Amerikalar Zirvesi Obama Adına Fiyaskoyla Sonuçlandı
Kolombiya’nın Cartagena kentinde, ortak bir açıklama üzerinde anlaşamayan otuz dolayında ülkenin devlet başkanlarının katılımıyla hafta sonu yapılan Amerikalar Zirvesi, Pazar günü aksak bir şekilde sona erdi. Küba, Malvinas (Falkland) ve “uyuşturucu ile mücadele“ konularında Washington ile neredeyse bütün ülkeler arasında varolan keskin anlaşmazlıklar bir uzlaşmayı engelledi.
İki günlük zirve, hükümetinin bütün düşüncelerine Kanada dışındaki diğer tüm katılımcı ülkeler tarafından karşı çıkılan Obama için tam bir fiyaskoydu. Ayrıca, ABD’de, toplantıya ilişkin haberler Cartagena’daki bir otelde ABD başkanının gizli servisinden 11 görevli ile beş Amerikan askeri personelinin dahil olduğu bir fuhuş skandalının gölgesinde kaldı.
Bu, katılımcıları ortak bir kapanış açıklaması yapmadan sona eren ikinci Amerikalar Zirvesi’ydi. Obama, 2009’da Trinidad’da toplanan son zirveye göreve geldiğinin neredeyse üçüncü ayında katılmıştı ve Washington, Afrika kökenli genç Amerikalı başkanı, yarımkürede hiç tutulmayan Bush yönetiminin politikalarından büyük bir farklılık olarak göstermek için büyük çaba içindeydi.
Obama’nın Trinidad’a yeni bir “karşılıklı saygı ve eşitlik“ dönemi açmaya geldiği yollu söylemine karşın, üç yıl sonra, Demokratik yönetimin, selefinden özünde farklı olmayan bir Latin Amerika politikası sürdürdüğü fazlasıyla açık hale geldi. Bu, Küba’ya karşı yarım yüzyıllık ekonomik ambargonun devamı, ABD merkezli bankaların ve ulusötesi şirketlerin çıkarlarını ilerletmeye yarayan Serbest Ticaret Anlaşması’nın tesisi ve bölgedeki ABD askeri hegemonyasını arttırmak için tasarlanmış askeri bir “uyuşturucu ile mücadele“ uygulaması üzerinde merkezileşmiştir.
Bu politika Cartagena zirvesinde doğrudan saldırıya maruz kaldı. Washington, üç yıl önceki zirveden farklı olarak, Küba’nın gündeme gelmesini bu kez engelleyemedi.
2009’daki zirvede, ABD-Küba ilişkilerinde bir “yeni başlangıç“ vaadinde bulunan Obama, Küba’ya seyahat yasağını ve işçi dövizleri üzerindeki kısıtlamaları en aza indireceğini ilan ederek eleştirilerin yönünü değiştirmişti. Washington, o zamandan beri, Küba'ya yönelik ambargoya son vermek bir yana, onu hafifletme konusunda hiçbir adım atmadı.
Obama, Cartagena’da, “hala demokrasiye yönelmemiş olduğu“ için zirveye katılmasına izin verilemeyeceğinde ısrar etti. Washington’ın politikasının Latin Amerikalı muhalifleri, ABD’nin en yakın ilişkileri sürdürdüğü Ortadoğu’dan Orta Asya’ya kadar bir sürü diktatörlüğe dikkat çektiler.
Dışişleri bakanlarının devlet başkanlarının imzasına sunulmak üzere bir açıklama taslağını kaleme almak için yaptığı toplantı, 32’ye karşı iki oyla (ABD ve Kanada) Küba’nın zirvenin dışında tutulmasına son vermeyi kabul etti. Küba’nın dışlanması politikası, 50 yıl kadar geçmişe; Washington’ın Amerika Devletleri Örgütü’ne, Fidel Kastro’yu iktidara getiren 1959 devriminin ardından bu Karibik adası ülkesine karşı bir tecrit politikası dayattığı zamana dayanıyor. Zirve kararları oybirliğine dayandığı için, ABD ile Kanada’nın bu vetosu bir sonuç belgesinin yayımlanmasını olanaksız hale getirdi.
Buna karşılık, birkaç ülke, bu yıl, Küba’yı dışlayan bir zirveye katılmayı reddeden Ekvator devlet başkanı RafaelCorrea tarafından izlenen politikayı benimseyeceğini açıkladı. Bolivya, Ekvator, Honduras, Nikaragua ve Venezuella’nın yanı sıra Küba ile dört Karibik ülkesini kapsayan ALBA (Bizim Amerikamızın Halkları İçin Bolivarcı İttifak) ülkeleri, Küba’nın katılımının olmadığı diğer zirvelere katılmayacaklarını taahhüt ettikleri ve ABD’nin bu ada ülkesine yönelik ekonomik ve mali ambargoya son vermesini istedikleri bir açıklama yayınladılar.
Brezilya’nın devlet başkanı DilmaRousseff, Cartagena zirvesinin “Küba’nın katılmadığı son zirve olması gerektiğini“ açıklayarak, benzeri bir yaklaşım sergiledi.
Latin Amerika ülkeleri, Malvinas konusunda da, Arjantin’in adalar üzerindeki egemenlik iddiasını destekleme ve Britanya yönetimine sömürgecilik kalıntısı olarak karşı çıkma yönünde ortak bir tavır aldılar. Bununla birlikte, ABD sürtüşmede yansız olduğunu vurgulayarak, herhangi bir destek açıklamasına karşı çıktı.
