Bolivya Seçimleri ve MAS
Proleter devrimin eşiğinden burjuva parlamentarizmine
Bolivya halkı, 18 Aralık 2005 günü yapılan seçimlerle, Sosyalizme Doğru Hareket'in (MAS) önderi Evo Morales'i, beklenenin üzerinde bir oy oranıyla (yaklaşık yüzde 54) devlet başkanlığına getirdi. Bolivya oligarşisinin* ve emperyalistlerin çıkarlarını savunan PODEMOS'un (Yurttaşlar İttifakı) adayı Tuto Quiroga ise, oyların yalnızca yüzde 28,5'ini alabildi. Böylece MAS, Senato'da, "beyaz" oligarşinin partileri karşısında azınlıkta kalmış olsa da (bu üç partinin elde ettiği 15 sandalyeye karşılık 12 sandalye), 130 sandalyeli Kongre'ye 72 temsilci sokarak, tek başına hükümeti kurma gücünü de elde etti.
Seçimlerden önce, bütün kamuoyu yoklamaları, Morales'in seçimleri yüzde 30 ile 38 arasında bir oy oranıyla kazanacağını gösteriyor; rakibi Quiroga'nın ise yüzde 28 dolayında oy alacağı tahmin ediliyordu. Bu durumda, Morales, Kongre tarafından başkanlığa atanacak; kuracağı hükümet ise parlamentodaki burjuva partilerinin sıkı kuşatması altında olacaktı (Bolivya Anayasasına göre, yalnızca seçimlerde yüzde 50'nin üzerinde oy alan aday doğrudan başkan olabiliyor; tersi durumda, en çok oyu alan iki kişiden biri, parlamento tarafından devlet başkanlığına seçiliyor).
Seçimler öncesinde, bu kamuoyu yoklamalarından hareketle üretilen senaryolara göre, Morales, başkan seçilse bile MAS iktidar olamayabilir; "beyaz" oligarşinin partilerinin temsilcilerinin de yer alacağı bir ulusal birlik hükümeti kurulabilir; hatta oligarşinin ve emperyalistlerin adayı Quiroga devlet başkanlığına getirilebilirdi. Bu ve benzeri olasılıklar ve olası sonuçları, yalnızca emperyalizmin ve oligarşisinin sözcüleri değil, devrimci ve sosyalist çevreler tarafından da inceden inceye tartışıldı. Ancak -en azından bizim izleyebildiğimiz kadarıyla- MAS'ın ve önderi Morales'in bu denli fazla oy alacağını hiç kimse öngöremedi.
MAS'ı iktidara, önderi Morales'i de devlet başkanlığına taşıyan 18 Aralık seçimlerinin, başta Morales'e oy verme çağrısı yapanlar olmak üzere, geniş sosyalist çevrelerce, "ABD emperyalizmine  indirilmiş yeni bir darbe", "yeni liberalizme karşı zafer" vb. çığlıklarla karşılandığını biliyoruz. Bu yazıda, 18 Aralık seçimlerine giden süreci, MAS'ın ve önderi Morales'in bu süreçte oynadığı -bize göre yıkıcı- rolü ve seçimlerde ortaya çıkan tablonun ardından yaşanabilecek olası gelişmeleri ele alacağız.
MAS'ı iktidara taşıyan faktörler
MAS'ın geçtiğimiz 18 Aralıkta elde ettiği seçim zaferinin ardında yatan etmenin, Latin Amerika'nın en yoksul ülkesi olan Bolivyalı emekçilerin ve köylülerin -başta petrol, doğal gaz, bakır ve su olmak üzere- ülke kaynaklarının emperyalist tekellerce yağmalanmasına, "beyaz" oligarşinin ayrımcılığına, ABD'nin baskısı sonucunda koka üretiminin durdurulması planına ve artık dayanılmaz hal alan yoksulluğa yönelik tepkisi olduğundan kuşku yok. Bu tepkinin hedef tahtasında da, elbette, ABD bulunuyor. Zira, ülkede koka ekiminin yasaklanması ve Bolivya ekonomisinin kayıtsız koşulsuz uluslararası tekellerin yağmasına açılması yönünde baskı uygulayan ABD, aynı zamanda,  ülke nüfusunun yüzde 80'ini oluşturan yerlilere karşı her alanda sistematik ayrımcılık uygulayan "beyaz" oligarşinin de başlıca destekçisiydi.
