Trump’ın Stephen Bannon’ı ataması: Amerikan demokrasisinin krizinde yeni bir aşama

Donald Trump’ın, Breitbart News’ün başındaki Stephen Bannon’ı “baş stratejist” olarak atadığını açıklaması ve buna Demokratik Parti’den herhangi bir itirazın gelmemesi, siyasi olarak son derece önemlidir. Faşist, ırkçı ve beyazların üstünlüğü yanlısı örgütler ile doğrudan bağlara sahip biri, başkanın, devlet politikasını belirlemede büyük güce sahip sağ kolu olacak.

Trump’ın seçilmesinin arkasındaki birincil koşullar ne olursa olsun, onun iktidara gelmesi, Amerikan egemen sınıfı içinde köklü bir yeniden düzenlemeye işaret etmektedir. Geçtiğimiz Salı günkü sonuç, egemen sınıf içindeki bir -Obama’nın sözleriyle- “içsel çatışma”nın ürünüdür. Bu çatışmadan, yeni bir siyasi yönelim belirlenmektedir.

Trump, Bannon’ın atanmasıyla devam edebileceğine karar verdi; çünkü o, Demokratik Parti’nin en temel demokratik hakları savunmayla ilgilenmediğini biliyor. Obama ve Clinton’dan Bernie Sanders’e ve Elizabeth Warren’a kadar önde gelen Demokratlar’ın onun seçilmesine yönelik rezil tepkisi, onun siyasi olarak son derece gerici aşırı-sağ bir hükümet kurmada her zamankinden daha ileri gidebileceği sonucunu çıkartmasına yol açmış durumda.

Demokratik Parti’deki ilgisizliğin, rahatlığın ve işbirliğinin düzeyi, Obama’nın Pazartesi günü, Trump’ın seçilmesinin ardından yaptığı basın toplantısında örneklendi.

Obama, kendisine Bannon’ın atanması sorulduğunda, “bir ekip oluşturmak ona [Trump’a] kalmış... bizim için önemli olan onun kendi kararlarını almasına izin vermek” diyerek, yorum yapmayı reddetti. Obama, konuşmasını, seçilmiş başkan ile “samimi tartışma”sını överek sürdürdü ve Amerikan halkının Trump’ın başkanlığı ile “uzlaşması” gerektiğini söyledi. Obama, kendi görevinin, “onun ilerlemesine ve gerçekleştirmiş olduğumuz ilerlemeyi sürdürmesine olabildiğince yardımcı olmak” olduğunu ekledi.

Demokratların Trump’ın seçilmesine yönelik tepkisi, bizzat seçim koşulları göz önünde bulundurulduğunda daha da dikkat çekicidir. Onaltı yıldır ikinci kez, ABD’deki bir seçim halk oyuyla değil ama Seçmen Kurulu tarafından belirlenmektedir. 2000 yılındaki çalıntı seçimlerden önce 112 yıl boyunca görülmemiş olan bu sonuç, Demokratların hiç bir itirazına yol açmadı.

Obama, basın toplantısında, Trump’ın geçerli oyların çoğunluğunu almak için gerekli olandan 2 milyon az oy aldığı ya da ülkedeki ekonomik olarak en önemli iki eyaletin büyük farkla ona karşı oy verdiği gerçeği konusunda hiç bir şey söylemedi. O, Trump’ın, bütün oyların sayılmasının ardından, muhtemelen, 2012’de Mitt Romney’in Obama karşısında kaybettiğinde almış olduğundan daha az oy alacağına da değinmedi. O bunları ortaya koymadı; çünkü yeni gelen başkan, onun planladığı sağcı önlemleri uygulayacak bir halk onayına sahip değil.

