Kapitalist Militarizmin Gölge Oyunu: Nükleer Güvenlik Zirvesi

Geçtiğimiz Nisan ayında ABD’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen Nükleer Güvenlik Zirvesi, öncesi ve sonrası ile dünya gündeminin en önemli maddelerinden birini oluşturdu. ABD Başkanı Obama’nın çağrısı ile Washington’da bir araya gelen 47 ülkenin devlet başkanları ve üst düzey temsilcileri, iki gün boyunca nükleer silahlanma konusundaki “hassasiyetlerini” dile getirdiler. Burjuva siyasetinin ve emperyalist kapitalizmin ikiyüzlülüğünün pervasızca sergilendiği iki gün süresince, burjuvazinin ulusal, bölgesel ve küresel çıkar hesapları birbiri ile çatıştı; bir orta yol bulma çabası, niyetler ve somut durum arasındaki farkın yarattığı çelişkilere takıldı. Zirvenin ana gündem maddesi bilindiği üzere İran’a uygulanması düşünülen yaptırımlardı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunulacak kararların tartışıldığı ve ABD’nin arzuladığı sonucu alamadığı zirve sonrasında ortaya çıkan tablo, kapitalist militarizmin ulaştığı ürkütücü boyutu ve Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Latin Amerika gibi hassas dengelere sahip bölgelerin olası bir savaş halinde dünyayı nasıl bir bütün olarak felakete sürükleyecek dinamikleri taşıdığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Nükleer Güvenlik Zirvesi öncesinde öne çıkanlar
ABD’deki buluşmanın hemen öncesinde yaşanan üç önemli gelişmeyi kısaca hatırlamakta fayda var. Bunlardan birincisi ABD ve Rusya arasında imzalanan Stratejik Silahların İndirimi Anlaşması’ydı. 8 Nisan’da imzalanan, daha doğrusu yenilenen bu anlaşma ile birlikte ABD ve Rusya, sahip oldukları kitle imha silahlarının azaltılması yönünde adımlar atacaklarını taahhüt ettiler. ABD’nin bu adımı atmasının arkasında İran’a karşı yürüttüğü ekonomik ve siyasi baskıyı meşru hale getirme hedefinin olduğu açıktı. Yani bu adım, ABD’nin “dünya barışına” ve “nükleer silahsızlanmaya” bir katkısı olarak değil, tersine bambaşka ihtiyaçların ürünü olarak anlaşılmalı; İran’ın nükleer faaliyetlerine karşı “biz gerekeni yapıyoruz, nükleer silahlarımızı azaltıyoruz ama onlar dünya için tehdit oluşturmayı sürdürüyor” şeklinde bir söylemi mümkün kılma çabası ve dünya kamuoyuna bu doğrultuda bir mesaj olarak değerlendirilmeli. Ayrıca, ABD’nin Rusya ile ikili ilişkileri açısından karşı tarafa güven verme, üzerine ekonomik ve siyasi işbirliğinin bina edilebileceği bir temel yaratma amacına da hizmet ediyordu bu anlaşma.
Zirve öncesi yaşanan ikinci önemli gelişme ise İsrail Başbakanı Netenyahu’nun görüşmelere katılmaktan vazgeçmesi ve yerine Atom Enerjisi Bakanı Meridor’u göndermesi oldu. Son dönemde, Filistin’e yönelttiği Siyonist şiddeti arttıran İsrail devleti kısa süre önce hem Türkiye devleti ile karşı karşıya gelmiş, hem de bu süreçte ABD’den beklediği desteği alamamıştı. Filistin’de yeni yerleşim yerleri oluşturma siyasetini sürdüren İsrail, ABD’nin bu konudaki uyarılarından pek hoşnut değil. Obama başkanlığındaki ABD yönetimi ise Ortadoğu’daki uzun vadeli çıkarlarına ters düşen böyle bir politikayı desteklemekten yeni kırılmalar yaratabileceği endişesi ile kaçınıyor. Ayrıca siyasi alanda uzun süredir gergin olan İsrail-Türkiye ilişkileri hesaba katıldığında, ekonomik ve siyasi işbirlikleriyle, diplomatik manevralarla Ortadoğu’da büyüyen etkisini hissettiren Türkiye, şu sıra ABD için İsrail’den çok daha uygun bir müttefik. Bunun yanında AKP hükümeti ve özellikle Başbakan Erdoğan, İran’ın nükleer faaliyetinin gündeme getirilmesine karşılık, İsrail’in de nükleer silaha sahip olduğu gerçeğini öne çıkarıyor ve eğer yaptırım uygulanacaksa önce İsrail’den başlanması gerektiğini ifade ediyor. Bu tepkinin, nükleer silaha sahip olduğunu sürekli reddeden İsrail tarafından olumlu karşılanması mümkün değildi. Siyonist devletin elindeki kitle imha silahlarının ABD’deki görüşmelerde gündeme getirilme olasılığı ve bunun üzerinden yaşanacak tartışmalara dahil olmak istememesi de İsrail’in zirvede en üst düzeyde temsil edilmeyişinin bir nedeni olarak anılabilir. Dolayısıyla tüm bu nedenler toplandığında, İsrail’in daimi müttefiki ABD’nin ev sahipliğinde düzenlenen bu zirveye katılımı zora girmiş, İsrail Başbakanı son dönemdeki memnuniyetsizliğini zirveye katılmayı reddederek göstermiştir.