MAS, doğal kaynakların ulusallaştırılmasını, koka üretimine yeniden başlanmasını, bir kurucu meclis dolayımıyla -yerli halkın haklarını güvence altına alacak- yeni bir anayasanın hazırlanmasını içeren programıyla, kaba hatlarıyla, Bolivya halkının "beyaz" oligarşiye ve ABD emperyalizmine olan tepkisini ifade ediyordu. Öte yandan, nefret edilen ABD Büyükelçiliği'nin ve Bolivya oligarşisinin Morales'e karşı kullandığı -"komünist diktatör Castro'nun arkadaşı", "Venezuela emperyalizminin ajanı" vb.- argümanların tümüyle ters teptiğini de eklemek gerek. "Soğuk savaş" döneminden kalma bu ilkel argümanlar, Bolivyalı işçilerle köylülerin -özellikle de koka üreticilerinin- kendisi de yerli kökenli ve koka üreticisi önderi olan Morales'in etrafında toparlanmasından başka bir işe yaramadı.
Özetle, Bolivyalı emekçiler, maden işçilerinin 1985-86'daki seferberliğinin yenilgiye uğratılmasının ardından uygulamaya konulan yeni liberal politikalara nihai olarak son vermek için; doğal kaynakların ulusallaştırılması, çalışma ve yaşama koşullarının iyileştirilmesi, toprak reformu, yerlilerin ulusal-demokratik haklarının tanınması vb. talepleri karşılamanın yolunun, MAS'ın zaferinden ve Morales'in başkanlığından geçtiğini düşündüler.
İktidar için, kararlılık ve özgüven yetmiyor
Bolivyalı emekçiler, 2001 yılında, Cochabamba kentinde, suyun özelleştirilmesine karşı ayağa kalktığında, bir kaç hafta süren militan seferberlik, egemen sınıflara geri adım attırmaya yetmişti.
Bolivyalı emekçilerin, maden işçilerinin bozguna uğratıldığı 1985-86 direnişinden 15 yıl sonra elde ettiği bu ilk başarıyı, kitlelerin giderek artan militanlığına paralel olarak, Bolivya devlet aygıtını felç eden 2003 Şubat ve Ekim ayaklanmaları izledi. Doğal gazın ulusallaştırılması talebiyle başlayan bu eylemler, El Alto'da yüze yakın emekçinin öldürülmesinin ardından, yönetimin devrilmesi politik hedefine kilitlenmişti. Bolivya oligarşisinin, ordusunu ve polisini kitlelere karşı "dilediğince" kullanamadığı bu ayaklanma, devlet başkanı Sanchez de Lozada'nın makamından helikopterle kaçmasıyla sonuçlandı (kitlesel seferberlik o denli güçlüydü ki, kimi subaylar, ayaklanan halkın taleplerini destekleyen bildiriler yayınladılar).
Bolivyalı emekçiler, 2003 Ekiminde, devlet aygıtını işlemez hale getirdi ama iktidarı kendi ellerine de alamadılar. Bolivyalı emekçilerin "eşiği" aşmasına yol açan şey, Lozada'nın yardımcısı Mesa'nın -yine MAS'ın katkısıyla- devlet başkanlığa getirilmesiyle sonuçlanan 2003 Ekim ayaklanması oldu: Bolivyalı emekçiler, iktidarı burjuvaziye teslim etmiş olmalarına karşın, kendilerine olan güvenlerini pekiştirmiş; artık, sorunları kendi yöntemleriyle (yani kitlesel seferberlik ve militan mücadele yoluyla) çözebileceklerini kavramışlardı.
2005 yılı Mayıs-Haziran aylarında yeniden yükselen devrimci dalga, Bolivyalı emekçilerin kendi güçlerine ve yöntemlerine olan güveninin hem yalın bir ifadesi hem de doruk noktası oldu. Bu kez, zaten sallantıda olan devlet aygıtı bir kez daha felç olurken, emekçi kitlelerle büyük patronlar arasında ne yapacağını bilemeyen Mesa da devrimci seferberliğin kendisine tanıdığı süreyi dolduruyor ve istifa etmek zorunda kalıyordu. Bolivyalı emekçi kitlelerin, artık "dizginlerinden boşalmış" olan seferberliği öylesine güçlüydü ki, devrimci dalga, bizzat yaratıcılarını ve katılımcılarını kendisiyle birlikte sürükledi; onları dönüştürdü.
Morales önderliğindeki MAS'ın seçim zaferini, bu anlamda, Bolivyalı işçilerin ve köylülerin, özellikle geçtiğimiz iki yıla damgasını vuran devrimci seferberliğinin -şimdiki- sonucu olarak görüyoruz. Ancak bu, aynı zamanda, paradoksal bir sonuçtur. Yukarıda, kitlelerin "düzen değişikliği" talebini yalın biçimde yükseldiği Ekim 2003 ve Mayıs-Haziran 2005 ayaklanmalarında, tümüyle felç olmuş burjuva devletini yıkmanın eşiğine geldiğini ancak her iki durumda da onu -yeni duruma uygun biçimde yeniden kurması için- burjuvaziye teslim ettiğine değindik.
