Washington’ın Venezuela’da rejim değişikliği yönelimi

ABD’li yetkililer, geçtiğimiz birkaç gün içinde, Venezuela’daki Nicolas Maduro yönetimine karşı suçlama davulları çalmaya başladılar.
Başkan Obama, Miami’de yaşayan sağcı bir Venezuelalı göçmenin çağrısına yanıt olarak, kendisini, “Venezuela’daki protestocuların sürekli baskı altında tutulmasından rahatsızlık duyan” biri olarak betimledi ve bu Güney Amerika ülkesindeki gelişmeleri etkilemek için “kulis yapıyor” olduğunu açıkladı.
Pazartesi günü, 23 ülkeden hükümetleri kapsayan “Çevrimiçi Özgürlük Koalisyonu”nun Estonya’daki bir konferansına internet üzerinden video bağlantısıyla katılan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Venezuela hükümetinin kimi web sitelerine erişimi engellediği yollu doğrulanmamış iddialarda bulundu. Kerry, Venezuela’yı, internet özgürlüğünü bastıran ve “bugün en büyük güvenlik tehditlerinden bazılarıyla karşılaştığımız” bir yer olarak Rusya ile aynı yere koydu.
Venezuela hükümetini daha önce kendi halkına karşı bir “terör saldırısı” başlatmakla suçlamış olan ABD Dışişleri Bakanı’nın, Washington’ın tüm dünyada yüz milyonlarca insanın internet hareketlerinin topyekün izlenmesindeki rolünden hiç söz etmediğini söylemeye bile gerek yok.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Batı Yarımküresi (Amerika kıtası) ile ilgili müsteşarı Roberta Jacobsen ise New York Kenti’ndeki bir konferansta, dinleyicilere, Obama yönetiminin, Venezuela’ya yaptırımlar uygulanması da dahil “hiçbir şeyi gözardı etmiş” olmadığını ama şimdilik Maduro yönetimi ile onun sağcı muhalifleri arasında sürmekte olan “diyalog”a “bir şans vermek”ten yana olduğunu anlattı.
ABD Başkanı’nın ve üst düzey iki Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin açıklamaları, Maduro tarafından geçen ay yapılmış olan uyarıyı doğrulamaktadır. Maduro, yönetiminin, ABD destekli şiddet yanlısı göstericilerin “Kiev’de olanları kötü bir şekilde kopyaladığı”, “ağır çekim” bir darbe ile karşı karşıya olduğunu söylemişti.
ABD emperyalizminin Venezuela’daki amacı, Ukrayna’da olduğu gibi, kendi egemenliğinin önündeki her türlü engeli kaldırmaktır. Venezuela, dünyadaki tespit edilmiş en büyük petrol rezervlerinin üzerinde bulunuyor ve Washington, bu stratejik kaynakları sıkı bir şekilde kendi eline geçirmeye kararlı. Venezuela yönetiminin petrol gelirlerini yoksullara yönelik asgari yardım programlarına yönlendirmesi; Küba’ya ve ABD’nin her zaman kendi “arka bahçesi” olarak değerlendirdiği diğer ülkelere sübvansiyonlu petrol ihracatı; Caracas ile Pekin arasındaki artan ticari ve mali ilişkiler, ABD yönetiminin öfkesini kışkırtmış durumda.
Washington, Kiev’de olduğu gibi, Venezuela’da da, kampanyalarına seçilmiş devlet başkanının görevden indirilmesi anlamında “la salida” (çıkış) adını vermiş olan “barışçıl protestocular”ı destekledi. Bu göstericiler, söz konusu amaca ulaşmak için, devlet dairelerine molotof kokteyl saldırıları düzenlemiş ve kolluk güçleri ile hükümet yanlılarına yönelik keskin nişancı saldırılarına başvurmuştu. Washington ve Batı medyası, aynı Ukrayna’da olduğu gibi, göstericilerin şiddet eylemlerini görmezden gelirken, hükümetin baskıcı uygulamalarını baştan sona abartmıştı.
“La salida”, Kiev’dekinden farklı olarak, hedefine ulaşamadı. Şiddet gösterileri neredeyse bütünüyle zengin semtleriyle sınırlı kaldı. Onlar ülkedeki işçi sınıfı ve yoksul kitleler içinde neredeyse hiç bir destek elde etmediler. Çalışanlar, artan fiyatlar ve kronik darlık karşısındaki artan öfkelerine rağmen, protestoların önderlerinde, emperyalizmin ve ülkeyi yüzlerce yıl baskı altında tutmuş olan eski Venezuela oligarşisinin temsilcilerini görüyorlar (bu önderler, Kiev’deki benzerleri gibi, uzun süredir USAID ve Demokrasi İçin Ulusal Vakıf gibi kuruluşlar üzerinden ABD yardımı alıyorlar).
Şimdi, Washington ile birlikte, Venezuela sağı ve büyük iş dünyası da, Maduro yönetiminin, şiddet içeren protestolar çok daha sınırlı bir düzeyde de olsa sürerken başlattığı sözde “diyalog”a “bir şans” veriyor.
Vatikan’ın yanı sıra Brezilya, Kolombiya ve Ekvator dışişleri bakanlarının arabuluculuk yaptığı bu diyalog, Maduro yönetimi ile MUD (Demokratik Birlik Yuvarlak Masası) olarak bilinen seçim koalisyonunda örgütlü sağcı muhalefet arasında bir uzlaşma sağlamayı amaçlıyor. Hükümet, bu diyalog görüşmelerinin yanı sıra, Venezuelalı önde gelen kapitalistler ile birlikte, üretim artışı çağrısı yapan ve gıda devi Polar’dan Lorenzo Mendoza gibi milyarderlere üretimi ve karları arttırmak için neye ihtiyaç duyduğunu soran bir ekonomik “barış konferansı” örgütledi.