Üçüncü önemli gelişme olarak ifade edebileceğimiz olay ise Türkiye’nin zirveye katılımının ABD-Türkiye ilişkileri açısından kritik bir dönemde gerçekleşmesidir. Ermeni soykırımı yasa tasarısının ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nden geçmesinin ardından, Türkiye egemenleri kıyameti koparmış, AKP hükümeti içerideki tepkiyi kendi lehine dönüştürmek için gerekli adımları atmıştı. Washington’da görevli büyükelçinin Türkiye’ye çağırılması, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun tasarıya yönelik sert açıklamaları ve ABD-Türkiye ilişkilerinin geleceğinin tartışmaya açılmasıyla birlikte Erdoğan’ın Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne katılmama kararı aldığı bildirilmişti. Bu diplomatik manevraların ardından tahmin edilebileceği üzere burjuvazinin temel çıkarları baskın çıktı ve Türkiye, zirvede en üst düzeyde temsil edildi. Ayrıca, Obama iktidarının Ermeni soykırımı tartışmalarını Türkiye devletinin arzu ettiği gibi idare ettiğini ve en azından gelecek yıla kadar sonlandırdığını da geçtiğimiz haftalarda gördük.
Zirve’nin hedefi İran
Nükleer Güvenlik Zirvesi’nin ABD ve Avrupalı emperyalistler tarafından öne çıkarılan başlığı nükleer silahlanmanın denetim altına alınmamasının doğuracağı yıkıcı sonuçlar ve kitle imha silahlarının terörist grupların eline geçmesinin yaratacağı tehlikeydi. Nükleer silahlara sahip ülkeler listesinin başında yer alan ABD’nin başkanı Obama, kitle imha silahlarının özellikle El Kaide’nin eline geçmesi olasılığından çekindiklerini söyledi. Bu söylemin ABD, AB ve BM içindeki emperyalistlerin gerçek niyetini ifade ettiğini düşünmek için fazlasıyla iyimser ve hatta saf olmak gerekiyor. Onların istediği asıl olarak kitle imha silahlarının kullanım hakkını kendi tekelleri altına almaktan ibaret. Dertleri bu silahların üretiminin durdurulması ya da var olanları toptan imha edilmesi değil; dünyanın geleceğini tehdit eden savaş makinelerinin, bombaların, füzelerin yalnızca kendileri istedikleri zaman ölüm kusmasını talep ediyorlar, bu anlamda kitle imha silahı terörünün tekellerinde kalmasını istiyorlar. Bu durum, özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin açıklamalarında kendini açığa vuruyor. Sarkozy, Fransa’nın sahip olduğu nükleer silahları ülkenin güvenliğinin garantisi olarak değerlendirdi ve asla bu haktan vazgeçmeyeceklerini söyledi. Buna karşı aynı Fransa, ABD’nin İran’a karşı sert yaptırım talebini destekliyor. İşte zirveye hakim olan ikiyüzlülük bu kadar net.
İran’daki Ahmedinejad iktidarı ile sık sık sorun yaşayan ABD, ilişkilerin diplomasi ile çözüme kavuşturulamayacak bir noktaya taşındığını savunuyor. İran’ın sahip olduğu nükleer tesislerin ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin denetimsizliğinden yakınarak İran’a yapılacak olası müdahalelere meşru bir zemin hazırlamak için çaba sarf ediyor, diğer ülkeleri de bu müdahalelere onay vermeleri için ikna etmeye çalışıyor. Zirve süresince Obama, özellikle bölgede İran’la yakın ekonomik ve siyasi ilişkileri bulunan ülkeleri yani Çin, Rusya ve Türkiye’yi yaptırımlar konusunda kendisine destek olmaya çağırdı. Washington’daki temaslar sonucunda Rusya ve Çin’in geçmişteki uzlaşmaz tutumunu terk ettiğinden ve ABD’nin yaptırımları sertleştirme hedefine yakınlaştığından bahsedildiyse de işin aslı bu kadar basit değil.
