11 Eylül saldırılarından 13 yıl sonra
CIA işkencesi ve "terörle mücadele"
Bugün 11 Eylül 2001 terör saldırılarının on üçüncü yıldönümü. O günkü olayları, Bush yönetiminin, farklı şekillerde günümüze kadar süren sözde "terörle mücadele”yi ilan etmesi izlemişti.
Bu “mücadele”, başından itibaren, bir yalandı. Koşulları ve arka planı asla ciddi bir soruşturma konusu olmamış olan terör eylemleri, ülke dışındaki askeri saldırılar ve ülkedeki demokratik hakların ortadan kaldırılması için uzun süredir hazırlanan bir gündemi uygulamanın bahanesi olarak kullanıldı.
On yılı aşkın bir süreden sonra, Obama yönetimi, ABD'nin Libya’daki ve Suriye'deki emperyalist müdahalelerde İslamcı köktencilere verdiği desteğin ürünü olan Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) eylemlerini, Ortadoğu'da büyük çapta bir bombardıman harekatı için savaş nedeni olarak kullanıp savaşı yeniden ambalajlamaya çalışıyor.
"Terörle mücadele"nin son derece gerici ve anti-demokratik özü, işkencenin ABD politikasının bir aracı olarak kullanılmasında kendini dışa vuruyor.  Son olaylar, ABD yönetiminin ve istihbaratının en üst düzey yetkililerinin, hem uluslararası ve iç hukuka hem de ABD Anayasası’na açık bir şekilde aykırı olan en vahşi işkence biçimlerine izin verdiğini, onları izlediğini ve örtbas etmenin yollarını aradığını doğrulamış durumda.
Bunlardan ilki, CIA’in üç ABD tutuklusuna karşı kullandığı “basınçlı su ile sorgulama” yönteminin ayrıntılarının Britanya gazetesi Telegraph tarafından yayımlanmasıdır. Bu tutuklular, iddialara göre 11 Eylül saldırılarının planlanmasına dahil olmuş Khalid Sheikh Mohammed, Usame bin Ladin’in yardımcısı olduğu iddia edilen Abu Zubaydah ve 2000 yılında Amerika Deniz Kuvvetleri'ne ait USS Cole savaş gemisinin bombalanmasını planladığı iddia edilen Abd al Rahim al-Nashiri’dir.
Bir kaynak, Telegraph gazetesine, “Onlar”, basınçlı su ile sorgulamanın CIA tarafından kullanılan klasik tanımındaki gibi, “suyu sadece başlarından aşağı ya da giysilerinin üzerine dökmüyorlardı.” diyor ve ekliyor: “Onları, ölümün eşiğine gelene kadar suyun altında tutuyorlardı… Bu gerçek bir işkenceydi.” Senato İstihbarat Komitesi’nin CIA’in işkenceleri konusundaki hala gizli tutulan raporundan haberdar olan ve ismi açıklanmayan diğer bir kaynağa göre, uygulanan acımasız yöntemlerin açığa vurulması durumunda, halk “derinden sarsılacaktı.”
Bunu, pazartesi günü, Demokratik Partili Senatör Dianne Feinstein’in, geçen ay yayımlanması gereken İstihbarat Komitesi raporunun bir özetinin, bu ay içinde, Kongre kapanmadan hazır olmayabileceğini açıklaması izledi. Böylece, işkence soruşturmasının, Kasım ayındaki ara seçimlerde gündeme gelmesi önlenecek. Feinstein, CIA ile aralarında, örgütün rapor üzerinde yapılmasını istediği düzeltmeler konusunda yaşadıkları anlaşmazlıklardan söz etti ama bu gecikme siyasi olarak tüm taraflar için uygun.
Telegraph gazetesinde yayımlanan haber, Amerikan medyası tarafından görmezden gelindi. New York Times ve Washington Post gazeteleri ya da ABD’deki önde gelen televizyon haber kanalları ondan söz etmedi. IŞİD’in, gazeteci James Foley’in ve Steven Sotloff’un başlarını kesmesinin görüntüleri, ülkenin dört bir yanındaki gazetelerde “barbarca” eylemler olarak kınamalar eşliğinde yayınlanırken, CIA yetkililerinin Amerikan yönetiminin yönlendirmesi altında gerçekleştirdiği barbarca eylemler, benzer biçimde halka açıklanmadı.
Benzer şekilde, bu yılın başında Senato ile CIA arasında patlayan anayasal kriz de, medya tarafından, neredeyse bütünüyle göz ardı edilmişti. Temmuz ayı sonlarında, CIA’in kendi Baş Müfettişliği, İstihbarat Komitesi’nin CIA’in işkenceleri üzerine raporu derlenirken, örgütün Senato’nun bilgisayarlarına izinsiz girdiği sonucuna varmıştı. ABD yasalarının ve anayasal güçler ayrılığının bu şekilde açıkça ihlal edilmesinden henüz hiçbir şey çıkmış değil.
Bu sessizlik şaşırtıcı değil. Bu suçlar, onlara, sadece Bush yönetiminin değil ama tüm siyaset kurumunun karıştığını ortaya koydu.