Bu durumun sorumlusu, elbette, devrimci ve sosyalist talepler için iç savaşı göze alarak seferber olan, bu seferberlik içinde özörgütlenmelerini oluşturan (çoğu durumda, geleneksel sendikal örgütler bu yönde dönüştürüldü) Bolivyalı emekçiler değildi. COB, COR ve FEJUVE gibi kitle örgütlerinin önderliklerine gelince. Onlar, "düzen değişikliği" talebini yükseltip, "devrimci bir partiye olan gereksinim"i ifade edecek denli sola kaymalarına karşın, ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Bolivya İşçi Konfederasyonu'nun önderliği, 2003 Ekimindeki seferberlik sırasında yaptığı açıklamada, "eğer işçiler iktidarı alamadıysa, bunun nedeni devrimci partinin yokluğudur" derken, yalnızca bir mazereti ifade etmemiş; aynı zamanda, işçi sınıfının kitlesel örgütlerinin (ve önderliklerinin) sınırlarına ilişkin bilinen Marksist tezi de doğrulamıştı.
Biz, Bolivya'daki devrimci dalganın her yükselişinde burjuva parlamentarizmi kanalına akıtılıp yumuşatılmasında, asıl sorumluluğun, politik önderliklere ait olduğunu düşünüyoruz. Devrimci kitlesel seferberliğin başını çekme yeterliliğine sahip başka bir politik önderliğin bulunmadığı Bolivya'da, kitlelerin devrimci enerjisini burjuva parlamentarizmi içinde eritme şerefi (!) asıl olarak MAS'a ve şimdi devlet başkanı olan önderi Morales'e aittir.
MAS'ın ayaklanmalardaki gerici rolü
"Emekçi kitlelerin burjuva devlet aygıtını zor yoluyla parçalayıp (ele geçirip kullanarak değil) onun yerine işçilerin-emekçilerin özyönetim organlarını geçirmesi" biçimindeki klasik Marksist devrim kavrayışının yakınından bile geçmeyen MAS'ın, parlamenter yoldan iktidara gelip, toplumu reformlar yoluyla "dönüştürme"yi ve kapitalizmi evcilleştirmeyi amaçlayan küçük burjuva sosyalisti, reformist bir parti olarak rolü, özellikle 2003 Ekim ayaklanmasından başlayarak iyice netleşti.
MAS'ın önderi EvoMorales, 2003 Ekim ayaklanması sırasında "Avrupa turu"ndaydı ve Mesa hükümetinin kurulmasından sonra ülkeye döndüğü için, bu süreçte ciddi bir rolü olmadı. Ancak, toplumsal devrimden şeytan görmüş gibi kaçan MAS / Morales, 2003 Ekim ayaklanması sonrasında, anayasal (yani burjuva) "çözüm" için kolları sıvadı ve Mesa'ya açık destek verdi. Kitlelerde, Mesa'nın emekçiler yararına bir şeyler yapabileceği ve çok uluslu tekellere karşı durabileceği yanılsamasını yaratan bu desteğin, gerçekte, burjuva yasallığını Mesa eliyle yeniden kurmaya çabalayan Bolivya burjuvazisine verildiği açıktı. Ancak MAS ve savunucuları, hala, "sıranın henüz kendilerine gelmediği"nde, bütün burjuva yolların tüketilmesi gerektiğinde ısrar edebiliyordu. ("Bolivya bir köylü ülkesidir ve sosyalizm için olgunlaşmamıştır"; "önce kapitalizmin gelişmesi ve burjuva demokrasisinin gerçekleşmesi gerekiyor." İşçi hareketi içinde yüzyılı aşkın süre önce çöpe atılan bu aşamacı incileri, her hangi bir Stalinistin değil de Bolivya Devlet Başkanı Morales'in yardımcısının ağzından duymak için 2005 Aralık seçimleri sonrasını beklemek gerekti.)
MAS işçilerin gerisinde; dahası, onlara karşı
Mesa, 2004 yılında, "doğal gazın kamulaştırılması" konusunda bir referandum önerisi getirdiğinde, MAS / Morales'in tam desteğini aldı. Aynı süreçte, Bolivya'daki işçi ve köylü örgütlerinin hemen tamamı gibi, referandumu boykot çağrısı yapan COB, Mesa'nın önerisine verdiği destek nedeniyle, Morales'i, üyelikten resmen ihraç etti. Bolivyalı emekçiler, MAS'ın bu tavrının hesabını 2004 yılındaki yerel seçimlerde sordular: MAS, en güçlü olduğu yerlerde bile hayal kırıklığına uğradı.