Grup fotoğrafının çekilmesinin hemen ardından arabaya binip havaalanının yolunu tutan Arjantin devlet başkanı CristinaFernandezKirchner, zirvenin ikinci gününe katılmadı. Bu erken ayrılma, onu, Obama’nın bu Güney Atlantik adasından “tercih ettiğiniz sözcüğe göre, Maldives [aynen böyle] ya da Falklands“ şeklinde söz ettiği ABD yansızlığına ilişkin düşüncelerini dinlemekten kurtardı.
Uyuşturucu konusunda, Obama, ABD önderliğinde uyuşturucuya karşı silahlı mücadele stratejisini savunurken kendisini büyük ölçüde yalıtılmış buldu. Washington, bu stratejiyi, bu Güney Amerika ülkesine milyarlarca dolarlık askeri yardım, donanım ve danışman gönderdiği Kolombiya Planı dolayımıyla yirmi yıldan fazla süredir destekledi. Washington şimdi, Merida Planı üzerinden benzeri bir kanlı mücadele sürdürüyor ve Orta Amerika Bölgesel Girişimi dolayımıyla bunu Orta Amerika’ya yayıyor.
Guatemala’nın, ülkenin uzatmalı iç savaşında soykırım suçlarına bulaşmış eski bir general olan ve kısa süre önce resmen göreve başlayan devlet başkanı OttoPerezMolina, ABD’nin konuyu tartışmayı engellemek üzere telaşla Orta Amerika’yı ziyaretine yol açan, uyuşturucuyu yasallaştırma üzerine bölgesel bir toplantı çağrısına önayak oldu.
Obama, Cartagena’da, “yasallaştırma çözüm değil“ ve “herhangi bir kısıtlama olmaksızın yasal olarak faaliyet göstermesine izin verilmiş“ uyuşturucu ticareti “tam da, eğer daha fazla çürüme olmazsa bir çürüme, ardından statüko gibi olabilir“ diye diretti.
Kolombiya’nın, Washington’ın yarımküredeki en yakın müttefiki ve eski savunma bakanı devlet başkanı Juan Manuel Santos bile, “bu politikanın işe yarayıp yaramayacağını ve daha etkili ama az maliyetli başka alternatiflerin olup olmadığını“ görmek gerektiğini belirterek, Obama ile arasına mesafe koydu.
Zirveye, ekonomik gerilimler de egemen oldu. ABD’nin politikasının önündeki artan zorlukların merkezinde Amerikan kapitalizminin yarımküredeki ekonomik üstünlüğünü kaybetmesi bulunuyor. Çin’in yeni pazarlara ve hammadde kaynaklarına ulaşma çabası, onu Brezilya, Şili, Peru ve bir dizi başka ülke ile başlıca ticaret ortağı haline getirdi. Çin, aynı zamanda, Brezilya’da, Peru’da ve kıtanın her yerinde başlıca doğrudan yabancı yatırım kaynağı. Bu arada, Avrupa Birliği, Latin Amerika’nın iki numaralı ticaret ortağı olarak ABD’yi geçmektedir.
Brezilya Devlet Başkanı Rousseff, Cartagena’da aynı doğrultuda toplanan bir “CEO’lar zirvesi“nde yaptığı konuşmada, ABD‘yi ve Avrupa’yı, gerçek bir parasal tsunamiyi kışkırtmaktan sorumlu tutarak, onların sıfıra yakın faiz oranıyla yabancı paranın Brezilya’ya akmasına yol açıp onun para birimi Real’in değerini yükselterek bu ülkenin dışsatımını dünya piyasasında pahalı hale getiren para politikalarını eleştirdi. Rousseff, hükümetinin “imalat sektörünü parçalanmaya terk etmeyeceğine“ yemin etti.
Bu tür kaygılar, bölgede, Latin Amerika ile ABD ve Avrupa arasında değil ama aynı zamanda kıta içinde de gerilimleri arttıran korumacılıkta bir artışa yol açmıştır. Bu yüzden, Brezilya, güçlü Real'den kaynaklanan uygun olmayan ticaret dengesine yanıt olarak, kısa süre önce, Meksika’yı, iki ülke arasında gümrüksüz otomobil dışsatımını mümkün kılan anlaşmayı tek yanlı olarak iptal etmekle tehdit etti. Sonuçta, dışsatıma gönüllü bir üst sınır getiren bir düzenleme üzerinde anlaşıldı.
Obama’nın, Kolombiya ile yapılan Serbest Ticaret Anlaşması’nın önümüzdeki ayın ortasından itibaren yürürlüğe gireceğini açıklaması, Washington tarafından zirvenin “olumlu yanı“ olarak sunuldu. Bu tür bir anlaşma, daha önce 2006’da Bush yönetimi tarafından görüşülmüş ama o zamanlar Kongre tarafından engellenmişti.
Obama, başkan adayı iken, insan haklarına ilişkin kaygılarını ifade ederek, Kolombiya ile Serbest Ticaret Anlaşması’na karşı çıkmıştı. Obama, başkanlık makamına gelir gelmez, yasalaşması için, Kolombiya’yı 1986’dan beri 3.000’in üzerinde sendika üyesinin kolluk güçleri ve sağcı ölüm mangaları tarafından öldürülmüş olduğu ülkede, anlaşmayı, görünüşte işçileri korumak için yeni kurumlar ve programlar yaratmaya zorlayan bir “Çalışma Eylem Planı“ sahtekârlığına iliştirerek yeniledi. Obama, bu kan banyosunu durdurma yönünde hiçbir işe yaramayan yüzeysel değişikliklere rağmen, Kolombiya’nın plana uygun olduğunu onayladı. Kolombiya’da, geçtiğimiz yıl içinde 30’un üzerinde sendikacı öldürüldü; 2012 yılının ilk üç ayı içinde en az altı sendikacı yaşamını yitirdi.
http://wsws.org/articles/2012/apr2012/lasu-a17.shtml