Kaliforniya’da, eyalet tarihinin en büyük cezaevi açlık grevleri

Kaliforniya’nın hapishanelerindeki binlerce mahkum, [8 Temmuz] Pazartesi gününden itibaren eyalet tarihinin en büyük açlık grevine başladı. Mahkumlar ve tutuklular, kötüleşen cezaevi koşullarına ve eyalet onaylı işkencenin bir biçimi olan belirsiz süreli tek kişilik hücre cezasına karşı çıkıyorlar. Kaliforniya İnfaz ve Rehabilitasyon Dairesi (CDCR), [11 Temmuz] Perşembe günü, açlık grevinin, eyalet tarafından kullanılan ama onun yönetiminde olmayan kar amaçlı dört tesise ek olarak, eyaletin denetimindeki 33 cezaevinden 24’üne yayıldığını ilk kez kabul ettiği bir basın açıklaması yaptı.
En yüksek noktasında 30.000 mahkumun ve tutuklunun yemek yemeyi reddettiği açlık grevi, geniş bir destek görmeye devam ediyor. CDCR’nin basın açıklamasına göre, Pazartesi günü cezaevlerindeki koşullara karşı eyalet çapında kitlesel eylemin başlamasından bu yana, yaklaşık 12.500 mahkum ve tutuklu, ardı ardına en az son 9 yemeği reddetmiş durumda (bu, Daire tarafından bir açlık grevinin eşiği olarak belirlenen sayı). Açıklamada, “buna ek olarak, 1.336 mahkum ve tutuklu çalışma görevlerine ya da eğitim sınıflarına katılmayı reddetti” deniyor.
CDCR, mahkumları ve tutukluları, her ikisi de “eyalet yasalarını çiğneme” olarak değerlendirilen örgütlü açlık grevi ya da iş durdurma gibi “toplu ayaklanma”ya kalkışmaktan dolayı “disiplin cezalarıyla karşılaşabilecekleri” konusunda uyardı. CDCR, “normal faaliyet programını sürdürmek” için, “açlık grevcilerini ve onların beslenmesini izlemek ve yönetmek için” olası ek önlemlere başvurabileceği uyarısında bulundu. Bu açıklama, mahkumları ve tutukluları zorla beslemekle tehdit etmek gibi görünüyor.
Ulaşılabilen en son CDCR rakamlarına göre, bu ay itibariyle, Kaliforniya eyaleti yaklaşık 133.000 kişiyi hapsetmiş durumda ve bunların yaklaşık 9.000’i, özel şirketler tarafından işletilen eyalet yönetimine bağlı olmayan tesislerde barındırılıyor. Kaliforniya’nın eyalet tarafından yönetilen cezaevlerindeki “fazlalık” ya da “aşırı” mahkumları ve tutukluları barındırmaları için, çoğu durumda kamusal hesap verme sorumluluğu olmayan ya da çok az olan bu kar amaçlı cezaevlerine ihaleler veriliyor. Kaliforniya’nın eyalet sınırları dışında yararlandığı özel cezaevlerini işleten Amerika İnfaz Kurumu (CCA), ABD’deki en büyük kar amaçlı “infaz kurumu”dur. Arizona’da, Mississippi ve Oklahoma’da bulunan tesisleri kullanan Kaliforniya’nın mahkumları ve tutukluları bu özel cezaevlerine sevk atma kararı, artık eyalet dışına yolculuk etmek zorunda kalan mahkum ve tutuklu aileleri için hem coğrafi hem de parasal ek engeller oluşturmuştur.
Mahkumların ve tutukluların, eyaletin yönetiminde olmayan özel cezaevlerine aktarılması, doğrudan doğruya, Kaliforniya cezaevlerinin aşırı kalabalıklaşmasının sonucudur. Cumhuriyetçi Eyalet Valisi Arnold Schwarzenegger, Ekim 2006’da, mahkumların ve tutukluların eyalet tarafından işletilmeyen kar amaçlı tesislere aktarılmasının önünü açan bir “Cezaevlerinin Aşırı Kalabalıklığına İlişkin Acil Durum Açıklaması” yayımladı.