Venezuelalı mali sektör ve şirket egemenleri, hem hazineden kendilerine daha fazla nakit para aktarılmasını talep ediyorlar (bu şimdi veriliyor) hem de malların fiyatlarının arttırılmasını ve işçi sınıfının temel haklarıyla yaşam koşullarına saldırı talep ediyorlar. Birçok temel tüketim malının fiyatlarının arttırılmasına izin verilmesiyle (toplu taşıma ücretlerine yüzde 40 zam yapıldı) ve işten atılmalara karşı işçileri koruyan çalışma yasalarının giderek yok sayılmasıyla birlikte, bunlar da gerçekleşiyor.
Maduro, resmi sektörde istihdam edilen çalışanların büyük kesiminin geçindiği asgari ücrette yüzde 30’luk bir artışı açıklamak için 1 Mayıs’tan yararlandı. Bu artış, yaklaşık yüzde 60’lık enflasyon oranı göz önünde bulundurulduğunda, hükümetin düşük geçim maliyetleri tahminine göre bile yalnızca temel ihtiyaçları karşılamak için iki asgari ücrete ihtiyaç duyan işçilerin gereksinimlerinin çok gerisinde kalmaktadır.
Venezuela Ticaret Odası’nın (Fedecamaras) Başkanı Jorge Roig, bu küçük ücret artışını açıklamadan önce büyük iş dünyasına danıştığı için Maduro’yu kutladı ve yüzde 30’luk artışı “sorumlu” olarak adlandırdı.
Venezuela sağının ve onun ABD’deki destekleyicilerinin yeni geliştirilen stratejisi, hükümeti sağa itmek için yaratmış oldukları istikrarsızlıktan yararlanmak ve bu süreçte, onun sosyal yardım programları ve popülist söylemi sayesinde elde ettiği halk desteğini azaltmaktır.
Maduro yönetiminin ya da sağın Venezuela kapitalizminin istikrarı için yeni koşulları dayatamaması durumunda, ordu tetikte bekliyor. Ordu, eski bir yarbay ve başarısız darbe önderi olan Hugo Chavez’in yaklaşık 15 yıl önce iktidara gelmesinden bu yana, “Bolivarcı Sosyalist” hükümette belirleyici bir rol oynamaktadır. Bugün, subaylar, savunma, içişleri ve ekonomi gibi en önemlileri de dahil 11 bakanlığın yanı sıra, ülkedeki valiliklerin çoğunu ellerinde tutuyorlar. Üç hava kuvvetleri generali ile 30 kadar subayın bir darbe komplosuna dahil oldukları iddiasıyla tutuklandığının açıklanması, son derece ciddi bir uyarıdır.
Venezuela işçi sınıfı, yalnızca siyasi sağdan değil ama bizzat Maduro yönetiminden ve onun askeri çekirdeğinden de gelen ciddi tehlikelerle karşı karşıyadır.
“Chavismo”ya ya da “Bolivarcı Sosyalizm”e, sosyalizme giden yeni yol payesi biçen sahte sol unsurlar, bu tehlikeler karşısında işçi sınıfını siyasi olarak silahsızlandırmak için çalışmaktadırlar. Onlar, özel sermayenin ülke ekonomisi üzerindeki egemenliğinin Chavez’in iktidara gelmesinden önceki dönemden daha fazla olduğu; mali sermayenin Venezuela’nın petrol gelirlerinden süper karlar elde ettiği; yönetime bağlı “boliburjuvazi” denilen yeni bir tabakanın sözleşmeler ve yolsuzluklar yoluyla zenginleştiği bir durumu pembeye boyamış durumdalar.
Politikaları hem Pablocular hem de Uluslararası Sosyalist Örgüt tarafından desteklenen Marea Socialista (Sosyalist Akıntı) gibi Venezuelalı gruplar, işçi sınıfının önüne, sağdan gelen basınca karşı koymak için Maduro’yu sola kaydırma yönünde baskı yapma görevini koyuyorlar. Chavez’in Libya ve Suriye’deki emperyalist rejim değişikliği operasyonlarına karşı çıkmasının ardından Venezuela yönetimi ile aralarına mesafe koyan ülke dışındaki diğer sahte sol gruplar ise daha da sağa kaymış durumda (onlar emperyalistlerin Libya ve Suriye’deki rejim değişikliği faaliyetlerini destekliyorlardı).
Nihayetinde, bu grupların hepsi, küçük-burjuvazinin ayrıcalıklı kesimlerinin siyasi sözcüleridir. Onlar Chavezciliğin çekiciliğine kapılmışlardı; çünkü Chavezcilik, işçi sınıfını bir “commandante”ye ve askerlerin egemen olduğu bir yönetime tabi kılıyor ve bu yolla, Venezuela’daki patlayıcı sınıf mücadelesine arabulucuk ediyordu.
Venezuela’daki son şiddetli çatışmalardan ve hükümetin tepkisinden çıkartılan acı dersler, işçi sınıfının, Maduro’nun burjuva hükümetine ve onun sahte-solcu destekleyicilerine karşı siyasi bağımsızlığının yaratılması gereğinde özetlenmektedir. Bu, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin, sürekli devrim kuramı üzerinde yükselen ve işçi sınıfının Venezuela’da ve tüm Latin Amerika’da iktidarı alması için mücadele eden bir şubesini inşa etmek demektir.