Chicago’daki NATO Zirvesi’nin gösterdikleri

21 Mayıs’ta ABD’nin Chicago kentinde 60’a yakın ülkenin katılımıyla düzenlenen NATO zirvesinde, Afganistan’dan çekilme tartışmaları gündemi meşgul ederken, diğer yandan Malatya Kürecik’te konuşlandırılan radar üssünü faaliyete geçirme kararı da ilan edildi. Başka bir deyişle, ABD Başkanı Barack Obama’nın, Savunma Bakanı Leon Panetta’ya, ABD Genelkurmayı’nın kontrolünde olan AN/TPY-2 tipindeki radarın operasyonal kontrolünün NATO’ya devredilmesi talimatını verdiği açıklandı. Öte yandan, Beyaz Saray’ın zirveye gönderdiği “Chicago Zirvesi – NATO Kabiliyetleri” başlıklı bilgi notunda, radardan elde edilen bilgilerin, NATO füze savunma komutanlığına kapsamlı ve gerçek zamanlı operasyonel görünüm sağladığı ve mevcut füze savunma unsurlarını etkin bir şekilde kullanmalarına imkan tanıdığı da vurgulandı. Bütün bu gelişmeler, Kürecik’teki radar üssünün esas işlevinin, ABD-NATO’nun Rusya ve İran’ı “kuşatma planını” hızlandırmak olduğu yönündeki yorumları da beraberinde getirdi.
Erken uyarı sistemi özelliğine sahip olan radarın, 2020’de dört aşamanın tamamlanmasıyla tam kapasiteyle faaliyete geçmesi öngörülüyor. Küresel mali kriz yüzünden “akıllı savunma” [1] adı altında tasarruf önlemlerine giden NATO, daha az maliyetli olacağını düşündüğü 20’den fazla projeden 6’sının öncülüğünü Türkiye’ye vermeye hazırlanıyor. Türkiye’ye biçilen “bölgesel taşeron” rolü düşünüldüğünde, bu projelerin neden Türkiye devletine verilmek istendiği daha iyi anlaşılacaktır. Zira NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Türkiye’nin de içinde yer alacağı kalkan kararını “Gerçek bir transatlantik takım çalışması” olarak niteleyerek, “Tüm NATO Avrupa’yı tam koruma altına almaya dönük uzun vadeli hedefimize uzanan ilk adım. Sistemimiz farklı müttefiklerdeki füze savunma unsurlarını -uydular, gemiler, radarlar ve enterseptörler- NATO komuta ve kontrolü altında birbirine bağlayacak. Avro-Atlantik dışında gelen tehditlere karşı koruma sağlayacak” dedi.
Rasmussen’in zirvenin açılışında yaptığı konuşma, hiçbir ülkenin tek başına emperyalist sistemin sorunlarını çözemeyeceğinin en açık itirafıydı. Rasmussen şunları söyledi: “Birlikte, NATO’nun, yarının güvenlik sorunlarına yanıt verme kapasitesini koruyacağız. Çünkü hiçbir ülke ve hiçbir kıta, bu sorunlarla tek başına mücadele edemez. Çünkü bugünün tehditleri artık ulusal sınırlarla sınırlı değil, kendine özgü ortaklık ağımız, Batı Avrupa’dan Doğu Asya’ya, Kuzey Afrika’dan, Güney Pasifik’i, tüm dünyayı kapsıyor.”Rasmussen’in bu açıklamaları, salt Avro-Atlantik paktının güvenliğini değil, küresel kapitalizmin içine girmiş olduğu kriz ve durgunluk durumunun doğuracağı yeni sorunları da hesaba katarak söylenmiş bir sözdür; Rasmussen’in kastettiği şey, uluslararası sistemin ve Avrupa’nın geleceğini tehdit edebilecek çapta bir altüst oluş döneminin her an başlayabileceği gerçeğidir.
