“Sosyalist” Venezüella Nereye?
Son Gelişmeler
Chavez destekçisi reformistlerin uzun zamandır sosyalizme gittiğini ilan ettiği Venezüella’da geçtiğimiz aralık ayının başında yapılan anayasa değişikliği referandumundan Chavez’in yenik çıkmasının ardından, şimdi de Venezüella’nın gündeminde, uzun zamandır süregelen kıtlık var. Bir yıldır süregelen kıtlık nedeniyle halkın %75’i et, süt, şeker, yağ gibi en temel ihtiyaç maddelerine ulaşamamaktaydı. Burjuvazinin, temel besin maddeleri üzerinde uygulanmak istenen fiyat sınırlamasını kaldırtmak amacıyla yarattığı yapay kıtlık sonucu oluşan duruma “sosyalist” lider Chavez, elbette bu tekelci sermaye gruplarının mülklerini kamulaştırarak yanıt vermedi. Tersine gıda sermayesinin tam da istediğini yaparak, fiyat sınırlamasını kaldırdı. “Süt fiyatlarının düşük olduğunun farkındayım. Bu yüzden bütün ilk-el üreticilerin kârını biraz arttırmaktan yanayım” diyerek “üreticilere yardım etmek için”sütün fiyatı %40 arttırıldı. Böylece kıtlık dolayısıyla temel gıdalara ulaşamayan emekçi yoksul kitleler, kıtlığın ortadan kalkmasına rağmen yüksek fiyatlar nedeniyle yine bu besin maddelerini alamayacaklar. Alın size “sosyalist” çözüm!
Bununla yetinmeyen Chavez “sosyalist” çözümlerini, kendisinin ve reformistlerin ifadesiyle “sosyalist” bir süt işletmesi açarak sürdürdü. Gıda sektöründe burjuvazinin tekelini kırmaya ve tekelci sermayenin istediği zaman gelecekte de yaratabileceği kıtlıklara yönelik bu önlem, emekçilerin şu an ve gelecekte gösterebilecekleri bir muhalefete karşı alınmış görünüyor.
“Sosyalist” süt işletmesinin kurulmasına baktığımızda, hiç de yabancı bir tabloyla karşılaşmıyoruz. İtalyan çokuluslu şirketi Parmalat’ın terk ettiği bu tesis Venezüella hükümeti tarafından 372 milyon dolara satın alınarak işler hale getirildi. Karşılıksız kamulaştırma mı dediniz? Bu kadar aşırı olmaya ne gerek var!
Çok uzaklara gitmeye gerek yok, bu topraklar da, işçi sınıfının ve sosyalizmin yeminli düşmanları Kemalistler 1929 büyük buhranın ardından devletleştirmelere gitmişlerdi, burjuva devletin yaptığı bu devletleştirmeler üretim araçlarının kapitalist niteliğine son vermediği gibi, burjuvazinin de çıkarınadır. Bunun örneklerini çoğaltmak mümkün.
“Sosyalist” dönüşümler olarak yansıtılan şey, kapitalistlerin kapattığı kimi fabrikaların devletleştirilmesi ve hisselerin yarısının kurulan işçi kooperatiflerine devredilmesidir. Devrim ve sosyalizm olarak ilan edilen şey, işçilerin bu kapitalist işletmelere ortak edilmesinden başka bir şey değildir. Aynı hisse ortaklığı Avrupalı kimi kapitalistlerce de uygulanıyor. İşçileri doğrudan kapitalist sömürüye bağlayan, onların da bu üretim sisteminde çıkarları olduğu bilincini yayan bu uygulama, işçi sınıfını sosyalist devrim mücadelesinden koparmak için bire bir.
Proudhon’un, özel mülkiyetin varlığını koruduğu, kooperatiflere dayanan küçük burjuva sosyalizmini andıran bu uygulamanın yanında, Chavez ve ekibi “21. yüzyıl sosyalizmi”ne bir adım daha atıyorlar. Chavez hükümeti yeni belirlediği programla küçük üretici ve kooperatiflere destek sunacağını açıkladı ve bunun ilk adımı yerel çiftçilere toprak tapuları dağıtmak oldu. Chavez ayrıca, “tarımsal sektöre yatırımı arttırabilmek amacıyla küçük üreticilere uygun şartlarda kredi sağlayacak bir yeni program”ın da duyurusunu yaptı. Özünde hızla yok olan küçük burjuvaziyi ayakta tutmaya yönelik bu önlem, reformistler tarafından yine “sosyalist” ilan edileceğe benziyor.