Trump, son günlerde, yönetiminin siyasi çizgisini ana hatlarıyla belirlemeye başladı. O, Pazar günkü “60 Minutes” [60 Dakika] programına verdiği bir röportajda, “iki, belki de üç milyon” göçmeni toplayıp gözaltına alma sözü verdi. Yüksek Mahkeme’ye, kürtaj hakkını kaldıracak aşırı sağcı, “kürtaj karşıtı” yargıçlar doldurulacak. Trump, seçimlerdeki rakibi Demokrat Partili Hillary Clinton’a yönelik bir cezai soruşturma başlatma olasılığını da açık tuttu.

Bunların hiçbiri, Demokratik Parti’den en küçük bir karşı çıkışa yol açmıyor. Demokratlar şimdi, yalnızca, “iktidarın düzen içinde geçişi”ni sağlamakla ilgileniyorlar. İyi de nereye geçiş?

Trump, Amerikan politikası içinde yeni bazı şeyleri temsil etmesine karşın, geçmişten bütünüyle bir kopuş değildir. Onun seçilmesiyle birlikte, egemen sınıf, çeyrek yüzyıldan uzun süredir başlamış olan son derece anti-demokratik bir yönelimin yaşama geçirilmesini hızlandırıyor.

Amerikan egemen sınıfının ideologları, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, “tarihin sonu”nu ilan etmişlerdi. Kapitalizm zafer kazanmıştı ve bunun, beraberinde, bir barış ve liberal demokrasinin yayılması dönemini getireceği iddia edildi. Gerçekte ortaya çıkan, 25 yıllık bitmek bilmeyen savaşlar, derinleşen ekonomik kriz, tarihte tanık olunmadık toplumsal eşitsizlik düzeyleri ve en temel demokratik yönetim biçimlerinin imhasıydı.

Aralık 2000’de, Yüksek Mahkeme’nin Florida’daki oyların yeniden sayılmasını durduran ve seçimi George W. Bush’a veren Bush-Gore kararı öncesinde, WSWS, sonucun “Amerikan egemen sınıfının geleneksel burjuva-demokratik ve anayasal kurallar ile ilişkisini kesmeye ne kadar hazır olduğunu” ortaya çıkaracağını yazmıştı. Demokratik Parti’nin siyasi bir darbe anlamına gelen şeyi (bir seçimin çalınmasını) engellemeyi reddetmesi, egemen sınıf içinde demokratik hakları savunmaktan yana dikkate değer bir kesimin olmadığını gösterdi.

O günden bu yana yaşanan her şey, bu gerçeği kanıtladı. Bush yönetimi, iktidara gelmesinden bir yıldan kısa süre sonra, bir “terörle mücadele” başlatmak için 11 Eylül 2001 saldırılarına sarıldı ki bu, gerçekte, dışarıda bitmek bilmez savaşlara, ABD içinde ise demokratik hakların ortadan kaldırılmasına yönelik siyasi bir gerekçeydi.

Obama, 2008 yılında seçilmesinden bu yana, demokratik egemenlik biçimlerine yönelik saldırıları tırmandırmıştır. Obama’nın Beyaz Saray’ı, siyasi öğretilerde ve yönetsel eylemlerinde, başkanın ABD yurttaşlarını hiçbir suçlama olmaksızın öldürmek için yetkisi olduğunu gösterdi. Ordu-polis-istihbarat aygıtı devasa büyüme sergilerken, Bush yönetiminin işkencecileri ve savaş suçluları cezasız kaldı.

Obama yönetimi altında kısmen perde arkasında yaşananların çoğu, Trump yönetiminde çok daha doğrudan bir biçim edinecek. Amerikan faşizminin, işçi sınıfı mücadelelerinin giderek daha fazla şiddet yoluyla bastırılmasına yönelecek özgün bir biçimi ortaya çıkıyor.

