Latin Amerika'da Sol Popülizmin Yükselişi

Latin Amerika, son beş yıldır kitlesel seferberliklerle çalkalanıyor; emekçiler ve yoksullar, bir ülkeden diğerine sıçrayan bu seferberlikler eliyle, ABD destekli yeni liberal politikaları uygulayan hükümetleri ardı ardına deviriyorlar. Ancak, felç ettikleri burjuva devlet aygıtını, her defasında, "demokratik" biçimde yeniden ayakları üzerine yükseltmeleri için önderlerinin eline teslim ediyorlar. "Sosyalist" ya da "sol" etiketli bu önderliklerin bir kesimi, kendilerini iktidara getiren emekçilerle yollarını kısa sürede ayırıp burjuvaziyle el ele yürürken, kimi önderlikler, "anti-emperyalist" -hatta "sosyalist"- sloganlarla desteklenen sol popülist bir çizgi izliyor.
Aralarındaki farklılıklar ve iktidara geliş biçimleri bir yana, Venezuela, Arjantin, Paraguay, Uruguay, El Salvador, Ekvador, Brezilya, Bolivya ve Şili'de "sol" ve yerli iktidarların kurulması, Latin Amerika'nın siyasi haritasını büyük ölçüde değiştirdi. Bu ülkelerdeki yeni liberal sağcı yönetimlerin ve oligarkların ardı ardına devrilmesinin, farklı sınıfların ulusal sınırlar içindeki konumlanışında yeni bir durumu ifade ettiği açık.
Kimi ülkelerde açıkça devrimci talepler ve ayaklanma biçiminde, kimilerinde çok daha "barışçı" kitlesel seferberlikler sonucunda, kimilerinde ise hiçbir kitlesel seferberlik olmaksızın (ama kesinlikle komşu ülkelerdeki seferberliklerin etkisi altında) gerçekleşen yönetim değişiklikleri, aynı zamanda, uluslararası düzeyde de önemli bir değişimi ifade ediyor.
ABD emperyalizmi "Dimyat'a pirince giderken ..."
Latin Amerika'da yaşanan değişimin ilk uluslararası ifadesi, ABD emperyalizminin bu alt-kıtadan hızla dışlanmasıdır. Bu dışlanma, geçtiğimiz yıl içinde Latin Amerika'da gerçekleşen bütün uluslararası toplantılarda kendisini gösterdi: Bunlardan ilki, 29 Mart 2005'te Venezuela'nın Guyana kentinde toplanan İspanya-Latin Amerika zirvesiydi. Latin Amerika'nın ilk sömürgecisi olan İspanya, bu zirvede Brezilya, Venezuela ve Kolombiya ile bir işbirliği anlaşmaları imzalamış; dahası, ABD'nin "2. Castro" diyerek düşman ilan ettiği Hugo Chavez yönetimindeki Venezuela'ya silah satma kararı almıştı. ABD'nin bütün baskılarına karşın bu kararı alan İspanya'nın arkasında, elbette AB'nin büyük emperyalistleri vardı. Ardından, 2 Mayıs 2005 tarihinde toplanan Amerika Devletleri Örgütü'nün zirvesi, örgütün 57 yıllık tarihinde, ilk kez ABD'nin desteklemediği Şilili adayı Genel Sekreterliğe seçti.
2005 Kasım ayı başında Arjantin'de, Mar del Plata'da kitlesel protesto gösterileri eşliğinde toplanan "Amerikalar Zirvesi", ABD'nin bütün Amerika kıtasında tek bir serbest ticaret bölgesi oluşturma önerisini ezici çoğunlukla reddetti. Başta Arjantin devlet başkanı Kirchner olmak üzere, Latin Amerikalı "solcu" devlet başkanlarının ABD'ne ve yeni liberal politikalara cepheden karşı çıktığı bu zirve, Bush için tam bir kabus oldu.