Bazı çevrelerin artık sosyalizme geçtiğini, bazı çevrelerinse “umudumuzu yitirmedik yakında sosyalizm geliyor” dedikleri Venezüella ve diğer sosyalist makyajlı Latin Amerika ülkeleri için Sosyalizm olarak tutumuzu dergimizin 1. ve 8. sayılarında belirtmiştik. Ancak özellikle Chavez üzerinden yürütülen “sosyalizm” aldatmacasının aynı şekilde sürmesi nedeniyle, bilinç bulanıklığını ortadan kaldırmak için bu konu üzerine yeniden eğilmekte yarar görüyoruz. Bunun için aralık ayının başındaki referanduma ve genel olarak Chavez dönemi Venezüella’sına yeniden bakmakta yarar var.
“Sosyalizme Geçiş Referandumu”
Sosyalizme parlamentodan, kararnamelerle ya da referandumla geçilebileceği rüyasını gören burjuva solunun kuyrukçuları için, Venezüella’da 2 aralıkta gerçekleştirilen referandum bir “sosyalizm oylaması”ydı. 1999 Anayasasında değişiklikler yapılmasını öngören 69 maddelik reform paketinin oylandığı referandum, %49,2 evet oyuna karşı %50,7 hayır oyuyla reddedildi. Birçokları için büyük şok etkisi yaratan bu durum yanında asıl çarpıcı olansa referanduma katılım oranıydı. Katılım oranının %56’yla sınırlı kalması, reformistlerin bunu gözlerden uzak tutmaya çalışmasına rağmen, Marksistler için oldukça anlamlı. “21. yüzyıl sosyalizmi”ne geçişi bizzat yaşayan Venezüellalı emekçiler, aradan dokuz yıl geçmesine rağmen durumlarında belirli bir değişiklik olmadığının farkındalar ve “Bolivarcı devrim” ile onun önderi Chavez’e olan güvenleri hızla azalıyor.
Chavezci cephe için işin en vahim yanı, yaklaşık bir yıl önce kurulan ve tüm “sol muhalif” kesimleri Chavez’în denetimi altında toplayan Venezüella Birleşik Sosyalist Partisinin (PSUV) durumu. Bu partinin üye sayısı 6 milyon olarak ifade edilirken, referandumda “evet” oyu kullananların sayısı 4.5 milyon civarında. Öte yandan Chavez son seçimle kıyaslandığında 3 milyon oy kaybetmiş durumda.
“Sosyalizme geçiş referandumu”na baktığımızda Chavez’in ve bürokrasisinin iktidarını sağlamlaştırmanın merkezi önem taşıdığını görüyoruz. Başkanlık süresinin 6 yıldan 7 yıla çıkarılması ve başkanların iki dönemden fazla görev yapamama sınırlamasının kaldırılmasını öngören değişiklik, Chavez’in iktidarını sağlamlaştıracak ve gelecek seçime katılmasını engelleyen yasayı değiştirecekti. Durmadan “sosyalist demokrasi” denen belirsiz kavramdan bahsetse de, Chavez, 1999 anayasasında bu pakete göre daha demokratik (elbette burjuva sistem sınırları çerçevesinde) olan bazı maddeleri de değiştirmek istedi. Örneğin, başkan da dahil seçilmişlerin geri çağrılabilmesi için gerekli oran %20’den %30’a, yasaların yürürlükten kaldırılması için gereken oran ise %30’a yükseltilecekti.
Pakette, “sosyalist” olarak ilan edilen ancak onunla ilişkisi olmayan kimi reformları içeren maddeler çok küçük bir azınlığı oluşturuyordu. Bunlar: Haftalık çalışma süresinin 44 saatten 36 saate indirilmesi, kendi hesabına çalışanların da sosyal güvenlik kapsamına alınması, yerlilerin ve Afrika kökenlilerin haklarının genişletilmesi, kamu eğitiminin üniversiteler de dahil parasız olması, üniversite yönetimlerinin seçiminde profesörlerin, öğrencilerin ve çalışanların eşit oy hakkına sahip olmaları idi. Elbette işçi sınıfı için belirli kazanımlar getiren bu maddeler eğer “sosyalist” ilan edilecekse, bu maddelerin uygulamada olduğu bir çok burjuva devlet ve onların liderlerin de sosyalist ilan edilmesi gerekiyor.