Rusya ile Çin’in İran’a coğrafi ve ekonomik olarak yakınlığı, bu devletlerin ABD kadar rahat karar alamamasının başlıca nedeni. Rusya ve Çin açısından İran’ın ekonomik ve siyasi istikrarı oldukça önemli. Ayrıca bu ülkeler arasında silah ve enerji anlaşmaları da mevcut. Öte yandan Rusya’nın, İran’ın nükleer faaliyetine doğrudan destek verdiği de unutulmamalı. Örneğin Rusya’nın İran’da inşa ettiği bir santral Ağustos ayında hizmete sokulacak. 1995’te imzalanan nükleer santral anlaşmasının tutarı 1 milyar dolar olarak ifade ediliyor. Kısacası Rusya ve Çin, ABD ile yaptırımlar üzerinde birlikte çalışma kararı almakla birlikte, ABD’nin İran ekonomisini krize sokacak adımlar atmasını istemiyorlar. Bu tutum gerek Çin Cumhurbaşkanı Hu Jintao’nun gerekse Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in açıklamalarıyla birinci ağızdan da ifade edildi. Özellikle Çin, (Rusya gibi) yaptırımı veto hakkı olan bir devlet olarak ABD'ye önemli konularda geri adım attırmış bulunuyor. Bunun arkasında da ifade ettiğimiz gibi İran'la olan yakın ekonomik-siyasi ilişkiler yatıyor. İran, Çin'in enerji ihtiyacının yüzde 11'ini sağlıyor, iki ülke arasındaki ticaret giderek artıyor, Çin İran'a büyük enerji yatırımları yapıyor. Bu durum, özellikle Ortadoğu ve Asya üzerinden yaşanan emperyalistler arası rekabette, saflaşmanın da ipuçlarını veriyor.
Türkiye ve Brezilya’nın tutumu
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi olmayan üyelerinden Türkiye ve Brezilya, Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde İran’a doğrudan yaptırımlara karşı çıkan iki ülke olarak dikkat çekti. Bu karşı duruş zirvede netleştirilecek yaptırım kararları ve geleceğe ilişkin planlar açısından önemliydi. Türkiye’nin tutumunu ifade eden Erdoğan, daha önceki söylemi ile paralel olarak, nükleer silaha sahip birçok ülke olduğunu, bunlardan birinin de İran’ın yanı başındaki İsrail olduğunu, dolayısıyla eğer bir yaptırım uygulanacaksa İsrail’e de uygulanması gerektiğini ifade etti. Ortadoğu’da ağabeylik rolüne soyunan Türkiye’nin elini güçlendiren bu tutum, İran’a ve bölgeye ilişkin çıkarların korunmasını da beraberinde getiriyor. Gelinen noktada hem ekonomik hem de siyasi açıdan İran, Türkiye’nin gözden çıkarabileceği bir ülke değil. Aynı zamanda Türkiye’nin bu pozisyonu, ABD’nin İran’la diplomatik ilişkileri bir üçüncü devlet üzerinden sürdürme şansını da saklı tutuyor. ABD’deki zirvenin hemen ardından İran tarafından yükseltilen, Türkiye’nin tutumuna dair memnuniyet bu durumun ispatı niteliğindeydi.
ABD ile de yakın ilişkileri olmasına rağmen, Latin Amerika’da yerleştirilmeye çalışılan ulusalcı ittifakın (Güney Amerika Ulusları Birliği) bir parçası olan ve bu ittifakın anti-Amerikancı pozisyonlarına yaklaşan Brezilya ise, İran’la ve özellikle Türkiye’yle oldukça yakın ilişkiler geliştiriyor. Zirvedeki uzlaşmazlığının altında yatan nedeni somutlaştıran ise Brezilya’nın bu konumu. Brezilya Dışişleri Bakanı Amorim’in sıklaştırdığı Türkiye ziyaretleri önümüzdeki günlerde Türkiye ve Brezilya arasında gerçekleşecek yeni ittifakların habercisi gibi görünüyor.
