Tunus’ta Halk Ayaklanması: Olasılıklar ve Sonuçlar

Kuzey Afrika ülkesi  Tunus’ta halk  ayaklanması sonucunda ülkeden kaçmak zorunda kalan Cumhurbaşkanı Bin Ali’ nin ardından ülkedeki kaotik durum devam ediyor[1]. Hala cevaplanmayı bekleyen iki temel soru var: Halk ayaklanması Tunus’taki burjuva diktatörlüğünü yıkabilecek bir devrimci potansiyele sahip mi? Yoksa Tunus’taki sermaye düzeninin yeniden tesis edildiği bir sürece mi giriyoruz? Marksist önderliğin varolmadığı bir ortamda, Tunus’taki mevcut gelişmeler, ne yazık ki ikinci seçeneğin gerçekleşme olasılığını daha fazla güçlendiriyor. Peki neden?
Halktan gelen tüm itirazlara rağmen, Bin Ali rejiminin tüm kalıntıları yeni kurulan hükümetin de ana iskeletini oluşturuyordu. Yeni hükümet, eski hükümet partisi olan Anayasal Demokratik Birlik Partisi (RCD) öncülüğünde kuruldu. Halktan gelen tepkileri hafifletmek maksadıyla, bazı parti ve sendikalardan kişiler sembolik olarak hükümete alınmıştı. “Ulusal birlik hükümeti” adı verilen bu hükümeti kuran Anayasal Demokrat Birlik Partisi’nin (RCD) liderlerinden Muhammed Gannuşi, tam 12 yıl boyunca Bin Ali’nin gölgesinde başbakanlık yapmış olan kurnaz bir burjuva politikacı. O kadar ki, şimdi, “Bin Ali döneminde, herkes gibi ben de korkuyordum” diyen Gannuşi, hem yıllardır Bin Ali’den sonra rejimin iki numaralı ismiydi, hem de ayaklanma sırasında polise 100 kişiyi öldürten hükümetin de başıydı. Ayrıca bu parti, yeni hükümette içişleri, dışişleri ve maliye gibi tüm kritik bakanlıkları elinde tutmaya devam ediyordu. Kontrol yine eski rejim kadrolarındaydı. Anlayacağınız, hükümette, adı dışında, “yeni” hiçbir şey yoktu!
Ülke genelinde düzeni yeniden kurması beklenen ulusal birlik hükümetine katılan bazı muhalif liderler ise şunlardı: İlerici Demokratik Parti’nin (PDP) lideri Maya Jribi Kalkınma Bakanı olurken, Demokratik Emek ve Özgürlük Forumu (FDLT) lideri Mustafa Bin Cafer’e de Sağlık Bakanlığı koltuğu verilmişti. Ettajdid Hareketi (eski komünist parti) lideri Ahmet İbrahim’e ise Eğitim Bakanlığı münasip görülmüştü. Çeşitli radikal “sol” partiler ise hükümete alınmadı. Hükümette yer almak isteyen İslamcı En-Nahda (Yeniden doğuş) hareketinin lideri Raşid el Gannuş’in de hükümete katılma isteği reddedilmişti. Fakat hükümet daha kurulmadan dağılma noktasına geldi. Hükümette devrik Cumhurbaşkanı Bin Ali'nin partisinden bakanların bulunmasını protesto eden muhalefet lideri Mustafa Bin Cafer hükümetten istifa ettiğini açıkladı. Tunus'taki halk ayaklanmasının lokomotifi konumundaki Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) ile bağlantısı bulunan 3 bakan da aynı gerekçeyle istifa etti ve yeni hükümeti tanımadığını açıkladı. Daha önce, sendikanın sözcüsü İfa Nasır, UGTT'nin yeni hükümeti tanımama kararı aldığını belirterek, hükümetteki üç temsilcisine çekilme çağrısı yapmıştı. Zaten bakanların çoğu sırf halkı yatıştırmak için hükümete dahil edilmişti; bazıları göreve getirildiklerini televizyondan ya da arkadaş telefonundan öğrenmişti!