Bütün bu gelişmeler, aynı zamanda, ABD ile Avrupalı emperyalistler arasında 1823 tarihli Monroe Doktrini ile sağlanmış olan konsensüsün sonunun geldiğini de ilan ediyor (dönemin ABD Başkanı  James Monroe tarafından ilan edildiği için onun adını taşıyan bu doktrin, ABD'nin, Latin Amerika'dan kovulan İspanyol sömürgeciliğinin yerini alması karşılığında Avrupalı emperyalistler arasındaki çatışmalarda tarafsız kalmasını öngörüyordu). Özetle ABD, Ortadoğu'ya ve eski SSCB'nin "arka bahçe"sine egemen olmaya çalışırken kendi "arka bahçe"sindeki denetimini hızla yitirmekte; deyim yerindeyse, "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaktadır".
Ancak, ABD emperyalizminin Latin Amerika'da ardı ardına yediği darbeler ne onun eskiyen doktrinini yenileme yeteneğine sahip olmadığını ne de ondan boşalan yerin başka emperyalistler tarafından doldurulamayacağını gösteriyor. Emperyalizmin Latin Amerika'daki "sol", "sosyalist", "halkçı" vb. etiketli mevcut önderlikler eliyle yenilgiye uğratılabileceğini savunmak için ise ya fazlasıyla saf, ya cahil ya da bilinçli bir demagog olmak gerek.
ABD'siz kapitalist birlik
Latin Amerika'daki "solcu" yönetimler, ABD'nin "Amerikalar Serbest Ticaret Bölgesi"ne (ASTB) cepheden karşı çıkarken, her bir devletin kendisine ulusal bir koruma duvarı örmesini savunmuyorlar. Tersine, onların elinde, ABD emperyalizminin ASTB'ne karşı bir başka "birlik" projesi bulunuyor. En ateşli savunucusunu -ve mali destekçisini- Venezuela devlet başkanı Chavez'de bulan bu proje, Latin Amerika'nın petrol (PETROSUR), para (BANCOSUR) ve ticaret (MERCOSUR) gibi üç temel alanda birliğini sağlamayı hedefliyor.
Latin Amerika'nın siyasi birliğiyle taçlandırılmak istenen bu projenin "petrol" ayağını gerçekleştirme yönündeki ilk adım, Venezuela ile Uruguay arasında imzalanan petrol boru hattı anlaşmasıyla, geçtiğimiz yılın ağustos ayında atıldı. Brezilya ile Arjantin'in IMF'ye olan borçlarını ödeme kararının ardında, "ortak para"ya geçişin önündeki engelleri kaldırma çabası yatıyor (bu konuda da Chavez'in desteğine gereksinim vardı. Chavez, borçlarını ödemesi için, Arjantin'den 2,5 milyar dolarlık devlet tahlili alacak). Yine, MERCOSUR'un (Güney'in Ortak Pazarı) 9 Aralık 2005 tarihli zirvesinde Arjantin, Brezilya, Venezuela ve Uruguay'ın inisiyatifi sonucunda alınan ortak parlamento oluşturma kararı, Latin Amerikalı "solcu" yönetimlerin birlik yolundaki isteklerinin bir diğer göstergesiydi. Yalnızca aklımızın bir köşesinde tutmak üzere değinelim: MERCOSUR Zirvesi'nin yapıldığı saatlerde, Atlantik Okyanusu'nun karşı tarafında, Avrupa Birliği, "Latin Amerika Strateji Belgesi"nde değişiklikler yapıyor; kapılarını "daha sıkı işbirliği"ne açıyordu (okurlarımız, "işbirliği"nin emperyalistler için ne anlama geldiğini biliyorlar).