Chicago’daki zirvede alınan kararlar daha önceki zirvelerde olduğu gibi Rus hükümetini kızdırmaya yetti. Örneğin, NATO’nun 2010 Lizbon zirvesinden radar planına yeşil ışık yakması Rusya’yı hayli kızdırmıştı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, G8 zirvesine katılan Başbakan Dimitri Medvedev aracılığıyla Obama’ya gönderdiği mektupta, güvenlik, AB ile ilişkiler ve serbest ticaret konusunda görüşlerini aktarmış ve ABD-NATO’nun politikalarını sert bir dille eleştirmişti. Hem uluslararası dengeler hem NATO’nun yayılmacı çizgisi, ABD-Rusya ilişkilerinin her geçen gün daha da fazla gerilmesiyle sonuçlanmaktadır. İngiltere ve Fransa’nın, ABD önderliğinde Libya’ya askeri operasyon yaparak Kaddafi rejimini devirmesi ve yine Suriye’de terörist kışkırtmalar yoluyla Esad rejimin çökertilmeye çalışması, Rusya’nın küresel ve bölgesel menfaatlerine zarar vermekte ve bu da Kremlin yönetimin Washington’a daha çok diş bilemesine neden olmaktadır.
Afganistan-Pakistan hattında gerilim
Zirvenin bir diğer kritik gündemi ise, NATO’nun 2014 sonuna kadar yabancı kuvvetleri Afganistan’dan çekeceği ve sonrasındaki sürecin nasıl idare edileceğiydi. 11 yılı bulan işgale ve Taliban’la karşılıklı çatışmalara rağmen, emperyalist cephede çekilme konusundaki belirsizliğin ve kafa karışıklığının hala devam ettiği anlaşılıyor. Rasmussen zirvenin açılış konuşmasında, bu konuda“Afganistan’dan çıkış için acele edilmeyecek. Hedefimiz, stratejimiz ve takvimimiz değişmedi” dedi. Yine de Rasmussen’in “durumu toparlamaya” çalışan bu açıklaması, ABD-NATO öncülüğündeki emperyalist işgalcilerin Afganistan’da her geçen gün daha fazla batağa saplandığı gerçeğini değiştirmiyor.
ABD Başkanı Obama ise, Afganistan’ın kukla Devlet Başkanı Hamid Karzai ile yaptığı ortak basın toplantısında, “çekilme sürecinin zor olacağını, ancak Afganistan’ı asla yalnız bırakmayacaklarını” söyledi. Karzai de “uluslararası toplumun sırtında yük olmayacakları günü iple çektiklerini” belirtti. Bütün bu konuşmalar saf demagojiden ibarettir; asıl gerçek ABD-NATO’nun Afganistan’da her geçen gün daha fazla batağa saplandığıdır. Onun tek avantajı, uluslararası işçi sınıfı cephesinin örgütsüzlüğü ve emperyalist sistem karşısında alternatif bir devrimci merkezin (Marksist bir dünya partisinin) hala yaratılamamış olmasıdır.
Zirvede tartışılan bir başka konu ise, Pakistan’ın Afganistan’daki NATO kuvvetlerine ikmal yollarını yeniden açması meselesiydi. Zirve sırasında Pakistanlı ve ABD’li yetkililer arasında gerginlik olduğu iddia edildi. Los Angeles Times gazetesi, “Başkan Obama, Pakistan Cumhurbaşkanı Asif Ali Zerdari ile bir araya gelmeyecek” diyerek, ABD yetkililerinin, Pakistan’ın Afganistan’a sevkiyat yollarını yeniden açmamasından ötürü öfke duyduklarını yazdı. İki ülke arasında Afganistan’a sevkiyat engeli nedeniyle 6 aydan beri ihtilaf yaşanıyordu. Aynı gazetenin iddiasına göre, NATO Genel Sekreteri Rasmussen de, Pakistan lideri Asıf Ali Zerdari ile buluşmasını, programını öne sürerek iptal etti. Aynı şekilde ABD Başkanı Obama’nın da Zerdari ile bir araya gelmemesi, Pakistanlı yetkililer tarafından bir hakaret olarak yorumlandı.
Pakistan hükümeti, ABD’nin insansız savaş uçaklarıyla düzenlediği saldırılara tepki olarak kapattığı yolları yeniden açmak için, ABD’den araç başına aldığı para miktarının 250 dolardan 5 bin dolara çıkarılmasını talep ediyor. Ayrıca, insansız hava aracı saldırılarının yeninde gözden geçirilmesi ve Pakistanlı askerlerin öldürülmesiyle ilgili özür dilenmesi, diğer talepler arasında. Fakat bugüne kadar yapılan resmi ya da gizli görüşmelerden nihai bir sonuç çıkmadığı anlaşılıyor. Yine de Pakistan ve ABD arasındaki “anlaşmazlığın”, Washington’un para musluklarını açmasıyla çözülmesi sadece bir an meselesidir.