Trump’ın seçilmesiyle birlikte, egemen sınıf, bıçaklarını biliyor ve kullanmaya hazırlanıyor. Aynı zamanda, Trump’ın ekonomik ulusalcılığı, militarist şiddetten uzaklaşmak şöyle dursun, III. Dünya Savaşı’na giriş salonudur. Uzatılmış bir küresel krizle karşı karşıya olan Amerikan egemen sınıfı, dünya egemenliği konumunu, her zamankinden çıplak saldırganlık yoluyla korumaya çalışacaktır.

Olup bitenlerin önemini azaltmaya yönelik çabalar sürüyor. Çürümüş Amerikan medyası, kendisini yeni aşırı sağ rejime uyarlıyor. New York Times, seçim boyunca Clinton için kampanya sürdürdükten sonra, haber yorumlarından dolayı aşağılık bir özür yayınladı. Onun, daha önce Demokratik Parti kampanyasını desteklemeyen herkesi topa tutan bir köşe yazarı, şimdi ne yapacağını görmek için “Trump’a zaman tanımak” gerektiğini öğütlüyor.

Bu tür uyutucu ifadelerin hepsi, korkaklık ve dolandırıcılık çalışmalarıdır. Siyasi bir felaket yaşanıyor ve hiçbir şey normale dönmeyecek.

Çıkarılması gereken temel ders, siyasi gericiliğe, savaşa ve eşitsizliğe karşı çıkışın, Demokratik Parti’deki herhangi bir hizip içinde, onun dolayımıyla ya da onunla ittifak içinde gerçekleştirilemeyeceğidir. Trump Wall Street’in faşizan güçler ile ittifakını temsil ederken, Demokratik Parti, Wall Street’in ve üst-orta sınıfın ayrıcalıklı, halinden memnun ve bencil kesimlerinin siyasi ittifakıdır.

Demokratlar, Trump ile olan taktiksel farklılıklarından çok işçi sınıfı içindeki muhalefetin ayağa kalkmasından kaygılanıyorlar. Onlar, her iki siyasi partiye yönelik varolan devasa halk muhalefetinin farkındalar ve bu muhalefetin siyasi bir ifade bulmasına giden her yolu engellemek için her şeyi göze almış durumdalar. Demokratik Parti’nin tek bir önemli yetkilisi bile, Trump’ın seçilmesi üzerine patlayan protestolara katılmak şöyle dursun, onlarla açıkça dayanışma belirtmiş ya da göstericilere sempati ifade etmiş değil.

Trump’ın seçim zaferi Amerikan egemen sınıfında sağa doğru önemli bir kaymaya işaret ederken, milyonlarca işçi ve genç farklı bir siyasi yönde ilerliyor. Trump, seçimlere katılım oranında yaşanan genel çöküş ve tüm siyaset kurumuna yönelik derin düşmanlık koşullarında, Demokratik Parti’nin siyasi iflasından kaynaklanan toplumsal öfkeyi sömürebildi. Bununla birlikte, Trump’a oy verenlerin ezici çoğunluğu faşist bir yönetime oy vermedi ve onun yönetiminin karakteri açığa çıktıkça, toplumsal ve siyasi muhalefet yükselecektir.

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin adayları Jerry White ve Niles Niemuth, 2016 seçimlerine, sosyalist bir işçi sınıfı hareketinin siyasi temellerini atmak için katıldılar. Kampanyamızın başlıca amacı, Beyaz Saray’da ister Trump isterse Clinton olsun, yaklaşan mücadelelere hazırlanmak için işçi sınıfı içinde bir önderlik inşa etmekti.

Trump’ın seçilmesi, bu görevin ivediliğini vurgulamaktadır. Ülkenin dört bir yanında, Trump yönetimine ve onun izleyeceği politikalara muhalefetin örgütlenmesi gerekiyor. Mücadele etmenin yolunu arayan işçiler ve gençler, 2016 seçimlerinden gerekli sonuçları çıkarmalı; Sosyalist Eşitlik Partisi ile Toplumsal Eşitlik İçin Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler’e katılmalı ve onu inşa etmeliler.

15 Kasım 2016

İngilizce özgün metin