Yalnızca AB mi? ABD'nin dışlanmaya başladığı Latin Amerika'ya en fazla ilgi gösteren  devletlerden biri de Çin'dir. Latin Amerika ülkeleriyle ticaretini, son bir-iki yıl boyunca katlayarak arttıran Çin, bu alt-kıtada milyarlarca dolarlık yatırımlara soyunuyor. Çin'i "sosyalist" olarak görmeye devam eden ve Chavez gibi sol popülist liderlerin "21. yüzyıl sosyalizmi" çığlıklarına inananlar, bütün bu gelişmeleri alkışlayabilirler.
Ancak, ABD ile IMF'nin uyguladığı yeni liberal / yeni sömürgeci politikaların Latin Amerika'da uğradığı yenilgiler, kesinlikle, "emperyalizmin yenilgisi" anlamına gelmiyor; ABD emperyalizminden boşalan yeri de Latin Amerikalı emekçilerin devrimci anti-emperyalist iradesini ifade edecek birleşik sosyalist bir Latin Amerika almıyor. Latin Amerika'da, şimdi "sol"un yönetiminde olan burjuva devletlerin bir "Latin Amerika Birliği"nde birleşmesi yönünde atılan adımlar, başta Brezilya ve Arjantin’dekiler olmak üzere, büyük kapitalistlerin çıkarlarını ifade etmektedir. Bu yüzden, Latin Amerika mali sermayesinin en akıllı kesimleri, "Latin Amerika Birliği"ni destekliyor; onun "sol"cu uygulayıcılarının "anti-emperyalizm", "sosyalizm", "kamulaştırma" vb. söylevlerini gülümseyerek karşılıyorlar.
Bugünkü koşullar altında, anılan "sol"un Latin Amerika milliyetçiliğine yaptığı vurgu ise, emperyalizme ya da kapitalizme karşı bir tehdit değil; Latin Amerika'nın kapitalist birliğine ideolojik zemin oluşturmaktadır.
Gecikmiş Bolivarcılık ve "sol"
Venezuella'nın Caracas kentinde en varlıklı ailelerinden birinin oğlu olarak doğan Simon Bolivar, Avrupa'daki eğitim görmüş Latin Amerika milliyetçisi bir burjuvaydı. 1810 yılında Caracas'da yönetimi ele geçirip İspanya'ya karşı bağımsızlığı elde ettikten sonra "yurtsever ordu"nun komutanlığına getirilen Bolivar, bu orduyla, Bolivya, Panama, Kolombiya, Ekvator, Peru ile Venezuela'yı İspanyollardan kurtardı; Ekvator, Kolombiya, Panama ve Venezuela'yı "Kolombiya Cumhuriyeti" adı altında birleştirdi. O, bütün Latin Amerika'yı sömürgecilerden kurtarmayı ve tek bir ulus devlet çatısı altında birleştirmeyi hedefliyordu. Doğallıkla da sosyalizmle hiçbir ilişkisi yoktu.
Aradan 200 yıl geçti. Venezuela'da, daha önce başarısız bir darbe girişiminden dolayı ordudan atılıp tutuklanan subay Hugo Chavez, 1998'de, seçim yoluyla iktidara geldi. Chavez devlet başkanlığına seçildiğinde, onun bir kaç yıl içinde bütün Latin Amerikayı kaplayacak bir dalganın başlıca öncüsü olacağını kimse öngörmüyordu. İzlediği sol popülist politikalarla, kısa sürede ABD emperyalizminin başlıca hedeflerinden biri haline gelen Chavez bir kaç yıl içinde, ABD emperyalizmine karşı mücadelenin sembolü oldu.
Sosyalizm karşısındaki konumlarına bakarak, Bolivar ile Chavez arasında bir ortaklık bulduğunu düşünen varsa, ona yanıldığını söylememiz gerek. Henüz yeşermeye başlayan burjuva devrimlerinin Fransa eliyle Avrupa'ya yayıldığı bir süreçte köleci-feodal temellerde sürdürülen sömürgeci sistemi yıkmak ve burjuva bir toplumun kurmak için savaşan Simon Bolivar, kuşkusuz, bir devrimciydi. Emperyalizm ve proleter devrimleri çağının -ortalama- yüzüncü yılında, emperyalist kapitalist sistemi yıkmak ve sosyalizmi kurmak için mücadele yerine, bu çürümüş düzeni "iyileştirip" koruyan Chavez ise kesinlikle devrimci değildir.