Öte yandan Obama, zirve sırasında NATO’nun yeni işlevine ilişkin bazı önemli açıklamalar yaptı. O, konuşmasında, NATO’nun, Afganistan ve Libya gibi kritik operasyonlarına katkı sağlayan “dostlarına” ve dünya genelindeki diğer ortaklarına, özel bir destek vermesi gerektiğini vurgulayarak, “Bu toplantı, NATO’nun küresel güvenlik ortaklığı ağının gerçek bir merkezi olduğunun bir diğer hatırlatıcısı olacak” diye konuştu. Obama’nın büyük alkış alan bu sözleri, ABD önderliğindeki uluslararası güvenlik bloklaşmasının ve yeni bir askeri merkez inşa etme girişimlerinin tam da üstüne geldi. Küresel kapitalizmin karşı karşıya kaldığı devasa sorunlar, ulus ötesi şirketleri ve mali oligarşiyi, başta ABD hükümeti olmak üzere tüm burjuva hükümetleri, askeri güvenlik projeleri alanında daha çok baskı yapmaya itiyor. Zira NATO, küresel sermaye düzeninin en büyük askeri gücü (gardiyanı) olmaya devam ediyor.
Ancak Afganistan konusunda zirveye “damga vuran” konuşmayı Rasmussen değil, yine Obama yaptı. O, “Bu misyonu tamamlamaya yönelik kararlılığımızda birliktelik sergileyeceğiz. Bizi zor günler bekliyor” demekten de kendisini alıkoyamadı. ABD ve müttefikleri, Afganistan’da daha çok batağa saplandıkça, Obama’nın bu tip “samimi açıklamalarının” sayısı daha da artacaktır.
NATO’dan Türkiye’ye “yıldızlı pekiyi”
AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana NATO’da toplam 8 yıldız ile temsil edilen Türkiye’ye, Chicago zirvesinde 10 yıldız verildi. Türkiye’nin son 10 yılda NATO operasyonlarına yaptığı katkı ise iki misli arttı. Afganistan’ın başkenti Kabil’de 10 yıldır görev yapan Türkiye, Libya operasyonuna katkı sağlayan NATO üyesi ülkeler arasında ise dördüncü sırayı aldı. Başka bir deyişle, AKP iktidarı, Türkiye’nin NATO ile kurmuş olduğu tarihi ve askeri ilişkilerin daha da güçlendirilmesini kendi dış politikasının temel ilkelerinden biri haline getirmiş durumda. Ancak Malatya Kürecik’e kurulan radar üssü, ABD-NATO tarafından takdir görse de, Türkiye’yi, bölge ülkeleri Rusya ve İran’ın hedefi haline getiriyor. Ayrıca, İzmir’in, yeni kurulacak olan NATO üssünün merkezi olacağı da kesinleşti.
Hükümet, Chicago zirvesinde Türkiye’nin NATO içindeki temsil düzeyinin 8 yıldızdan 10 yıldıza çıkarılmasını -her zamanki popülist yöntemleriyle- büyük bir “zafer” olarak sundu. Oysa ki Türkiye’nin 2000’li yılların başında 12 yıldız ile temsil edildiği NATO’daki seviyesi 2010 yılındaki Lizbon zirvesinde 8 yıldıza düşürülmüştü. Türkiye’ye verilen 2 yıldızdan birisi füze kalkanının kontrol edildiği Avrupa’daki Ramstein Üssü’ndeki bir Türk tuğgeneral tarafından kullanılacak. Diğer yıldız ise İzmir’e yeni kurulacak Kara Komutanlığı Üssü'nde yine bir Türk tuğgeneral tarafından kullanılacak. Küresel sermayenin ve emperyalist devletlerin Ortadoğu ve Afrika’daki taşeronluğuna soyunmuş olan AKP iktidarı ve Türkiye burjuvazisi, Kürecik’teki radar üssü örneğinde olduğu gibi, müttefiklerinin sözünden çıkmadığı müddetçe bol bol “yıldızlı pekiyi” alacağa benziyor.