Tunus’ta hükümet kurma çabaları ilk denemede başarısız olmuş olsa da, bu geçici bir durumdur. Hele ki, düzenin krizinden yararlanabilecek bir Marksist önderliğin varolmadığı bir ortamda, burjuva partileri sermaye düzenini yeniden tesis edecek bir hükümeti kurmakta zorlanmayacaktır. Tunus’ta sınıflar mücadelesinin geldiği nokta, uzun yıllardır halka her türlü acıyı tattırmış olan Bin Ali rejimine isyan eden emekçi kitlelerin, Bin Ali’yi ülkeden kaçmak zorunda bırakmış olmasına karşın, düzeni kökten değiştirmek için, siyasi iktidarı alabilecek öz örgütlenmelere ve öncü partiye sahip olmadığı gerçeğini gözler önüne seriyor. Bu yüzden, bugün Tunus’ta ortaya çıkan iktidar boşluğu, emekçi sınıfların öz örgütlenmeleri ve öncü Marksist parti tarafından değil, ne yazık ki Tunus burjuvazisinin farklı kesimlerinin çıkarlarını temsil eden burjuva partileri tarafından dolduruluyor.
Fakat yine de Tunus’ta sınıflar mücadelesinin seyri düz bir hatta ilerlemeyecektir. Çünkü boğazına kadar çamura batmış olan Bin Ali rejimine isyan etmiş olan emekçi kitleler, farklı hakim sınıf bloklarının, büyük oranda kendilerini uyutmaya çalıştığının bilincinde. 100 insanın hayatı pahasına, eski rejim artık yönetemez bir hale gelmiştir. Bin Ali’yi deviren halk, onun kalıntılarının eski rejimi devam ettirmeye çalışmasına büyük bir öfke duyuyor. Tunuslu emekçiler eski iktidar partisinden hiçbir ismi yeni hükümette görmek istemiyor. Kitleler “Ayaklanma devam ediyor, RCD defol!”, “Sahte hükümet istemiyoruz!” sloganlarıyla, eski rejim tamamen tasfiye olana kadar, sokakları terk etmeme niyetinde olduğunu gösteriyor.
Tunus hakim sınıfları açısından, artık eskiye dönüş mümkün değildir; ancak eski rejimin burjuva-demokratik restorasyonu üzerine kurulu bir politik yönelim, emekçi kitleler arasında taban bulabilir. Tersi durumda, yani eski rejimin sürdürülmeye çalışılması halinde, emekçi kitlelerin düzene duyduğu öfke katlanarak artacaktır. Gelinen aşamada, hakim sınıf bloklarının hiçbiri bu gerçeği göz ardı edemez. Eski rejimin artık sürdürülemeyeceğini gören ABD başkanı Obama’nın, basına verdiği bir demeçte “ABD hükümeti olarak, Tunus’taki demokrasi mücadelesini destekliyoruz.” demesi, öylesine söylenmiş bir söz değildi. ABD’nin emperyalist dış siyasetinin ne kadar pragmatist ilkeler üzerine oturduğu herkesçe bilinen bir gerçek. ABD, Tunus’un küresel sermaye düzenine entegrasyon sürecini hızlandırmak istiyor. Tunus’un uluslararası piyasalarla bütünleşmesinin ve ulus-ötesi şirketlerin yağmasına açılmasının yegâne yolu, ülkenin “demokratikleşmesinden” geçiyor[2].
Uluslararası burjuvazi, Tunus emekçilerinin bağımsız devrimci sınıf eyleminden korkmaya devam ediyor. Bu yüzden Bin Ali ülkeyi terk edene kadar harekete geçmeyen uluslararası burjuvazi, ilk şoku atlattıktan sonra, şimdi ordu güçlerine “gerekirse silahlarınızı emekçilere çevirin!” telkininde bulunmaya başladı. Eğer Tunus emekçilerinin öfkesi, “ulusal birlik hükümeti” ile düzen kanalları içerisinde eritilmezse, uluslararası burjuvazinin de desteğini alan ordu güçleri, mevcut hükümeti devirip, askeri bir yönetim kurmaya kalkışabilir. Böylesi bir durum karşısında emekçilere düşen görev, olası bir askeri rejim tehdidini geri püskürtmek için mücadele etmek olmalıdır. Tunus’ta askeri rejim olasılığı, eski rejimi dahi aratacak ölçüde, yeni bir baskı rejiminin kurulması anlamına gelecektir. Böylesi bir durumda, askeri darbenin ilk olarak üzerinden silindir gibi geçmeye çalışacağı toplumsal güç de işçi sınıfı ve örgütleri olacaktır. Tunus işçi sınıfı, olası bir askeri darbe tehlikesine karşı, “genel grev ve genel direniş!” şiarıyla hareket etmelidir. Ayrıca Tunus işçi sınıfı, rejimin kitlelerin mücadelesini bastırmak için ilan ettiği olağanüstü halin iptali ve gösteri özgürlüğü için de mücadele etmek gibi bir sorumluluğu da omuzlarında taşıyor.
