Emperyalizmin Hedefindeki Ülke: Afganistan

Afganistan’da, 2001 yılında başlayan NATO işgali sırasında büyük kayıplar veren ve ülkedeki kontrolünü hemen hemen kaybeden Taliban’ın aradan geçen 9 yıl içinde ülke topraklarının yüzde 72’sinde yeniden güç kazanması emperyalist başkentlerde endişe yaratıyor. Özellikle ABD liderliğindeki NATO güçlerinin Kabil dışındaki operasyonlarda birçok masum sivili öldürmesinin[1] yol açtığı tepkiler, Afganistan gibi “yabancı istilasına karşı hassas” olan bir ülkede tekrar eskiye dönüşü, “Talibanlaşmayı” tetiklemişe benziyor.
Pakistan’dan gelen askeri konvoylara ve genel olarak NATO kuvvetlerine karşı saldırılarını arttıran[2] Taliban güçlerinin NATO’ya ciddi kayıplar verdirmesi dikkat çekici. Taliban güçleri tarafından yapılan açıklamalarda, “kafir işgal kuvvetlerinin” Afgan halkı için doğrudan tehdit oluşturduğu belirtilerek, NATO’nun tamamının geri çekilmesi, aksi halde işgal kuvvetlerine dönük saldırıların arttırılacağı söyleniyor. Bu gelişmeler karşısında ABD yönetimi, bir yandan Afganistan’daki askeri gücünü sürekli arttırırken, diğer yandan Türkiye başta olmak üzere diğer müttefiklerine “siz de gücünüzü arttırın” çağrıları yapıyor.
NATO’nun Afganistan çıkmazı
2010 yılının başından bu yana Afganistan'da ölen yabancı askerlerin sayısı, 108'i ABD'li olmak üzere 175'e yükseldi. Afganistan'da 2002'de başlayan Amerikan işgalinden bu yana 2009 yılından sonra 2010, uluslararası güçler açısından “en ölümcül” yıl oldu. icasualties.org isimli web sitesine göre 2009 yılı içerisinde 520 yabancı asker öldü. Son sekiz yıl içerisinde ise bu sayı 1741'e çıktı. Mevcut durumda Afganistan'da 130.000 yabancı asker bulunuyor, bu sayının yaz aylarında 150.000’e çıkması bekleniyor.[3] Yabancı askerlerin üçte ikisi Amerikalılardan oluşuyor. Obama, Afganistan'daki asker sayısının artırılmasının bu yıl için ek 30 milyar dolara mal olacağını belirtmişti. Bu durum ABD ve NATO açısından Afganistan meselesinin “kritik bir evreye” girdiğini gösteriyor.[4]
Bir dönem Brüksel’deki NATO sözcülerinin yaptığı açıklamalarda, müttefik güçlerin görev alanının Afganistan ile “sınırlı olduğu”, bu nedenle operasyonların -Taliban’ın “cephe gerisi” olarak kullandığı- Pakistan sınırları içine kadar taşınmasının söz konusu olmadığı belirtiliyordu. Fakat bu sözlerden kısa bir süre sonra, NATO güçleri Taliban’ı bahane ederek Pakistan sınırına yakın bölgelerde birçok operasyon yaptı. Bu sayede ABD “terörle olan savaşını” Pakistan içlerine kadar yaydı ve bölgedeki askeri gücünü iyice pekiştirdi. ABD Pakistan yönetimini, özellikle Pakistan-Afganistan sınır bölgesindeki aşiretlerin giderek “Talibanlaşması” nedeniyle, “artan güvenlik ihmalleri” konusunda sürekli olarak uyarıyor. Sınır bölgesinde yaşayan Peştun aşiretlerinin Taliban kuvvetlerini korudukları, sakladıkları ve Taliban’ın Pakistan topraklarında rahatça gizlendiğini iddia eden ABD, bölgeye ilişkin gerçek amaçlarını “terörizmi ile mücadele” kılıfının arkasına gizlenerek sürdürüyor.
ABD’nin NATO Büyükelçisi Kurt Volker basına verdiği bir demeçte, “Afganistan’da süren mücadelenin NATO’nun geleceği açısından hayati önemde olduğu ve bu ülkede yaşanabilecek bir yenilginin bütün batı sisteminin yenilgisi olacağını” söylemişti. Kurt Volker “katılmamak” elde değil, fakat NATO’nun Afganistan’da alacağı bir yenilginin bir bütün olarak kapitalist sistemin yenilgisi olmayacağı da aşikar. Zira NATO’nun Afganistan’da alacağı bir yenilgi, tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşayan kapitalist sistem için “öldürücü bir son darbe” olmayacaktır. Şu durumu da göz ardı etmemek gerekir; Kurt Volker’ın “NATO’nun yenilgisinin bütün bir batı sistemin yenilgisi olacağı” argümanındaki “abartı payı”, ABD’nin Afganistan’daki müttefiklerine vermek istediği bir tür “göz dağıdır”. ABD müttefiklerine “şayet batarsak sadece ben değil hep birlikte batarız” mesajı vermek istiyor ve bilinçli olarak “Taliban paranoyasını” abartarak, müttefik kuvvetlerini Afganistan’a daha çok asker yollamaya ikna etmeye çalışıyor. Aynı Kurt Volker basına verdiği bir başka demeçte, “Avrupalı müttefiklerimiz, bu tür büyük bir risk karşısında daha kararlı davranmalıdır” diyerek, açıkça Avrupalı dostlarını “risk almaya” -Afganistan’a daha çok sayıda asker göndermeye- ikna etmeye çalışıyordu. ABD’nin Afganistan’daki sıkışmışlığını aşmak için “tek şansı” –Türkiye de dahil- diğer müttefiklerini bu “bataklığın” içine daha fazla çekmektir.