Aslında Türkiye’ye verilen iki yıldız, NATO’nun Türkiye topraklarında yeniden yapılandırılmasından dolayı verildi. Türkiye, 18 Şubat 2012’de NATO üyeliğinin 60’ıncı yıldönümünü kutladı. Türkiye’nin NATO’ya entegrasyonu 1950-53 yılları arasındaki Kore Savaşı sırasında Birleşmiş Milletler (BM) gücüne dönüşümlü olarak yaklaşık 15 bin askerle katkı yapmasıyla başlamıştı. Kore Savaşı’na verdiği askeri destek üzerine 1952 yılında NATO üyeliğine kabul edilen Türkiye, soğuk savaş döneminde “komünizm tehlikesine” karşı NATO’nun ileri karakolu görevini üstlendi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasına kadar, bu misyonunu devam ettiren Türkiye, bugün ise Afganistan’da NATO şemsiyesi altında Kabil Bölge Komutanlığı görevini sürdürmekte. Kaddafi’ye karşı NATO şemsiyesi altında gerçekleştirilen operasyona ise, altı gemi ve yedi uçak ile katılan Türkiye, Libya’ya yönelik NATO operasyonuna katılan 14 ülke arasında da dördüncü en büyük katkı yapan ittifak üyesi oldu.
Türk dış politikasının tarihsel evrimi dikkatlice incelendiğinde görülecektir ki, Türkiye burjuvazisi ve devleti, kapitalist gelişmedeki iktisadi yetersizliğini her daim askeri gücünü öne çıkararak çözmeye çalışmıştır. Dün Kore’de bugün Afganistan’da sürdürülen askeri taşeronluk görevi, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde de, benzer emperyalist operasyonlar içinde yer almaktan çekinmeyeceğinin en açık kanıtıdır. Özellikle de, AKP’nin iktidara gelişi ile birlikte, Türkiye’nin NATO operasyonlarına yaptığı katkının iki misli arttığı bir konjonktürde, mevcut bölgesel gerilimler ve savaş tehlikesi bu katkının azalacağına değil, tam tersine artacağına işaret etmektedir.
ABD Büyükelçisi Ivo Daalder’in Suriye açıklamaları
Nisan ayında başlatıldığı açıklanan “ateşkese” rağmen çatışmaların sürdüğü Suriye’ye emperyalist müdahale konusuna açıklık getiren NATO’nun ABD Büyükelçisi Ivo Daalder, “Suriye’de NATO’nun rolüyle ilgili bir planlamanın” söz konusu olmadığını söyledi. Bu konuda bir NATO operasyonunun yapılabilmesi için ittifak üyelerinin bu yönden ortak bir irade sergilemesi gerektiğini vurgulayan Daalder, şöyle konuştu: “Eğer yapılırsa, bu tür teklifleri ciddiye alırız. Fakat yine de Libya’da yaptığımız gibi bir askeri müdahalenin, Suriye’de sivilleri korumayı zorlaştırarak ülkeyi daha da militarize edeceğine karar verdik.” Avrupalı -Arap müttefiklerinin ve NATO’nun, Suriye muhalefetine siyasi ve diplomatik yardımda bulunduğunu ifade eden Daalader, şunları söyledi:“Libya’nın aksine, Suriye’de sivil koruma bölgeleri oluşturabileceğimiz alanlar yok. Güvenlik güçleri nüfusun içine karışmış durumda, dolayısıyla askeri bir dış müdahale yapılması ya da Suriye içindeki gruplara silah yardımında bulunmak ters teper.”Daalder’in son açıklamaları, emperyalistlerin Suriye’ye müdahale isteğinin her geçen saat daha da azaldığının bir göstergesidir.
Öte yandan, Daadler’in açıklamalarında, Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren bir konu ise, Ankara’nın Suriye konusundaki tavrı üzerine oldu. NATO’nun Suriye’ye müdahale etmesini açıkça savunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, NATO’dan “müttefiklerden birine yönelik saldırının tüm üye ülkelere yapılmış şeklinde değerlendirilmesini öngören beşinci maddenin çalıştırılmasının istenilebileceğini” açıklamıştı. Fakat ABD Büyükelçisi, Türkiye’nin zirvede Suriye konusunu gündeme taşıdığını ancak, “5’inci maddenin çalıştırılması konusunda herhangi bir girişimde bulunmadığını” resmen açıkladı. Bu durum, bölgesel bir güç olma hırsıyla yanıp tutuşan Türkiye'nin, Suriye’ye karşı tek başına bir operasyona kalkışmaktansa, emperyalist ortaklarının ve NATO’nun alacağı nihai kararlara göre davranmayı tercih edeceği biçiminde de okunabilir. Öte yandan, küresel mali kriz ve emperyalistler arasındaki derin anlaşmazlıklar, Suriye’ye yönelik dış bir müdahaleyi daha da zorlaştıran diğer etkenlerdir.