Mesa yönetiminin, Bolivyalı emekçilerle oligarşinin ve emperyalistlerin uzlaşmaz çıkarlarını dengeleme çabası başarısızlığa uğradığında, emekçi kitleler bir kez daha harekete geçtiler. Mayıs-Haziran 2005 ayaklanmalarının, kitleleri parlamenter sürecin içinde tutmaya çalışan MAS'a rağmen gerçekleştiğini söylemek hiç de abartılı olmayacaktır. Zira MAS ve önderi Morales, gerçekte, normal süresinde yapılacak bir sonraki başkanlık seçiminde iktidarı alma hesabı içindeydi.
2005 Mayıs-Haziran'ında, ülke çapında genel grev ve gösteriler başladığında, işçiler ve köylüler, artık neredeyse tümüyle kendi denetimlerinde olan sendikal örgütlerini devrimci seferberliğe dahil ediyor; MAS'ın üyeleri, önderlerine kulak asmayarak bu seferberliklerde aktif rol oynuyordu.
O günlerde, dinamitlerle ve sopalarla silahlanmış halde başkente yürüyen kitleler, "tazminatsız kamulaştırma" ve "işçi-köylü hükümeti" (iktidar!) talebini yükseltirken, MAS / Morales, uluslararası petrol-doğal gaz tekellerine yüzde 50 vergi konmasını ve bir "kurucu meclis" oluşturulmasını savunuyordu!
İşçilerin ve köylülerin bütün sendikal örgütleri, burjuva parlamentosunun kapatılmasını ve gazın kamulaştırılmasını savunurken, MAS'ın aynı parlamentoda yer alan önderlerinden Ramon Loayza, yüzünü oligarşinin politik temsilcilerine dönüp, neredeyse mazeret açıklar gibi, "kitlelerin kendilerini aştığını" söylüyor ve parlamentoya, "doğal gazı kamulaştırması ve bir kurucu meclis toplaması için dört gün süre veriyor"du. Vurgulamak gerek: Bütün bunlar, ülkenin dört bir yanında, on binlerce işçinin ve yoksul köylünün, "emekçi meclisleri" diyebileceğimiz organlarda, dinamit lokumları ve sopalarla silahlanmış olarak toplanıp iktidarı alma yönünde kararlar aldığı; yani, devrimci demokrasiyi yaşama geçirmeye başladığı bir ortamda gerçekleşiyordu. Yukarıda değindiğimiz gibi, burjuva devlet aygıtı tümüyle felç olmuş ve ordu bölünmüştü. (Toplumsal devrimin gündemde olduğunun ve gücünün bundan daha yalın göstergesi olabilir mi?).
Peki ama MAS ve önderi Morales, bütün bunlara karşın, kitleleri Aralık 2005 seçimlerine kilitlemeyi; devrimci seferberliği burjuva parlamenter kanala sokup -şimdilik- eritmeyi nasıl başardı?
Bir kez daha devrimci önderlik sorunu
MAS'ın, Bolivya devrimini parlamenter kanala sokmada sergilediği başarıyı, birbiriyle bağıntılı bir kaç faktörle açıklamak mümkün (sıralama, bir hiyerarşiyi ifade etmiyor). Bunlardan ilki, işçi-emekçi kitle örgütlerinin önderliklerinin iktidarını zaptı sorunu karşısında sergilediği -kaçınılmaz- acizlik; ikincisi ise -yukarıda değindiğimiz gibi- Bolivya'da, MAS'ın dışında, toplumsal muhalefeti yönlendirebilecek güçlü bir politik önderliğin yokluğudur.
Devrimci kriz öncesinde oluşmuş, net bir programa sahip; sağlam bir tabana yerleşmiş Marksist devrimci politik önderliğin olmadığı koşullarda, işçi sınıfının kitlesel örgütleri ve önderlikleri, hızla sola kaysalar bile, iktidar sorunu karşısında ikircikli ve çaresiz kalmıştır. Bu ortamda, kendiliğinden devrimci kitle hareketinin ve önderlerinin, deyim yerindeyse, "elde olanla yetinme"ye yönelmekten başka seçeneği kalmamıştı. Bu yüzden onlar, "beyaz" oligarşinin ve ABD emperyalizminin adayına karşı, her şeye karşın "kendilerinden" olan yerli aday Morales'i desteklediler.
Devrimci hareketin en güçlü yanı, kritik anlarda zaafa dönüşebilir
Devrimci yığınların MAS / Morales'e verdiği bu destekte, Bolivya'daki devrimci kitle hareketin en güçlü yanı olan "özgüven"in de önemli rolü olduğunu belirtmek gerek. Baştan sona devrimci yöntemlerle, burjuva yönetimlere ardı ardına geri adım attırıp onları değiştirmiş olan Bolivyalı emekçilerin, "haklı" bir özgüvenle, aynı yöntemi Morales'e karşı da kullanabileceklerini düşünmeleri; bu anlamda, bir "rahatlık" içinde olmaları anlaşılabilir. Bolivya'lı bir maden işçisinin İngiliz Observer gazetesine söylediği şu sözler, bu özgüvenin yalın bir ifadesidir: "18 Aralık'ta bizim doğal kaynaklarımızı satmış olan ve halka yalan söyleyen hainleri yıktık. Morales bizim kardeşimiz ve ona güveniyoruz. Ama sözünü tutmaması durumunda nelerle karşılaşacağının farkında olmalı."
