki aydır Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki gelişmeler üzerine onlarca yazı yayınlayan kimi sosyalist çevreler, konu Libya’ya gelince derin bir “sessizliğe” bürünüyor. Kuşkusuz bu durumun pek çok nedeni var.
Ne yazık ki Libya, sosyalist solun bugüne kadar yeterince ilgi göstermediği bir ülke. Türkiye’de kendisini sosyalist olarak tanımlayan pek çok çevre için, Libya sadece “Kaddafi” ve “Yeşil Kitap” fenomenlerinden ibaret. Libya, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye ya da Cumhuriyet sonrası dönemde, genel olarak Türkiye sosyalist hareketinin ilgisini çekmemiş; bu ülkenin siyasi-iktisadi yapısı üzerine kapsamlı bilimsel-Marksist araştırmalar yapılmamıştır. Dolayısıyla, Libya ve Kaddafi konusundaki “cehalet” göz ardı edilerek, Türkiye sosyalist hareketinin bu ülkede yaşanan süreci kavramadaki yetersizliği anlaşılamaz.
Kaddafi’nin yükselişi ve çöküşü
Bir “soğuk savaş ürünü” olan Kaddafi’nin kurmuş olduğu siyasi rejimin ana karakteri, kuşkusuz baştan sona zorbalık, yolsuzluk, sömürü ve korku üzerine kuruluydu. Yani, Kaddafi rejimi dünya üzerinde eşi benzeri az görülecek tipte bir diktatörlüktü. İlk bakışta Kaddafi’nin Libya’sı, kendisini “emperyalizme karşı konumlandıran” bir ülke gibi görünse de, bu zorba rejim, küresel kapitalist sistemin yerel bir diktatör aracılığıyla kurmuş olduğu tarihsel ilişkiler ağı sayesinde bugüne kadar ayakta kalmayı başardı. Başka bir deyişle, Kaddafi’nin rejimi gücünü kendi halkından değil, esas olarak ona ihtiyaç duyan iki kutuplu dünya sisteminden almaktaydı.
Dünyanın bir tarafta ABD emperyalizmi, öte tarafta Sovyet bürokrasisi biçiminde kutuplaştığı Soğuk Savaş yıllarında, “iki süper güç” arasında yürüttüğü kıvrak siyaset, Kaddafi’ye büyük bir manevra alanı sağlamakla kalmadı, aynı zaman da bu durum, Kaddafi’nin kendisini dünya soluna “sosyalist” bir lider olarak sunmak için ihtiyaç duyduğu politik-psikolojik ortamı da sağladı. Kaddafi siyasi felsefesini 1970'li yıllarda yazdığı “Yeşil Kitap” ile ortaya koydu. O, bu kitapta, İslam'ın bazı ilkelerini de barındıracak şekilde hem sosyalizme hem de kapitalizme “alternatifler” sunduğunu iddia etmişti. Soğuk Savaş döneminde “Bağlantısızlar Hareketi”nin önde gelen “sosyalist” liderlerinden biri olarak sık sık solun gündemine gelen Kaddafi’nin, IV. Enternasyonal içinde bile takipçisi çıkmıştı [1].
Kaddafi’nin sosyalist cenahtan dostlarının iddiasına göre, o emperyalizme karşı savaşan “anti-emperyalist solun” en önemli temsilcilerinden biriydi. Fakat Kaddafi tipindeki Afrika ve Ortadoğu diktatörlerini “anti-emperyalist” bir şemsiye etrafında toplamaya çalışanların foyası kısa süre sonra ortaya çıktı. Bütün bu “sosyalist” diktatörler, 1970’lerde başlayan küreselleşme sürecinin maddi-ekonomik sonuçları nedeniyle, çöken bürokratik-totaliter diktatörlüklerin yıkılışına paralel olarak, hızla emperyalist sistemle bütünleştiler. Başka bir deyişle, ulusal korumacı dönem, bu türden “sosyalist” diktatörlerin emperyalist sistemle bütünleşmesini geciktirirken, küreselleşme süreci ise tam tersine, onların emperyalist sistem ile bütünleşmesini daha da hızlandırdı.
Hele ki son on yıldır ve halk ayaklanması başlamadan birkaç hafta öncesine kadar emperyalistler ve Kaddafi arasından su sızmıyordu. Kaddafi, hiçbir şekilde terörizmi desteklemediğini ve tek hedefinin küresel kapitalist sistemle bütünleşmek ve ülkesini uluslararası pazara açmak olduğunu yineliyordu. Libya ile emperyalist ülkeler arasındaki karlı anlaşmalar birbirini izliyordu.
Eğer Libya’daki halk ayaklanması ve sonrasındaki iç savaş durumu ortaya çıkmasaydı, Kaddafi’nin emperyalist sistemle bugün yaşadığı sürtüşme büyük ihtimalle gerçekleşmeyecekti. Bu yüzdendir ki, son on yılda emperyalizmle “dostça ilişkiler” kurmaya özen göstermiş olan Kaddafi’den, anti-emperyalist bir lider figürü çıkartmaya kalkışmak, anti-kapitalist mücadelenin içini boşaltmaya dönük bir girişimdir.
Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da önderlik Krizi
Bölgede tansiyonun yükselmesine neden olan halk ayaklanmaları, ilk bakışta emperyalistleri şaşkına çevirmiş gibi gözükse de, şimdilerde emperyalist güçler bu gelişmeleri kendi lehlerine çevirmeye çalışmaktadır. Başka bir deyişle, emperyalizmin Libya seferinin arkasında Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu kasıp kavuran halk ayaklanmalarını kontrol altına alma isteği yatmaktadır.
Tunus’ta ve Mısır’da yaşanan manipülasyonların ardından NATO öncülüğünde Libya’da gerçekleştirilen emperyalist askeri müdahale, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki kitlesel isyanların geleceğini derinden etkileyecektir. Emperyalist güçlerin Libya’daki askeri operasyonu, bölgenin geneline yayılan halk ayaklanmalarının önünü kesmeye yönelik çabalarının bir parçası olmakla birlikte, yakın geçmişteki sömürge konumlarından dolayı, başta Araplar olmak üzere bölgedeki geniş yoksul kitleler içinde tam tersi etkiler de yaratabilir.
Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da, Bahreyn’de, Yemen’de, Cezayir’de, Suriye’de v.b. pek çok Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkesinde emekçi kitleler, kendilerini yoksulluğa, yolsuzluğa ve baskıya mahkûm etmiş olan diktatörlük rejimlerine başkaldırmaya devam ediyor. Onların özlemlerinin gerçekleşmesi için, hem emperyalist devletlerin yerel uşaklarının manipülatif komplolarına hem de sözde ulusalcı küçük burjuva önderliklerin “anti-emperyalist” demagojilerine kararlılıkla karşı durmak şart.
Bunu başarabilecek olan öncü Marksist partiler ve onları zafere taşıyacak olan kitlesel özörgütlenmeler ise bu ülkelerde henüz tarih sahnesine çıkmış değiller. Bu durumu tersine çevirmek için, öncelikle net bir tarihsel perspektife sahip olmak gerek. Bu, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarına aykırı ve ona düşman olan Stalinist, Pablocu, merkezci, reformist, gerillacı, sendikalist ve ulusal kurtuluşçu v.b. hareketlerin sosyalist işçi hareketine vermiş oldukları zararları asla unutmamak demektir. Sosyalist dünya devrimine giden yol, Kaddafi örneğinde olduğu gibi, bütün bu “sosyalist” görünümlü düzen içi hareketlerle hesaplaşmaktan geçer.
Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da ortaya çıkan sömürgecilik karşıtı ulusal kurtuluşçu hareketlerin önderliğinde kurulan rejimlerin tamamı, yıllar boyunca kendi işçi sınıflarını ezdi; nihayet, söz konusu ülke ekonomilerini emperyalist tekellerin yağmasına açan liberal politikaların kararlı uygulayıcıları haline dönüştü. İki kutuplu dünya düzeni içersinde, kendilerini “sosyalist” olarak sunan her türden ulusal kurtuluşçu hareket, bugün emperyalizm ile işbirliği yapma noktasına geldi. Ne Suriye’de Baasçılık, ne Filistin’de FKÖ, ne Libya’da Kaddafi’nin “Yeşil Devrim”i, ne Ceyazir’de FLN… Bunların hiç biri emperyalizmden gerçek manada anti-kapitalist bir kopuş gerçekleştirememiş, tam tersine bu hareketlerin tamamı, uzun yıllar boyunca savundukları ulusal korumacı programları zaman içinde terk ederek, hızla emperyalizmin safına geçmiştir. Bu yüzdendir ki, uluslararası işçi sınıfı ve Marksist hareket bütün bu gerçekleri göz ardı ederek ilerleyişine devam edemez.
Kuzey Afrika ve Ortadoğu, uzunca süredir, dünya çapında sınıf mücadelesinin kilit merkezleri durumuna geldi. Bu mücadelelerin, uluslararası işçi sınıfı açısından devrimci bir sonuç elde edebilmesi ancak bu ülkelerde diktatörlüklere karşı ayağa kalmış olan emekçi kitlelerin Leninist demokratik merkeziyetçi bir dünya partisi etrafında bir araya gelmesiyle ve başta emperyalist ülkeler olmak üzere uluslar arası işçi sınıfının eylemli desteğini almasıyla mümkündür. Uluslararası işçi sınıfının önderlik krizi çözülmediği müddetçe, bugün Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da, yarın her hangi bir başka bölgede gerçekleşebilecek olan devrimci durumlar emperyalist güçler tarafından gasp edilmekten kurtulamayacaktır.

Dipnotlar

[1] İşçilerin Devrimci Partisi (İDP) önderliği 1977 yılında, Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi (DEUK) önderliğine haber vermeksizin, Libya yönetimi ile gizlice görüşmelere başladı ve partinin gazetesi News Line’da, “Siyonizme, ABD emperyalizmine ve Enver Sedat’a karşı” ortak bir açıklama yayınlandı. DEUK daha sonra İDP’nin önderlerinden Mike Banda ile Cliff Slaughter’ın da desteğiyle bu konuda yaptığı bir araştırmayla, partinin 1977–1983 yılları arasında, aralarında Libya’nın da olduğu çeşitli yönetimlerden 1 milyon Paund aldığını tespit etti. Bu rapor İngiltere’deki Solidarity’de yayınlandı.