Sonuç olarak, asıl amacı Chavez ve ekibinin geleceğini güvence altına almak ve yetkilerini arttırmak olan referandum, işçi sınıfına belirli iyileştirmeler (örneğin haftalık 36 saatlik çalışma) getirmesine rağmen yenilgiye uğramış durumda. Öyle ki nüfusun büyük bir kısmını oluşturan küçük burjuvaziye yönelik sosyal güvenlik kapsamına alınma maddesi bile Chavez’i kurtarmaya yetmemiş görünüyor. İşçiler tarafından, paketin belirli kazanımlar getirmesine rağmen kabul görmemesi ise Marksistler için çok şey ifade ediyor.
Asıl olarak işçi sınıfı ve işsiz yoksul kitlelerin dokuz yıldır süren “devrim”e ve Chavez’e duymaya başladıkları güvensizliğin eseri olan bu sonuç, yine de reformistleri yıldırmışa benzemiyor, onlar kararlı, “bir gün kesin –sosyalizm- gelecek!”
21. yüzyıl Sosyalizmi ve Anti-Emperyalizm
Uzun zamandır “Bolivarcı devrim”den bahseden Chavez, “sosyalizm” lafını özellikle 2003 yılından itibaren sürekli kullanmaya başladı. Önce, sürekli zikredilen Bolivar’la ilgili kısa bir hatırlatma yapmakta fayda var: “Venezüella'nın Caracas kentinde en varlıklı ailelerinden birinin oğlu olarak doğan Simon Bolivar, Avrupa'daki eğitim görmüş Latin Amerika milliyetçisi bir burjuvaydı. 1810 yılında Caracas'da yönetimi ele geçirip İspanya'ya karşı bağımsızlığı elde ettikten sonra "yurtsever ordu"nun komutanlığına getirilen Bolivar, bu orduyla, Bolivya, Panama, Kolombiya, Ekvator, Peru ile Venezuela'yı İspanyollardan kurtardı; Ekvator, Kolombiya, Panama ve Venezüella'yı "Kolombiya Cumhuriyeti" adı altında birleştirdi. O, bütün Latin Amerika'yı sömürgecilerden kurtarmayı ve tek bir ulus devlet çatısı altında birleştirmeyi hedefliyordu. Doğallıkla da sosyalizmle hiçbir ilişkisi yoktu.” (Sosyalizm Dergisi sayı:8 Latin Amerika’da Sol Popülizmin Yükselişi)
Özetle bir burjuva devrimcisi olan Bolivar, Latin Amerika’nın kapitalist birliğini savunuyordu, tıpkı şimdiki küçük burjuva solcularının yaptığı gibi.
Devam edecek olursak, ABD’nin Irak işgali sonrası artan petrol fiyatları, büyük petrol rezervlerine sahip olan Venezüella ve Chavez için dönüm noktasını oluşturdu. Petrol fiyatlarının artmasıyla Venezüella ekonomisinin bir anda yükselişe geçmesi, Chavez’in sosyalist demagojilere başvurmasının da yolunu açtı. Bunun nedeni, daha birkaç yıl öncesinde, emekçilerin tüm Latin Amerika’da olduğu gibi Venezüella’da da burjuva devlete karşı duydukları hoşnutsuzluk sonucu sokaklara dökülmüş ve iktidarı ele geçirme noktasına gelmiş olmalarıydı. Kitlelere önderlik edecek Leninist bir partinin yokluğu sonucu kitleler sol görünümlü burjuva popülist lider Chavez’i iktidara getirdiler. Birkaç yıl öncesinin deneyimleriyle Chavez, toplumsal hoşnutsuzluk durumunda kendisinin de başına gelebileceklerin bilinciyle, işçi sınıfını dizginleyecek sol söylemleri kullanmaya başladı ve yüksek petrol gelirlerinin de desteğiyle yoksul kitleler için kısmi reformları hayata geçirdi.