2011 yılı Mayıs ayı sonlarında, ABD Anayasa Mahkemesi, Brown v. Plata ‘da, 4’e karşı 5 oyla, Kaliforniya cezaevlerindeki aşırı kalabalık durumun, mahkumların ve tutukluların Sekizinci Değişiklik’teki insanlık dışı cezalandırmaya karşı anayasal haklarını çiğnediği kararını aldı. Anayasa Mahkemesi, bir alt mahkemenin 2009’da almış olduğu kararı onaylayan bu hükmünde, Kaliforniya eyaletine, yüzde 137,5 kapasite düzeyine (alt mahkemenin daha önce 2009’da talep etmiş olduğu toplam -ortalama- 110.000 tutuklu ve mahkuma) ulaşmak için cezaevlerindeki tutuklu ve mahkum sayısında 33.000’den fazla azaltma yapmasını emretti. 
1 Temmuz 2011’de, Brown v. Plata kararının alınmasından bir aydan biraz fazla süre sonra, Pelican Bay Eyalet Cezaevi’nde (PBSP) tek kişilik hücrelerde tutulan onlarca mahkum ve tutuklu, insanca cezaevi koşulları için bir açlık grevine başladı. CDCR’nin görüşmeyi kabul etmesinin ardından son verilen o açlık grevi, yaklaşık dört hafta sürmüş ve eyleme, eyaletin dört bir yanından 6.500 tutuklu ve mahkum katılmıştı. Görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanmasının ardından, açlık grevi, 26 Eylül 2011’de yeniden başladı ve 12.000 tutuklu ve mahkumun katılımıyla, yaklaşık üç hafta sürdü. CDCR’nin koşulları iyileştirme yönündeki vaatlerine rağmen, pek fazla bir şey değişmedi.
123.000’den fazla kişiyi eyalete ait cezaevlerinde barındıran CDCR, halen eyalet kapasitesinin yüzde 146’dan fazlasıyla faaliyet gösteriyor. Kaliforniya’daki cezaevleri yalnızca 80.000 kadar tutuklu ve mahkumu güvenle barındırmak üzere inşa edilmiş durumda. Cezaevlerinin aşırı kalabalıklığına ilişkin acil durum Ocak 2013’te kaldırılmış olmasına rağmen, CDCR, cezaevlerindeki insan sayısını eyalet kapasitesinin yüzde 137’sine denk düşecek şekilde azaltmak için,  mahkemeden, 2013 yılının sonuna kadar ek süre talep etti.
Şimdi tutuklular ve mahkumlar tarafından yükseltilen beş “temel talep”, ilk kez iki yıl önce PBSP’deki tutuklu ve mahkumlar tarafından, Kaliforniya’daki 2011 açlık grevinde hazırlanıp imzalanmıştı. İki yıl sonra, Kaliforniya tarihindeki en büyük açlık grevi birinci haftasına girerken, cezaevlerindeki koşulların iyileştirilmesine yönelik çağrılara binlerce insan daha katıldı.
Tutuklu ve mahkumların mektuplarını yayımlamak ve duyurular yapmak için onlarla birlikte çalışan bir grup olan Cezaevlerindeki Açlık Greviyle Dayanışma (PHSS) koalisyonu, talepleri şöyle sıralıyor: [Bireysel eylemlerden dolayı] grup cezalandırılmasına ve idarenin yetkilerini kötüye kullanmasına son verilmesi; diğer tutuklular ve mahkumlar hakkında [yönetime] bilgi sağlayanları ödüllendiren “bilgilendirme politikası”nın kaldırılması ve “çete statüsü ölçütü”nün değiştirilmesi; süresiz hücre cezasına son verilmesi; “yeterli ve besleyici gıdalara” ulaşma; belirsiz süreyle tecrit hücresinde tutulan tutuklu ve mahkumlar için geliştirici programlar ve ayrıcalıklar”.