Bundan bir yıl önce, batılı merkezlerce Suriye’ye dönük planlanan emperyalist müdahalenin bölgesel dengeler gereği, düşünüldüğü kadar kolay olmayacağını şu satırlarla açıklamaya çalışmıştık: “Batılı merkezler, Kuzey Afrika ve Ortadoğu denkleminde istikrar aradıkları bir dönemde, Suriye gibi önemli bir ülkede ani bir yönetim-rejim değişikliğinden yana olmayacaklardır. Hele ki İsrail’in güvenliği açısından en az Mısır kadar önemli olan bir ülkede daha tam işler rayına oturmamışken, İsrail’e kapı komşusu olan ve Lübnan gibi sürekli iç karışıklığın eksik olmadığı bir coğrafyayla köklü ilişkileri (Hizbullah faktörü) olan Suriye’de ani bir iktidar değişikliği emperyalist devletlerin isteyeceği son şey olabilir. Batı kamuoyunun Suriye’de yaşanan katliamları şimdiye kadar “uzaktan izlemesinin” esas nedeni budur.” (İsyan Dalgasında Son Halka: Suriye, Can Öykü, 12 Mayıs 2011)
İsrail’in NATO öfkesi
NATO zirvesi nedeniyle tüm gözler Chicago’ya çevrilmişken, İsrail medyası, İsrail’in Türkiye’nin “vetosu” nedeniyle zirveye davet edilmediğini iddia etti. Haaretz gazetesinin tanınmış köşe yazarı Amir Oren, NATO Zirvesi’nin, İsrail’in İran’a yönelik olası bir saldırısını desteklemeyeceğine dikkat çekerken, zirveye İsrail’in davet edilmediğini de anımsatarak, İsrail’in Türkiye yüzünden davet edilmediğini öne sürdü. Türkiye’nin, Ortadoğu’da, Obama yönetimi için taşıdığı önemden yararlanarak İsrail’in NATO zirvesine katılmasını “veto” ettiğini iddia eden Oren, Türkiye için “Füze savunma altyapısına ev sahipliği yapan bölgesel bir lider, Rusya, İran, Irak, ve Suriye ile komşu. Bu nedenle “hayır” dediğinde Obama bile “yes, sir” yanıtını veriyor” yorumu yaptı. İsrail’in “bölgede yalnızlaşmakta olan bir güç” olduğu tespitine sayfalarımızda daha önce de yer vermiştik. Oren’in analizi, bu öngörümüzün ne derece doğru olduğunun göstergelerinden birisi.
“İsrail, 1950’li 60’lı yıllarda olduğu gibi, bölgede dilediğince “at koşturamıyor”. Ulusalcı-Siyonist yapının “içe kapanmacı” politikaları, İsrail’in bölgede hem siyasi hem de askeri açıdan iyice yalnızlaşması sonucunu doğurdu. Musevi burjuvazinin küreselleşmeci kanadının “dünya ile bütünleşme” ve “açılım” isteklerine karşın, İsrail devletine ve sivil-askeri bürokrasisine egemen olan milliyetçi kanadın savuna geldiği gerici strateji İsrail’deki rejimi her geçen gün daha da yalnızlaştırmaktadır. Siyonist rejim, kendi sonunu hazırlayan adımları en önde kendisi atıyor olsa da, esas olarak küreselleşmenin ortaya çıkardığı ekonomik ve tarihsel dinamikler -örneğin, dünya ekonomisi ile ulusal korumacılığa dayalı bürokratik yapı arasındaki çelişki- bu rejimi içeriden kemirmeye devam ediyor.” (İsrail İran’ın Nükleer Tesislerine Saldırmaya Hazırlanıyor, Can Öykü, 12 Mayıs 2012)
Chicago’da Abdullah Gül’le bir araya gelen Obama’nın, Türkiye’nin “kırmızı çizgilerini” hatırlatması, İsrail’in bir an önce adım atması gerektiğini ve İsrail’in bu adımları atmaması halinde Türkiye’nin de ona göre davranacağını söylemesi, Türkiye-ABD-İsrail üçgeninde, işlerin hiç de Tel Aviv yönetiminin umduğu yönde gitmediğini bir kez daha gösterdi. Türkiye’nin Ortadoğu’daki askeri belirleyiciliği ve ABD-NATO için şimdilik vazgeçilemez görülen “stratejik derinliği”, Tel Aviv yönetimin elini zayıflatan en önemli faktörden sadece bir tanesidir. Bu arada, Obama’nın İsrail’i tenkit eden açıklamalarından güç alan Abdullah Gül de, Tel Aviv yönetimine “Taleplerimizin karşılanması yönünde adım atmanızı bekliyoruz” biçimdeki çağrısını yineleme fırsatını da kaçırmadı.