Bunun yanında Chavez’in anti-emperyalist olduğu iddia ediliyor. Elbette bu yalnızca, burjuva soluna tam destek vererek, ve bunu sosyalizm adına yaparak Marksizmi ayaklar altına alan Stalinistlerin ve sahte Trotskistlerin iddiası. Marksistler, günümüzde anti-kapitalist olmayan hiçbir hareketin anti-emperyalist olamayacağını; Chavez’in de kapitalizm ile bir alıp veremediği olmadığını biliyorlar. O, kıta halkının haklı ABD karşıtlığını kullanarak, sosyalizm adına Latin Amerika milliyetçiliği yapıyor. Gerçekteyse onun emperyalizm karşıtlığı, ABD emperyalizminden bağımsız bir kapitalist birlik kurma çabasından başka bir şey değil (gerçekte Chavez, bunu da “gönüllü olarak değil; ABD’deki Bush yönetiminin saldırgan politikalarının zorlamasıyla yapıyor). AB emperyalizmi ile geliştirilen sıkı ilişkiler, Çin, Rusya ve İran’la artan ticaret anlaşmaları; işçi sınıfının yeminli düşmanı İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın, Chavez tarafından “emperyalizme karşı mücadele”de vurgulanan yeri... Tüm bunlar görmek isteyenler için çok şey ifade etse de, yalnızca bakmakla yetinmek isteyenlerin sayısı hiç de az değil.
ABD’siz bir kapitalist Latin Amerika birliği kurma yönünde çabalar uzun zamandır “solcu” burjuva politikacıların gündeminde. “Latin Amerika'daki "solcu" yönetimler, ABD'nin "Amerikalar Serbest Ticaret Bölgesi"ne (ASTB) cepheden karşı çıkarken, her bir devletin kendisine ulusal bir koruma duvarı örmesini savunmuyorlar. Tersine, onların elinde, ABD emperyalizminin ASTB'ne karşı bir başka "birlik" projesi bulunuyor. En ateşli savunucusunu -ve mali destekçisini- Venezuella devlet başkanı Chavez'de bulan bu proje, Latin Amerika'nın petrol (PETROSUR), para (BANCOSUR) ve ticaret (MERCOSUR) gibi üç temel alanda birliğini sağlamayı hedefliyor.” (adı geçen makale). Bu konuyla ilgili bir gelişme de geçtiğimiz ay yaşandı. Yedi Latin Amerika ülkesinin (Brezilya, Venezüella, Arjantin, Uruguay, Paraguay, Ekvador ve Bolivya) katılımıyla petrol bankası (PETROSUR) kuruldu. Venezüella lideri Chavez, “Banco Del Sur’u gerçeğe dönüştürdük. Enerji işbirliğini de bir gerçeğe dönüştürdük. Ancak böyle özgür olabileceğiz” dedi. Chavez’in, Arjantin’de bulunduğu sırada işadamlarıyla da görüşerek ortak yatırımlara ve Arjantin’le ilişkileri geliştirmeye yönelik adımlar atması da bu birliğin sınıf karakterini gösteriyor. Kısacası Chavez’in belirttiği özgürlük, ABD emperyalizminden görece bağımsız Latin Amerikalı kapitalistlerin işçi sınıfını “sosyalizm” adına sömürme özgürlüğünden başka bir şey değil.
Chavez’in emperyalizm karşıtlığına yakından baktığımızda ayaklanan Ekvador halkına karşı burjuva solcu önder Guitierrez’i yeğ tuttuğunu görüyoruz. “Gerçekte, Chavez'i, Ekvator'da 2002 Kasımında başkan seçilen yakın dostu Guitierrez ile karşılaştırmak daha uygun: Her ikisi de subaydı; her ikisi de başarısız darbe girişimi nedeniyle ordudan atılıp tutuklandı; her ikisi de kitle hareketleri sayesinde başkanlığa getirildi; her ikisi de "halkçı"ydı.... Okur, başkan seçildikten kısa süre sonra, IMF'yle vardığı anlaşma gereği sert bir yeni liberal programı uygulamaya koyan Guiterrez'in, geçtiğimiz yıl (2005) Nisan ayında, bir halk ayaklanmasıyla devrildiğini ve "solcu işçi önderi" Lula'nın yönetimindeki Brezilya'ya kaçtığını anımsayacaktır. Bugün bizlere "emperyalizm karşıtı" olarak yutturulmaya çalışılan Chavez, ABD-IMF destekli sefalet programına karşı ayaklanan Ekvator halkını değil, dostu Guiterrez'i destekliyordu!” (agm)
Latin Amerika’ya Sosyalizm İşçi Devrimleriyle Gelecek!