Ancak devrimlerin, kendi içlerinde, bu tür "rahatlama"ları asla affetmeyecek karşıtlarını barındırdıklarını da unutmamak gerek. Burada, elbette, hemen gerçekleşecek çıplak bir karşı devrimci terörden söz etmiyoruz. Dahası, gelişmeler, en azından şimdilik, Bolivya'da, bir "demokratik manipülasyon" sürecinin yaşanması olasılığının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Söylemek istediğimiz şey, uluslararası burjuvazinin geçmişteki devrimlerden edindiği deneyimlerin hiç de küçümsenmemesi gerektiğidir.
Şimdi, Bolivyalı emekçilerin devrimci seferberliği karşısındaki coşkumuzu ve duygularımızı bir yana bırakarak, bugünkü durumu ve önümüzdeki sürece ilişkin olasılıkları soğuk kanlı biçimde değerlendirelim.
MAS / Morales: Quo vadis?
22 Ocak'ta resmen kurulacak olan Morales hükümetinin, bir yandan Bolivyalı emekçilerin soluğunu ensesinde hissedeceğini; öte yandan da uluslararası tekellerle "beyaz" oligarşinin yoğun baskısına maruz kalacağını söylemek için "uzman" olmak gerekmiyor. Uluslararası tekellerin, Amerika kıtasının en büyük ikinci doğal gaz rezervlerine sahip olan bu ülkedeki ayrıcalıklarını korumak için ellerinden geleni yapacağından; bu yolda "kendi" devletlerini ve uluslararası emperyalist kurumları harekete geçireceklerinden de hiç kimsenin kuşkusu olmamalı.
Ancak, emperyalistler, yaşanan devrimci deneyimlerin ardından, Bolivya'nın doğal kaynaklarını artık eskisi gibi pervasızca yağmalayamayacaklarının farkındalar. Bu yüzden, onlar, hem kendilerini hem de MAS / Morales yönetimini yeni döneme hazırlıyorlar. IMF'in, Bolivya'nın borçlarını silme yönünde daha önce aldığı kararı seçimlerin hemen ardından, 21 Aralık günü açıklaması ve "Madrid Kulübü"nün Morales'i davet etmesi bunun göstergeleridir. Öte yandan, İspanyol ve Fransız emperyalizminin başlıca sözcüleri, ardı ardına, "kendi" firmalarının haklarının korunması için Morales'ten güvence istiyorlar.
Özetle, emperyalistler, MAS / Morales yönetimini "demokratik dönüşüm" seminerinden geçirirken (ki bu "eğitim"in, çok daha önceden, Morales'in "Avrupa turu" sırasında başladığını söyleyebiliriz), ona sürekli olarak şu mesajı veriyorlar: Biz, yeni döneme uygun kısmi düzenlemeler yapmaya hazırız. Ancak sen de Bolivya'daki "düzensizliğe" son ver, özel mülkiyetin ve emperyalist sömürünün devamlılığını güvence altına al, uygulanmakta olan ekonomik-politikayı sürdür!
Emperyalizmle "demokratik uzlaşma"
MAS / Morales, gerçekte, bu taleplere, daha seçimler öncesinde yaptığı açıklamalarla yanıt vermişti. Şimdi bu yanıtlara bir göz atalım:
Doğal gazın kamulaştırılması konusunda: "Biz, çok uluslu şirketlerin yatırımlarını değil; doğal kaynakları kamulaştıracağız. Her devletin kendi doğal kaynaklarından yararlanma hakkı vardır. Petrol şirketleriyle, dengeli yeni anlaşmalar yapmak zorundayız. Yağma ve hırsızlığı değil; onların yatırımlarından elde edecekleri payları ve karlarını güvence altında tutacağız."
Çok uluslu tekellere ilişkin olarak: "Başkan olarak seçilirsem, yeni liberal yasalara saygı göstermek benim görevim olacak. Kimi değişiklikleri kararnamelerle, kimilerini de yasalar çıkartarak gerçekleştirebileceğiz; ancak, yirmi yıldır uygulanan bu yeni liberal yasalar bir çırpıda bir kenara atılamayacağı için, büyük değişiklikler olmayacak." "Hükümet, Bolivya'nın hidrokarbon varlıkları üzerinde devlet mülkiyeti hakkını kullanacak. Bu, çok uluslu yatırımların kamulaştırılması anlamına gelmez."