Uluslararası Af Örgütü, 2011’de, Kaliforniya cezaevlerindeki belirsiz hücre cezalarının yaygın kullanımını ayrıntılı biçimde ele alan bir rapor yayımladı. Rapor, eyalet yasaları ve yönetmelikleri altında, “tecrit hücresi, diğerlerinin emniyetini ya da kurumun güvenliğini tehdit eden tutuklu ve mahkumlara yöneliktir. ... Bununla birlikte, 2.000’den fazla tutuklu ve mahkum, cezaevi yetkilileri tarafından cezaevi çetelerine üye ya da onlarla bağlantılı olarak ‘değerlendirilmiş’ oldukları için ‘süresi belirsiz’ (tanımlanmamış) tek kişilik hücre koşullarında tutuluyor.” olduğunu tespit etti. Şu anda, bu cezaevlerinde, en az 4.527 tutuklu ve mahkum, belirsiz süreli hücre hapsinde tutuluyor.
Rapor, aynı zamanda, yalnızca 1.180 kişinin tek kişilik hücrelerde tutulduğu PBSP’de, “Pelican Bay’daki tek kişilik hücrelerde, süresi belirsiz şekilde tutulan 500’den fazla mahkum bulunuyordu [ve] bunların 10 yıl ya da daha uzun bir süreyi hücrelerde geçirmiş olduğunu” ortaya koydu. Bu mahkumlardan “200’den fazlası 15 yıldan, 78’i ise 20 yıldan uzun süre tek kişilik hücrelerde kalmış”.
Mahkumlar, giderek artan biçimde, belirsiz süreliğine, sunulan mesleki ya da genel eğitim programlarından yararlanmaksızın tek kişilik hücrelere yerleştiriliyor. Buna ek olarak, onlara dinsel ziyaret izni verilmiyor ve çoğunun televizyonu ya da radyosu yok. Mahkumların çoğu, günlerinin 23 saatini, yaklaşık 3,5 x 2,5 metrelik penceresiz hücrelerde geçiriyor.
Anlaşıldığı kadarıyla, belirsiz süreyle tek kişilik hücreye gönderilen mahkumların oradan çıkabilmeleri için pek fazla ihtimal bulunmuyor. Bu yılın başlarında, PBSP’de tek kişilik hücrede tutulan Mutope Duguma, kendisinin ve diğer mahkumların günlük yaşamını şöyle betimledi: “Herhangi bir insanın belirsiz süreliğine bu işkence odalarında yaşamaya mahkum edilmesi insanlık dışıdır... Biz mahkumların hayatının her günü, bilgi verene, şartlı olarak çıkartılana ya da ölene kadar tek kişilik hücrede geçirtiliyor ve hepimiz olmasa da çoğumuz müebbetliğiz.” Diğer mahkumların çete üyeliği gibi faaliyetleri ve bağlantıları konusunda değerli bilgiler sağlamaktan başka bir anlama gelmeyen bilgi verme dışında, neredeyse çıkmazdalar. Beş “temel talep”ten biri, sahte suçlamalara yol açan ve mahkumların hayatını riske sokan “bilgilendirme politikası”nın kaldırılmasıdır.
Kaliforniya cezaevlerinde olanlara, yaygın olarak bir işkence yöntemi olarak anlaşılan tek kişilik hücre cezası deneniyor. Tek kişilik hücre cezası tekniklerinin kullanılması, en baştan beri, hem mantığı hem de sonuçları bakımından kirli bir geçmişe sahiptir.