Zubaydah’a (Mart 2002’de yakalandı), El-Nashiri’ye(Kasım 2002’de yakalandı) ve Muhammed’e (Mart 2003’te yakalandı) yapılan işkence, “terörle mücadele”nin bir parçası olarak uygulanan çok sayıda anti-demokratik önlemde kritik bir aşamaydı.
İşkenceye görünüşte hukuki bir gerekçe tasarlamak için, Adalet Bakanlığı’nın avukatları tarafından gizli iç yazışmalar yapıldı. Bu, “terörle mücadele”nin, devlet başkanına, başkomutan olarak tüm yasal ve anayasal kısıtlamaların üstünde denetimsiz yetkiler verdiği savına dayandırıldı. Bu savlar, ardından, sonu gelmeyen savaşı, ülke içindeki casusluğu, askeri mahkemeleri, ABD yurttaşlarının ve diğerlerinin suçlama olmaksızın süresiz tutuklanmasını ve temel demokratik hakların ihlal edilmesini haklı göstermek için sıralanacaktı.
İşkence kayıtları, Ulusal Güvenlik Dairesi’nin (NSA) yetkilerinin genişletilmesinde ve ABD vatandaşları da dahil “terörist” ilan edilen herkesin yargısız öldürülmesinin haklı gösterilmesinde Obama yönetimi tarafından izlenen başkanlık diktatörlüğü yasal çerçevesini ana hatlarıyla çizmişti.
Obama yönetimi, görevi devraldıktan sonra, CIA işkencecilerini ve onları yönlendirenleri gizlemek için yapılabilecek her şeyi yaptı. Obama, 2009’da göreve başlamasının hemen ardından, işkence programının sonlandırıldığını ama hesap verme zorunluluğu olmadığını ilan etti. O, “Geçmişe bakmak yerine ileriye bakmak” gerektiğini açıkladı.
2010 yılının Kasım ayında, Adalet Bakanlığı, Zubaydah ile El-Nashiri’nin kayıt altına alınmış -işkenceleri de içeren- sorgulamalarına ilişkin yüzlerce saatlik görüntü kaydının imha edilmesi konusunda hiç kimse hakkında kovuşturma açmayacağını belirtti. Bu kayıtlar, Bush yönetiminin en üst düzey yetkilileri ve muhtemelen bizzat Başkan George W. Bush tarafından da izlenmişti.
Ardından, 2012 yılında, Beyaz Saray, sadece iki olay hakkında kovuşturma açılmasına izin vermeyi düşündüğünü açıkladı. Bunlardan biri, Afganistan’daki bir tutuklunun ölene kadar işkence görmesi (Amerikan işgaline karşı ayaklanmaya katılmakla suçlanan ve bir CIA hapishanesinde neredeyse donma sıcaklığında bir beton duvara zincirlendikten sonra ölen Gul Rahman) ile ilgiliydi. Diğeri ise, Irak’taki bir tutuklunun, 2003 yılında CIA’in elinde öldükten sonra cesedi bir buz içerisinde paketlenmiş olarak fotoğraflanan Manadel al-Jamadi’ye ilişkindi.
Nihayet, Adalet Bakanlığı, bu sene başında, CIA’in Senato’yu gizlice gözlemesinin açığa çıkmasına yanıt olarak ona karşı hiçbir cezai kovuşturma yapılamayacağını duyurdu.
CIA işkenceleri nedeniyle hakkında dava açılan tek kişi, 2007 yılında basınçlı su ile işkence konusunda açıkça konuşan ilk kişi olan eski CIA yetkilisi John C. Kiriakou’ydu. 2012 yılında, Kiriakou hakkında, Obama yönetimi tarafından Casusluk Yasası kapsamında soruşturma açıldı ve İstihbarat Kimliklerinin Korunması Yasası’na aykırı davranmaktan suçlu bulundu. Kiriakou, halen 30 aylık hapis cezasını çekiyor.
Bu olaylarda ortaya çıkan şey, biçimsel demokrasi süslemelerinin ardında, sonuçlarına katlanmaksızın suç eylemlerine karışan bir ordu-istihbarat bloğudur. Devletin çeşitli kurumları ve başlıca siyasi partiler, bu aygıtın ve onun hizmet ettiği mali aristokrasinin temsilcileri işlevini görmektedirler. Medya, bu suçları meşrulaştırmak için siyasi ve ideolojik çerçeveyi oluşturmaya çalışırken, onları örtbas etmeye yardım eden ücretli savunuculardan ve propagandacılardan oluşuyor. 
Bütün bu eylemlerin asıl hedefi “terörizm” değil; Amerikan mali aristokrasisinin hem dışarıdaki hem de içerideki politikalarına yönelik muhalefettir. Aydınlanma felsefecisi ve hukukçusu Cesare Beccaria’nın “bir yamyama layık” bir eylem dediği barbar işkence eylemi, Amerikan egemen sınıfının toplumsal bakış açısını, gerici niteliğini ve kendi ekonomik sistemini savunurken işçi sınıfına karşı kullanmaya hazırlandığı yöntemleri ortaya koymaktadır.
11 Eylül 2014