ABD emperyalizmine ilişkin olarak: "ABD, karşılıklı diplomatik ve ticari ilişkiler istiyorsa, bunu elde edecektir ancak bu dayatmasız, koşulsuz ve tehditsiz olmalı."
Ve son alıntıları, Morales'in başkan yardımcısı AlvaroGarciaLinera'dan yapalım. Linera, seçimlerden iki gün sonra yaptığı açıklamada, şunları söylüyordu: "Biz, bir kesim ya da toplumsal sınıf için değil, Bolivya'nın tamamı için yöneteceğiz. İş adamlarıyla doğrudan görüşmeler yapılacak, onların, uygulayacağımız önlemlere ilişkin düşüncelerini alacağız. Başta işadamları olmak üzere hiçbir sektör kendisini dışlanmış hissetmemeli."
Bütün bunların ardından, Financial Times'ın Bush yönetimine yönelik, "Evo Morales'e karşı aşırı tepki göstermeme" yollu uyarısı haklılık kazanıyor.
Peki, bütün bunların ortasında, Morales'in Küba ve Venezuela ziyaretleriyle oralarda yaptığı "yeni liberalizm ve emperyalizm karşıtı mücadeleye katılmak için buradayız" türü şatafatlı açıklamalar ne anlam taşıyor? Bize göre, MAS'ın önderi ve Bolivya'nın yeni devlet başkanı Morales'in daha önceki bütün açıklamaları ve pratiği, bunların emperyalizm karşıtlığıyla ilişkisi olmadığını; onun, Latin Amerika'da son on yıldır hızla güçlenen sol popülist milliyetçi söyleme sarılarak ülke içindeki ve Latin Amerika'daki kamuoyu desteğini arttırma çabası içinde olduğunu gösteriyor. Öte yandan, Bolivya devlet başkanı Morales'in, bu ülkelere yaptığı ziyaretlerden, başka -ve daha somut- kazanımlarla döndüğünü unutmayalım: Her iki ülkeyle de sağlık, eğitim ve ticaret alanlarında önemli anlaşmalar imzalandı.
Devrimin ortasında "toplumsal barış"
Morales'in emperyalist devletlerle uluslararası düzeyde geliştirmeye çalıştığı "baskısız ve tehditsiz işbirliği"nin Bolivya'daki karşılığı, onun Santa Cruz'da "beyaz" oligarşinin şefleriyle yaptığı toplantılarda netleşti. Bu toplantılarda, Morales, ülke emekçilerinin kanını emen oligarklara şirin görünmek için elinden geleni yapıyordu. "Hiç kimseye karşı önyargılı değilim. Hiçbir zenginliği kamulaştırmak istemiyorum. İşadamlarından öğrenmek istiyorum."
Hızını alamayan Morales, işi, Santa Cruz'daki yerel oligarşinin muhaliflerine karşı vurucu güç olarak kullanılan Santa Cruz Gençlik Birliği’nin finansörü aşırı sağcı German Antelo'yu, Bolivya için yapılması gerekenler konusunda ortak görüşlere sahip oldukları gerekçesiyle, "MAS'ın en iyi militanlarından biri" ilan etmeye kadar vardırdı (Şaka değil! Ortada, saygın bir Marksist devrimci internet sayfasında yer alan bu alıntıları yalanlayan hiçbir açıklama da yok).
Morales, bu tür açıklamalarına ek olarak, Santa Cruz oligarşisinin başlıca taleplerinden biri olan bölgesel otonomiyi güvence altına alacağını da ilan etti. Bu otonomi planı, Bolivya halkının ezici çoğunluğunun zararına, doğal gaz kaynaklarının bulunduğu bu zengin bölgeye egemen olan SantaCruz oligarşisine, verilebilecek en büyük ödül olacaktır.
Bolivyalı patronlara böylesi utanmazca yaranmaya çabalayan Morales'in işi, itiraf etmek gerekir ki, gerçekten zor. Zira o, emperyalistlerle ve oligarklarla flört ederken, aynı zamanda, yüzünü işçilerle ve köylülere dönmeyi de ihmal etmiyor (nasıl etsin ki?).
Evo Morales, Bolivyalı emekçilere, burjuva hükümetlerin 20 yıldır uyguladığı yeni liberal politikaların çerçevesini çizen kararnameyi iptal edeceğini; toprak reformu yapacağını -ki bu, uluslararası sermayenin ve oligarkların elindeki büyük kapitalist çiftliklerin kamulaştırılması yerine kamu mülkiyetindeki toprakların dağıtılmasıyla sınırlı; koka üretiminin sürdürüleceğini; altı ay içinde, kurucu meclis çağrısı yapacağını vaat etmiş bulunuyor. (Geçerken, bu sonuncusunun, Bolivyalı kitlelerin devrimci seferberlikler sırasında burjuva parlamentosuna alternatif olarak yükselttiği "-yerli- emekçi halk meclisleri- talebine taban tabana zıt ve burjuva parlamenter sistemi sağlamlaştırmayı hedefleyen bir öneri olduğunu unutmayalım).