İzolasyon tekniklerinin kullanılmasına ilişkin Pensilvanya eyaletindeki Philadelphia Doğu Eyalet Hapishanesi’nde yapılan ilk araştırmanın tarihi, 1829’a kadar gider. Dinci fanatikler yalnızca İncil ile beton bir odaya yerleştirilen mahkumların “ıslah” edileceğine inanırken, araştırmacılar, bunun mahkumların akli durumunu kötüleştirmekten ve tahrip etmekten başka bir işe yaramadığını açığa çıkarttılar. Bu uygulamanın etkileri, sinir krizi, topluma yeniden uyarlanamama ve çok daha ciddi durumlarda intihardı.
ABD Anayasa Mahkemesi’nin 1890’da aldığı ve bu tür birimlerde gözetimde tutulan mahkumların artık “sonradan topluma yararlı hale gelmediği” üzerine kurulu bir karara rağmen, tecrit hücrelerinin kullanılması, tüm 20. yüzyıl boyunca devam etti.
1934 yılında, San Francisco Körfezi’nde, ABD’nin en ünlü cezaevlerinden biri (Alcatraz dıyla tanınıyor) açıldı. Alcatraz’ın yalıtılmış bir koridorunda bulunan D-Blok adlı bölüm, mahkumların tek kişilik hücrelerde barındırıldığı çok bölmeli odalardan oluşuyordu. D Blok’takilerden çoğunun yiyecek ve giyecek gibi temel ihtiyaçları ve hatta diğer mahkumlarla en alt seviyede iletişimleri hala karşılanırken, bir oda, özellikle “bozguncu” mahkumlara ayrılmıştı (ona, örtmece bir şekilde “Koridor” deniyordu). En kötü durumlarda, mahkumlar, günde 23 saat ışıksız ve çıplak tutuluyordu. 
Bugün, olup bitenleri gizlemek için kullanılan örtbas edici kavramlara rağmen, tek kişilik hücre koşulları, İdari Tecrit ya da Güvenli Barındırma Birimleri, her zamankinden daha barbarca ve belki de daha yaygın.
Mahkumlar, bu durumlarda, dar, penceresiz ve ses geçirmez hücrelerde sürekli florasan ışığı ve video ile izleme altında tutulabilir; yalnızca sevdikleriyle kısa ve sınırlanmış görüntülü arama yoluyla ilişki kurabilir. Tecrit cezasına çarptırılmış mahkumların psikolojik durumlarına ilişkin çok sayıda araştırma, tek kişilik hücre cezasının olumsuz etkilerini açığa çıkarmıştır.
Açlık grevine katılan ve Corcoran Eyalet Hapishanesinde tek kişilik hücrede tutulan mahkumlardan Michael "Zaharibu" Dorrough, tecrit içindeki yaşamdan bir kesit sundu: “Yıllar boyunca, başka insanları anlık olarak görürsün. İnsanlar dünyayla ilişkilerini kesiyorlar. Telef oluyorlar. Kendilerini suçluyorlar. Bazen sana çamur atıyorlar. İnsanlar yalnızca kendi kendileriyle yüksek sesle konuşmuyor ama bağırıyor ve kendilerine küfrediyorlar. Böylesi bir çılgınlıktan etkilenmemek mümkün mü?”
BM’nin işkence üzerine özel raportörü Juan E. Méndez, 2011’de Kaliforniya’daki açlık grevinin bitmesinden kısa süre sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan önce konuştu. Başka şeyler arasında, 15 günü aşan hücre cezasını işkence olarak tanımladı ve buna “kesinlikle son verilmesi” çağrısı yaptı.
Mendez, “tecrit, izolasyon, ayırma, hücre, üst düzey güvenlik, hücre tipi cezaevi vb. Hangi ad altında olursa olsun, hücreye kapatma, bir cezalandırma ya da zorbalık tekniği olarak, devletler tarafından yasaklanmalıdır.” dedi. 1984 İşkenceye Karşı BM Anlaşması, işkenceyi, “kasıtlı olarak bir bireye yönelen, fiziksel ya da manevi olarak şiddetli acıya ya da zarara yol açan her türlü davranış” olarak tanımlar.
13 Temmuz 2013