Petrol kaynağına dayanarak devletleştirmeler eşliğinde kapsamlı bir ulusal kalkınma programı uygulayan Venezüella’nın sosyalizmle hiçbir ilişkisi olmadığını biliyoruz. Reformistlerin parlamentodan, referandumlarla ya da bir “halk önderi” sayesinde sosyalizme geçiş hayalleri kurmasına rağmen temel bilimsel sosyalist öğreti gerçekleri görmek için halen bir kılavuz olarak duruyor. Özel mülkiyetin, dolayısıyla büyük tekellerin, büyük bankaların, büyük ulaşım şirketleri ve büyük toprak mülkiyetinin yerli yerinde durduğu ve karlarını sürekli arttırdıkları Venezüella’da “devrim” diye selamlanan devletleştirmeler, devletin sınıf karakterini değiştirmek bir yana geliştiriyor:
“Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özü itibarıyla kapitalist bir makinedir, kapitalistlerin devletidir, toplam ulusal sermayenin ideal kişileşmesidir. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. İşçiler ücretli işçi, proleter olarak kalırlar. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmaz, bilakis doruğuna tırmandırılır.' (Engels, Anti-Dühring, Sol Yay., s.441)
Marksizmin burjuva devlete karşı tutumunu belirleyen bu temel satırlar bir çokları için elbette eskide kaldı. Aynı burjuva devlet aygıtının parçalanıp, yerine işçi sınıfının doğrudan egemenliğine dayanan proletarya diktatörlüğünün geçirilmesinin de unutulduğu gibi.
Reformistler “Venezüella sosyalizme gidiyor” diye dursun, Venezüellalı emekçilerin çoğu halen azgın kapitalist sömürü altında yoksulluk içinde yaşamaya, konut ve gıda sıkıntısı çekmeye ve siyasi baskı görmeye devam ediyor, zenginlerinse zenginliği hızla artıyor. Ortada bir çelişki var gibi görünse de sorun değil, Chavez, Latin Amerika’daki yıllanmış Stalinist Castro’yla elele geliştireceği “sosyalist önlemlerle” bunu da halledecektir!
Sonuç olarak, yükselen sınıf mücadelesinin sonucunda “sol” söylemlerle manipüle ettikleri emekçilerin sırtından iktidara gelen popülist liderlerin hiç biri, kapitalist sömürü ilişkisini ortadan kaldırıp, burjuva devlet aygıtını parçalamaya çalışmadı. Aksine onların yaptığı, büyük toplumsal muhalefetlere neden olan, kapitalizmi yıkabilecek dinamikleri doğuran eski sömürü ilişkisini yumuşatmak ve kitleleri frenlemek; bunu yaparken de varolan burjuva devlet aygıtını güçlendirmek oldu. Onlar, burjuva devletini iyileştirerek işçi sınıfının kurtulacağı yalanını söylüyorlar. Marksistlerin 20. yüzyılın başında Alman sosyal demokrasisinden tanıdıkları bu revizyonist akımın işçi sınıfına getirecek hiçbir şeyi olmadığı gibi, götüreceği şeyler oldukça fazladır, bunun başında da sosyalizme güvensizlik gelir. Son referandumda işçi sınıfının tepkisi, Chavez’e duyulmaya başlayan güvensizliğin dışavurumu olsa da, “sol” söylemlerin onun ağzında sakız edilmesi, ancak ortada değişen bir şeyin olmaması işçi sınıfını sosyalizmden uzaklaştırır.
Chavez’in göstermelik olarak verdiği, tepeden aşağıya talimatla kurulan konseyler ise, işçilerin ve yoksul kitlelerin görünüşte burjuva devlet yönetimine katılmasından başka bir şey ifade etmiyor. Emekçilerin sınıf mücadelesiyle aşağıdan yukarıya örgütleyecekleri, burjuva devlet aygıtını parçalayıp, kapitalist üretim biçimine son vererek, ekonomik ve siyasal iktidarı kendinde cisimleştirecek Latin Amerika Sosyalist İşçi Konseyleri halen tek çözüm olarak duruyor. Bunun başarıya ulaşmasınınsa tek yolu, işçi sınıfının, ayaklanma sonrası popülist burjuva liderlere yedeklenmesini önleyecek ve kitleleri sosyalist devrime taşıyacak Leninist enternasyonalist partinin örgütlenmesinden geçiyor. Bu başarılamadığı sürece, gelecekte de ortaya çıkacak toplumsal alt-üst oluşlar da bir burjuva liderin indirilip, yerine bir başkasının geçirilmesinden başka bir biçimde sonuçlanmayacak.