MAS'ın reformist hayalleri ve gerçekler
Morales'in ülkede "toplumsal barış"ı sağlama yönündeki çabalarını, açık denizde, fırtınanın ortasındaki bir tekneyi sallanmadan limana kavuşturmayı hedefleyen beyhude bir çaba olduğunu düşünmek için ne alim ne de müzmin kötümser olmak gerekiyor. Kapitalizmin uluslararası düzeyde henüz aşamadığı kriz, dünya pazarlarının el altından sürmekte olan yeniden paylaşımı mücadelesi, bunun yol açtığı çatışmalar ve derinleştirdiği çelişkiler vb. bir yana, yalnızca Bolivya'daki devrimci seferberliğin bu ülkede ve Latin Amerika'da yol açtığı radikalleşmeye baktığımızda, Morales'in işinin ne denli zor olduğunu görebiliyoruz.
COB, seçim zaferinin hemen ardından yaptığı açıklamayla, işlerin "içeri"de hiç de kolay olmayacağının ilk önemli işaretini vermişti: COB, enerji sektöründe kamulaştırmaları içeren seçim programını yaşama geçirmesi için, Morales'e üç ay süre tanıdığını; bu sürenin sonunda, kitlesel gösterilerin yeniden başlayacağını ilan etti. Öğretmenlerin sendikaları da Morales hükümetine, yüzde 20 ücret artışı yapması ve 700 Avroluk bir asgari ücret uygulamasını yaşama geçirmesi için iki ay süre tanıdılar. Köylülere gelince. Köylüler Konfederasyonu'nun Genel Sekreteri, daha seçimlerden önce yaptığı açıklamada, "yeni hükümet hiçbir şeyi değiştirmezse, aynı diğerleri gibi gitmek zorunda kalacak -ki bu Evo için de geçerli" demişti.
MAS / Morales hükümetinin yakın geleceği, bütün bu çelişlilerin ortasında, bir yandan demokratik - emperyalist ("insancıl kapitalist") uygulamaları yaşama geçirme özlemiyle, öte yandan da "sol" popülist milliyetçi argümanlara sarılarak "günü kurtarmaya" çabasıyla damgalanacak gibi görünüyor. Açık olan şu ki, Morales'in elindeki bu "kürek"ler, onun akıntılara ve dalgalara karşın tekneye yön vermesini sağlamaktan çok uzaklar.
Yakın geçmişte yaşananlar, MAS / Morales hükümetinin, yeni liberalizme ve "beyaz" oligarşiye karşı talepler içeren seçim programını, yalnızca kitlelerin yoğun basıncı sayesinde ve o ölçüde uygulayacağının; bunu da -elinden geldiğince- oligarşinin ve emperyalizmin en akıllı kesimleriyle sıkı işbirliği içinde yapacağının işaretlerini veriyor. Bunun, emekçi kitleleri "demokratikleşmiş" burjuva düzene sıkıca bağlama anlamına geldiği; Bolivya devriminin, emperyalistlerle Brezilya ve Arjantin gibi ülkelerdeki "sol" hükümetlerin yoğun desteğiyle, demokrasisi havuzunda boğulması senaryosu olduğunu vurgulamakla yetinelim.
Bu senaryoyla bağlantılı bir diğer olasılık, MAS / Morales'in, Bolivyalı emekçilerin yoğun baskısı sonucunda, emperyalistlerin ve "beyaz" oligarşinin kimi önemli taleplerini karşılayamaması; kapsamlı kamulaştırmalara ve toprak reformuna girişmesi ve yeni liberalizm karşıtı sosyal politikaları 'radikal' biçimde yaşama geçirmesi olabilir. Ancak bu olası çabalar kesinlikle emperyalizm karşıtlığı anlamına gelmeyecektir. MAS / Morales yönetiminin, uluslararası düzeyde ABD emperyalizmiyle ve onun denetimindeki uluslararası kurumlarla açık çatışmaya girmesi durumunda, yüzünü uluslararası işçi sınıfına dönmeyeceğinden; ABD'ne karşı dengeleyici etmen olarak AB emperyalistlerine daha da yakınlaşacağından emin olabiliriz (Bolivya'daki yabancı yatırımların önemlice bölümünün, sanıldığının tersine, ABD'ye değil; İspanyol, Fransız ve Brezilya firmalarına ait olduğunu ve Çin'in Bolivya madenlerine ilgi duyduğunu unutmayalım).