İran’dan misilleme
Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi Amerikan yönetimi Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde arzu ettiği kesin sonucu elde edemedi ve buna karşın İran’ın misillemesi de gecikmedi. Washington’daki toplantının hemen ardından İran’ın “alternatif” nükleer zirvesi gerçekleşti. “Nükleer enerji herkese, nükleer silah hiç kimseye” başlıklı konferans başkent Tahran’da toplandı ve yaklaşık 60 ülkeden çeşitli düzeylerde temsilci ağırladı. ABD’de düzenlenen zirveye çağırılmayan İran, bu yolla sürece kendi cephesinden müdahil oldu. İki gün süren konferansın sonuç metninde vurgu -tıpkı ABD’deki benzerinde yapıldığı gibi- nükleer silahların yol açacağı tehlikelere yapıldı. Ayrıca İran’daki zirvede, İsrail’in sahip olduğu nükleer silahlar gündeme getirildi ve İsrail’in NPT’ye (Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması) muhalefet ederek Ortadoğu’daki güvenliği tehdit ettiğine dikkat çekildi. ABD’nin saldırgan tutumunun eleştirildiği toplantıda, İran tarafının diplomatik görüşmelerin sürdürülmesini istediği açıklandı ve atom bombasını kullanan ilk ve tek devletin ABD olduğu hatırlatıldı.
Nükleer silahsız bir kapitalizm mi?
Özetle, birbirine karşıtmış gibi görünen kutuplardan yükselen feryat aynıydı; “Nükleer silahsız bir dünya istiyoruz!”. Nükleer dahil, türlü kitle imha silahına sahip olup ve bunların üretimine, satın alımına devam edip aynı zamanda da dünya barışı, insanlığın geleceği, bölgenin güvenliği masalını anlatmak burjuvazinin ve onların temsilcilerinin karakteristik özelliğidir. Bunu yıllardır yapıyorlar; insanlığın yaşadığı en büyük felaketler sırasında, I. ve II. Dünya Savaşları sırasında yaptıkları gibi.
Unutmamak gerekir ki, kapitalist dünya ekonomisi için silah ticareti vazgeçilmez bir nimet. Her gün teknik donanımı çok daha gelişkin, daha geniş etki alanına sahip yani tek kullanımda çok daha fazla sayıda insanı katledebilecek savaş makineleri, silahlar, bombalar üretiliyor. Kapitalist rekabetin bir sonucu olarak ortaya çıkan ulus-devletlerarası rekabet ise savaş piyasasının her daim canlı kalmasını sağlayarak talep sürekliliği yaratıyor. Silahlanma gözle görülür biçimde hemen her ülkede artıyor, devlet bütçelerinden en yüksek payları askeri harcamalar alıyor. Askeri geçit törenleri kapitalist devletlerin alametifarikası olarak anılıyor ve bu törenlerde sergilenen savaş malzemeleri gerektiğinde “içerideki düşman” işçi sınıfına, gerektiğinde de “düşman ülkeler”e karşı kullanılmak üzere hazırda tutuluyor.
Kapitalizmin egemenliği altındaki bir dünyada silahların susması ve savaşların son bulması mümkün değil. Söyledikleri yalanlarla insanların gözlerini boyamaya, birbirlerinin pisliklerini ortalığa saçarak kendi haklılıklarını ispat etmeye çalışan burjuvazi borazanlarının zaten böyle bir niyeti yok. En son Güvenlik Zirvesi’nde de ortaya çıktığı üzere, dünya egemenliğini pekiştirmek isteyen emperyalistlerin niyeti kendilerine yönelebilecek silahları denetim altına almaktır. Şimdi kendi burjuva birlikleri içinde mutlu-mesut görünen bu politika erbapları, zamanı geldiğinde ellerindeki silahları birbirlerine karşı kullanmaktan da çekinmeyecekler. Bu “barış sevdalıları” insanlığı yıkıma sürüklemekten geri durmayacaklar.
Bütün bunlar ışığında rahatlıkla ifade edebileceğimiz şey ortada ciddi bir aldatmaca olduğudur. Öyle görünüyor ki ABD ve İran’daki toplantıların benzerleri önümüzdeki dönemde sık sık tekrarlanacak. Kapitalizm bunu dayatıyor. Küresel ekonomik krizle birlikte daha sık dillendirilmeye başlanan savaş senaryoları uzun süre çekmecelerde saklı kalmayacaktır. Bugün bile dünyanın farklı bölgelerinde savaşlar ve çatışmaların sürdüğü hesaba katıldığında daha geniş alanları kapsayan savaşların ufak kıvılcımları beklediği daha kolay anlaşılır. Savaşların kaçınılmazlığı kapitalist üretim biçiminin doğasından kaynaklanıyor, dolayısıyla bu sorunun çözümü, silahsızlanma masallarıyla değil, silahlanmayı ve savaşı dayatan burjuva üretim ilişkilerinin altüst edilmesiyle mümkündür. Yani işçi sınıfının kapitalizmi ortadan kaldırmasıyla.