İnsanlığı bekleyen savaş tehlikesi
2002’deki Prag zirvesiyle fizibilite çalışmaları başlayan NATO füze savunma sistemi 10 yıl sonra kısmen de olsa hayata geçirildi. Sistemin merkezi Almanya’nın Ramstein şehrindeki üs olacak. Bu aşamada Türkiye’deki Kürecik radarının ABD uyduları yardımıyla tespit edeceği kısa ve orta menzilli düşman füzelerini, ABD’nin Akdeniz’deki Aegis donanımlı savaş gemilerinden fırlatılacak önleyici SM-3 füzeleri vuracak. 2020’ye kadar Romanya ve Polonya’da karaya kurulacak füzesavarlarla sistem tam kapasiteye ulaşacak. Öte yandan, zirvede, Almanya’nın itirazlarına rağmen NATO’nun “nükleer caydırıcılık” yapısının geliştirilmesine de karar verildi. NATO belgelerinde açıkça ismi verilmese de, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Ben Rhodes füze savunma sisteminin, ABD ve müttefiklerinin çıkarlarını tehdit eden “sorunlu ve terörist rejimlere”, Çin’e, Rusya’ya, İran’a, Suriye’ye ve Kuzey Kore’ye karşı olduğunu açıkça söylemekten çekinmiyor.
Chicago’daki NATO zirvesinde, dünya jandarmalığına soyunmuş olan bu kanlı örgüt, bundan iki yıl önce Lizbon Zirvesi’nde kabul edilen yeni doktrinin uygulanmaya başlandığının ilk sinyalini verdi. ABD Başkanı Obama, Eylül 2009’da, “Avrupa Aşamalı Uyarlanabilir Yaklaşım” adı verilen füze savunma sisteminin NATO şemsiyesi altında hayata geçirilmesini kararlaştırmış, NATO, Kasım 2011’deki Lizbon Zirvesi'nde, Avrupa’yı füze saldırılarından koruma amaçlı füze savunma kabiliyetine onay veren tarihi bir anlaşmaya imza atmıştı. Uluslararası gerilimlerin yoğunlaştığı bu ortamda, alelacele devreye sokulan füze savunma sistemi, önümüzdeki dönemde tüm dünyanın olası sıcak gelişmelere gebe olduğuna işaret etmektedir. Sistemin, muhtemel bir küresel savaş tehlikesine karşı bir an önce ilan edildiği, askeri uzmanlarca daha şimdiden dillendirilmeye başlandı. Başka bir deyişle, Kürecik’te füze savunma sisteminin bir halkası olarak konuşlandırılan radar üssünün, yeni bir küresel savaşın ön hazırlıklarından biri olduğunu söylemek hiç de abartılı bir yorum olmasa gerek.
Ulus ötesi şirketler ve mali oligarşi tüm dünyayı sermayenin istekleri doğrultusunda şekillendirmek için var gücüyle çalışmaya devam ediyor; Chicago’daki NATO Zirvesi, emperyalist sistemin, ayakta kalmak için tüm dünyayı yangın yerine çevirmekten çekinmeyeceğini bir kez daha kanıtlamıştır. Zirvenin en çok tehdit ettiği kesimler ise, hiç kuşkusuz işçi sınıfı ve emekçilerdir. Zira küresel kapitalizmin efendilerinin hayalini kurduğu dünyadan işçilere ve emekçilere düşecek olan pay sadece daha fazla sömürü, savaş ve sefalet olacaktır. Bu yüzden, insanlığı hızla sosyal ve ekolojik bir yıkıma sürükleyen kapitalizmin bir an önce ortadan kaldırılması ve yerine evrensel barışın hüküm sürdüğü sosyalist bir dünyanın kurulması her zamankinden daha acil bir görev olarak karşımızda durmaktadır.

Dipnotlar

[1] NATO’nun “akıllı savunma” doktrini ile ilgili, daha geniş bir değerlendirmeyi, Toplumsal Eşitlik’in 3. sayısında, Ozan Özgür imzası ile yayınlanan -NATO’nun Krizi ve “Akıllı Savunma”- yazısından okuyabilirsiniz.