Aynı zamanda RCD, temelleri Bin Ali rejimi döneminde atılmış olan, kendisine karşı sadık ve iyi silahlanmış bir gizli polis gücüne de sahip; bu gizli polis gücü zaman zaman ordu ile çatışmaktan bile çekinmiyor. Tunus’ta baskıcı Bin Ali rejiminin en önemli kozu polisti. 10 milyon nüfuslu ülkede gizli polis hariç 135 bin polis bulunduğu tahmin ediliyor. Fakat Tunus’ta halk ayaklanması mevzi kazandıkça, gizli polis örgütünün dışında kalan yoksul polis kitlesi arasında, emekçi halkın taleplerini destekleme eğilimi güçlenmeye başladı. Örneğin En-Nahda (Yeniden Doğuş) hareketi genel sekreteri Cibali, basına verdiği bir mülakatta “Polis, bugün eylem yapan, gösteri yapan halka katıldı, onlarla birlikte slogan attı” diye konuşmuştu.
Ekonomik krizin etkisi
Tunus’taki halk ayaklanması, 2008’den bu yana dünyayı sarsan küresel ekonomik krizin, sınıf mücadeleleri alanında, bugüne kadar yaşadığı en önemli örneklerden biridir. Eski rejimi yönetemez hale getiren halk ayaklanmasının esas nedenlerinden biri, dünyayı sarsan ekonomik krizin, genel olarak Tunus ekonomisine, özel olarak da ülkedeki turizm sektörüne büyük darbe vurması sonucunda, ülkede işsizliğin ve yoksulluğun artık emekçi halkın tahammül edemeyeceği bir boyuta gelmiş olmasıdır. Ayrıca ekonomik krizi bahane eden Avrupa Birliği’nin, işgücü göçünü engellemek için sert tedbirler alması da, Tunus’taki yoksul gençlerin bireysel kurtuluş umudunu büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Halk ayaklanmasında gençliğin belirgin bir yer tutması, tüm bunların doğal bir sonucudur. Örneğin, 17 Aralık’ta Tunus’ta işporta tezgahına el konulmasına ve kendisine tokat atılmasına tepki olarak kendini yakan ve böylece rejime karşı halk ayaklanmasını tetikleyen üniversite mezunu Muhammed Buazizi’nin bu eylemi, Tunus halkının yıllardır çektiği sıkıntıların bir dışavurumuydu. Bu açıdan ele alındığında, Tunus’taki halk ayaklanması, 2010’da Yunanistan, Fransa, İspanya, İtalya, Portekiz, İrlanda ve Britanya’da yaşanan sosyal mücadeleler ile benzer dinamiklere sahiptir. Tüm bu mücadelelerin ortak noktası, hepsinin küresel ekonomik krizin siyasi sonuçlarına karşı patlak vermiş olmasıdır. Tunus örneğinde olduğu gibi, tüm dünyada işçilerin, işsizlerin ve yoksulların ayağa kalkma süreci hızlanmaktadır. Bütün bir gezegen sınıf mücadelesinin laboratuarı haline dönüşmektedir.