MAS / Morales hükümetinin bu yönde yürümesinin, içeride, "beyaz" oligarşinin -en azından önemli kesimlerine- "savaş ilanı" anlamına geleceği ortada. Bu durumda, oligarklar, elbette ABD'nin desteğiyle, emekçi kitleleri yıpratmaya yönelik iç savaş yöntemlerine başvuracaktır (gerek Latin Amerika'daki genel politik durumu gerekse son üç devrimci kalkışmada ortaya çıkan tabloyu göz önünde bulundurursak, "içerideki" dengelerin, Bolivya ordusunun MAS iktidarına karşı başarılı bir darbe yapma olasılığını neredeyse olanaksız kıldığını söyleyebiliriz).
Son sözü kitleler söyleyecek
Görüldüğü gibi, her olasılıkta, MAS / Morales yönetiminin geleceğine ilişkin son sözü, bir kez daha Bolivyalı işçilerle köylüler söyleyecekler. Bolivyalı emekçiler ise soyut varlıklar değil; ete - kemiğe ve bilince sahip insanlardır -ki bu, onların enerjilerinin, bütün devrimci özlemlerine karşın, bir sınırı olduğu anlamına gelir. Bolivyalı emekçiler ve köylüler, iktidarı iki kez "beyaz" oligarklara teslim ettikten sonra, bu kez "kendilerinden biri" olarak gördükleri Morales'e verdiler. Çünkü onun yerine neyi, nasıl koyacaklarını bilmiyorlardı; çünkü, kendilerine bunun yolunu gösterecek Marksist devrimci bir önderlikten yoksundular.
Bolivyalı emekçiler, bütün kendiliğinden devrimci özlemlerine karşın, Marksist devrimci bir politik önderliğe sahip olmadıkları sürece, ister istemez MAS / Morales üzerinde yoğunlaşacak; soldan alternatifi olmayan bu önderlik üzerinde etkili olma yönündeki çabalarını sürdüreceklerdir. Çünkü Morales hükümeti, onlara, her durumda, "beyaz" oligarşinin siyasi temsilcileriyle karşılaştırılamayacak denli "yakın" olacaktır. Dahası, bu durumun, MAS / Morales yönetiminin emperyalizmle ve oligarşiyle uzlaşma çabalarına bağlı olarak, kitlelerde -orta vadede- yorgunluğa / bıkkınlığa yol açması olasılığı da göz ardı edilmemeli.
Marksist devrimcilerin sorumluluğu
Bolivya işçi sınıfının ve yoksul köylülerinin ardı ardına gerçekleştirdiği devrimci başkaldırılar ve onların bugün karşı karşıya olduğu durum, Marksist devrimci önderliğin yaşamsal önemini bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Bolivyalı emekçiler, ayaklanmalar sırasında onlara önderlik edecek Marksist devrimci bir partinin yokluğunda, 18 Aralık 2005 seçimleriyle, burjuva devlet aygıtını, kitlelerin devrimci iradesinin "demokratik" kanallarda eritilmesini hedefleyen reformist bir partinin güvenilmez ellerine teslim ettiler.
Bu durum, Marksist devrimcilerin önüne, Bolivyalı emekçilere, en iyimser olasılıkla, sermayenin egemenliğine "demokratik" kölelikten başka bir şey sunmayacak olan MAS / Morales önderliğinin devrimci alternatifini bir an önce yaratma görevini koymaktadır.
Bolivya işçi sınıfı, yalnızca Marksist devrimci partisi önderliğinde geliştireceği devrimci bir seferberlik yoluyla, bütün doğal kaynakları, yabancı yatırımları, bankaları ve sigorta şirketlerini kamulaştırabilecek; her türden baskı ve ayrımcılığın kaldırıldığı bir topluma giden yolu açabilecektir.
Yalnızca her renkten milliyetçiliğe karşı işçi sınıfının devrimci enternasyonalizmini yükselten Marksist devrimci parti, Bolivyalı emekçilerin kazanımlarını Latin Amerikalı diğer emekçilerle birlikte güvence altına alabilir ve bir Latin Amerika sosyalist devletler federasyonuna giden yolun taşlarını döşer.
Sosyalizm Dergisi 8.Sayı

Dipnotlar

*Oligarşi, egemen sınıfların ekonomik, askeri ve siyasi alanlarda en önde gelen küçük bir grubunun iktidarı olarak, bu üç alanın aşırı bütünleşmesini, yoğunlaşıp merkezileşmesini ifade eder. Bu yoğunlaşma ve iktidarı ayrıcalıklı sınıfın diğer üyeleriyle bile paylaşmama iradesi, oligarkları, genel toplumsal "saygınlık"tan (ideolojik hegemonyadan) çok, zor yoluyla ayakta kalmak zorunda bırakır. Bu yüzden, oligarşik yönetimlerin kullandığı siyasi zor, yalnızca kapsadığı alanın genişliğinden değil; yoğunluğundan dolayı da diğer rejimlerden ayırt edilir.