Gerçekte, Chavez'i, Ekvator'da 2002 Kasımında başkan seçilen yakın dostu Guitierrez ile karşılaştırmak daha uygun: Her ikisi de subaydı; her ikisi de başarısız darbe girişimi nedeniyle ordudan atılıp tutuklandı; her ikisi de kitle hareketleri sayesinde başkanlığa getirildi; her ikisi de "halkçı"ydı.... Okur, başkan seçildikten kısa süre sonra, IMF'yle vardığı anlaşma gereği sert bir yeni liberal programı uygulamaya koyan Guiterrez'in, geçtiğimiz yıl Nisan ayında, bir halk ayaklanmasıyla devrildiğini ve "solcu işçi önderi" Lula'nın yönetimindeki Brezilya'ya kaçtığını anımsayacaktır. Bugün bizlere "emperyalizm karşıtı" olarak yutturulmaya çalışılan Chavez, ABD-IMF destekli sefalet programına karşı ayaklanan Ekvator halkını değil, dostu Guiterrez'i destekliyordu!
Venezuela'da, devletleştirmeler eşliğinde kapsamlı bir ulusal kalkınma programı uygulayan Chavez, son aylarda, bir yanında Castro diğer yanında Morales, "21. yüzyılın sosyalizmi"ni inşa ettiğini iddia ediyor. Oysa bizler, onun işçi sınıfı ve emekçiler için önemli sosyal-ekonomik kazanımlar da içeren ulusal kalkınma programının sosyalizmle hiçbir ilişkisi olmadığını biliyoruz. Dahası, bu politikanın uygulanabilirliği, içeride işçi sınıfı ve emekçilerin mücadeleciliğine, dışarıda ise büyük ölçüde petrol fiyatlarına bağlı durumda. En önemlisi, bunu Chavez de biliyor. Bu yüzden o, Latin Amerika halklarının ABD emperyalizmine olan nefretini ve en az onun kadar güçlü (aslında ABD karşıtlığıyla özdeşleşmiş) olan Latin Amerika milliyetçiliğini başarıyla kullanıyor.
Özetle, tipik örneklerini Brezilya'daki PT iktidarında ve Arjantin'deki Kichner yönetiminde gördüğümüz bu Latin Amerika "sol"unun ne emperyalizm karşıtlığıyla ne de sosyalistlikle bir ilişkisi bulunuyor. Bu "sol", doğrudan devrimci halk hareketleri eliyle ya da onun dolaylı etkisiyle iktidara geldiği hiçbir Latin Amerika ülkesinde, kapitalist sömürü ilişkilerini ve onun üzerinde yükselen burjuva devlet aygıtını parçalamaya yönelmemiş; tersine, artık eski haliyle işlemeyen kapitalist sömürü mekanizmasını "insanileştirerek" yeniden düzenlemek için burjuva devletin dümenine geçmiştir.
Lula iktidara geldiğinde, "bir işçi hükümeti"nin kurulduğundan dem vuranları ve bunu "işçi sınıfının zaferi" ilan edenleri anımsıyoruz. Onlar, şimdi bu ve benzeri değerlendirmelerini anımsamak bile istemiyorlar. Bugün, aralarında "Troçkist"lerin de yer aldığı aynı çevreler, benzer argümanları -hatta daha "keskin"lerini- Chavez, Morales vb. için kullanıyorlar. Umarız bir süre sonra, bugün Chavez, Morales vb. hakkında söylediklerini de unutmak zorunda kalmazlar.
Sosyalizm Dergisi 8.Sayı