Tunus’ta kendiliğinden bir biçimde ayaklanan emekçi kitleler, Bin Ali’yi ülkeden kaçmak zorunda bırakmış ve eski rejimi büyük oranda yönetemez bir hale getirmiş olmasına karşın, hala devam etmekte olan halk ayaklanması, kendi iç dinamiklerini tamamen tüketmiş değil. Tunus emekçileri, ayaklanmaya neden olan işsizlik ve yoksulluğu yaratan kapitalizmi ortadan kaldırmak ve burjuva diktatörlüğünü yıkmak için hala muazzam bir devrimci potansiyele sahip. Fakat ne yazık ki, bu potansiyeli harekete geçirebilecek öz örgütlenmelerin ve öncü Marksist partinin varolmadığı koşullar altında, işçi sınıfının kendi iktidarını kurabileceğini söylemek de bir o kadar zor.
Tunus emekçileri, devrimi gerçekleştirebilecek bir güce sahip, fakat ortada bu gücü harekete geçirebilecek bir Marksist önderlik görünmüyor. Bu türden devrimci bir önderlik ortaya çıkmadığı sürece, Tunus’taki halk ayaklanması zamanla düzen içi kanallarda eritilecektir. Ancak emekçi halkın verdiği bu mücadele, devrimci bir önderliğin oluşması için gerekli tarihsel koşulları yaratarak, ülkedeki Marksist birikimin, gelecekte kendisini öncü bir sınıf partisine dönüştürmesine olanak da sağlayacaktır.
Tunus’taki halk ayaklanması, ister “ulusal birlik hükümeti” ile düzen kanalları içerisinde eritilsin, ister askeri diktatörlük altında ezilsin, bu onurlu ayaklanma, en başta bölge emekçilerine ve uluslararası işçi sınıfına örnek teşkil etmeye devam edecektir. Küresel sermayenin en büyük korkusu, bu ve buna benzer halk ayaklanmalarının, dünyanın değişik yerlerindeki emekçi sınıflar tarafından örnek alınacak olmasıdır. Arap Birliği zirvesinde konuşan Amr Musa’nın “Tunus'taki ihtilal bizim uzağımızda değil” demesi boşuna değildir!

Dipnotlar

[1] Bin Ali 23 yıllık iktidarının ardından Suudi Arabistan'a kaçtı. Bin Ali'nin ülkeden 1.5 ton altınla kaçtığı iddiası Tunus Merkez Bankası tarafından yalanlanırken Dünya Altın Konseyi (DAK) ve IMF’nin verileri rezervdeki eksikliği kanıtladı. DAK ve IMF’ye göre Tunus Merkez Bankası’nda Ekim ve Aralık’ta 6.8 ton altın vardı. Ancak Tunus Merkez Bankası’nın Çarşamba günkü bildiriminde rezerv miktarı 5.3 ton olarak yer aldı.
[2] Enver Hocacı Tunus İşçileri Komünist Partisi (PCOT) yayınladığı bildirinin 5. maddesinde şunları söylüyor: “Politik, ekonomik, sosyal ve kültürel boyutlarıyla demokratik değişim, mevcut rejimin tamamen son bulmasını gerektirir. Bunun yolu da ülkeyi halkın özgürlük, sosyal adalet ve kaderini tayin hakkını garanti altına alacak gerçek bir demokratik cumhuriyetin temellerini oluşturacak kurucu meclisin oluşturulması için gereken özgür seçimlere götürecek geçici hükümeti de içeren adımların atılmasıdır.” deniyor. Bildirinin 7’inci maddesinde ise, “Demokratik güçlerin ulusal ve birleşik bir yapı oluşturarak demokratik değişimi ilerletmesi, ayağa kalkan Tunus halkının kazanımlarını koruması ve iktidarın barışçıl bir şekilde halka teslim edilmesi için yöneticilerle görüşmelerde bulunması son derece acil bir ödevdir.” Özetle, Tunus İşçileri Komünist Partisi, mevcut ayaklanma ve kriz durumundan, Tunus işçi sınıfının iktidarını yaratmak için yararlanmak yerine, rejimin “burjuva-demokratik restorasyonunu” hızlandıracak olan kurucu meclis ve “özgür” seçim taleplerini ortaya atıyor. Tunus İşçileri Komünist Partisi’nin “iktidarın barışçıl bir şekilde halka teslim edilmesi”nden anladığı, iktidarın kurucu meclis ve “özgür” seçim yoluyla yeniden burjuvaziye teslim edilmesinden başka bir şey değil!