NATO’nun Afganistan’da içine girdiği çıkmazın farkında olan Obama, Afganistan’a 30 bin ek asker göndermeye hazırlandığı günlerde müttefik güçlerine şu çağrıda bulunuyordu: “Dostlarımız, Afganistan'da bizimle birlikte savaştı ve hayatlarını kaybettiler. Şimdi, bu savaşı başarıyla sona erdirmek için birlik olmalıyız. Tehlikede olan basit biçimde sadece NATO'nun güvenilirliğinin testi değil, tehlikede olan müttefiklerimizin ve dünyanın ortak güvenliği”. Obama “kesinlikle” haklı, tehlikede olan basit biçimde NATO’nun güvenilirliği değil, esas tehlikede olan bir bütün halinde emperyalist sistemin “ortak güvenliği”dir.
Emperyalizm daha da saldırganlaşacaktır
Afganistan’a giderek Alman askerlerini ziyaret eden Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler, burada bir radyoya verdiği demeçte, Afganistan’ın emperyalist amaçlar için işgal edildiğini açıkça söylemekten çekinmedi. Afganistan’ın “terörle mücadele” adı altında işgal edilmesinin asıl amacının emperyalizmin ekonomik çıkarları olduğu gerçeğini ifade ederek bir “tabuyu kıran” Köhler, verdiği demeçte şunları söylemişti; “Bana göre toplumun geniş kesimi tarafından da anlayışla karşılanabilecek şekilde, bizim gibi dış ticarete yönelmiş bir ülkenin çıkarlarını korumak amacıyla gerekli durumda askeri müdahaleler yapması gerekiyor. Örneğin ticaret yollarının korunması ve bütün bir bölgenin istikrarsızlaştırılmasının engellenmesi gerekiyor. Bununla güvenliğin korunması ve ticaret ve gelirimize olumsuz etkide bulunmasının önüne geçmek gerekiyor. Bütün bunların tartışılması gerekiyor ve inanıyorum ki bu konuda kötü bir yolda değiliz”. Köhler’in açık bir şekilde, Almanya’nın “ekonomik çıkarlarını korumak” için emperyalist askeri operasyonlar yapması gerektiği anlamına gelen bu sözleri, tüm dünyada geniş yankı bulmuştu. Köhler’in bu sözleri emperyalist sistemin içine düşmüş olduğu bunalımı açıkça ortaya koymaktadır.
Bugün emperyalist ülkeler, “barış”, “demokrasi”, “insan hakları” ve “terörizmle mücadele” söylemlerinin arkasına gizlenmelerine rağmen, kendi krizlerini aşmak için daha fazla bölge ve ülkeye askeri müdahaleler yapmak ve bu sayede buralarda kendi çıkarlarına karşı gelişebilecek olan her türlü siyasi ve toplumsal hareketi ezmek isteyecektir. Bugün tarihinin en büyük krizlerinden birini yaşamakta olan emperyalist sistem, bu krizleri atlatamazsa, tıpkı Birinci ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda olduğu gibi, kendi krizlerini evrenselleştirecek, yani dünyayı yeni bir emperyalist paylaşım savaşının eşiğine getirecektir. Marksist devrimcilerin emperyalist savaş olasılığını göz ardı etmemesi gerekir. Böylesi bir durumun gerçekleşmesi halinde Marksist devrimciler ve işçi sınıfının ne yapacağı üzerine şimdiden düşünmek temel bir görevdir. Kapitalist sistem varlığını sürdürdükçe emperyalist savaş her zaman “ihtimal” dahilindedir.
Pakistan’ın kaotik durumu
Pakistan cephesinden yapılan açıklamalar ise, Afganistan’daki NATO kuvvetlerinden kaçan binlerce Taliban militanının ülke topraklarına sığındığı yönünde. Pakistan devleti Taliban militanları karşısındaki acizliğini her fırsatta dile getirmekten çekinmiyor. Pakistan liderlerinden Asıf Ali Zerdari, İtalyan Le Figaro Gazetesi’ne yaptığı bir açıklamada, kendi ülkesinden “Asya’nın hasta adamı” olarak söz etmişti ve bütün dünyayı “Taliban terörü” ile mücadele konusunda Pakistan’a yardım etmeye çağırmıştı. İşin trajikomik tarafı ise, aynı Pakistan’ın ve istihbarat servisinin uzun yıllar boyunca CIA’nın finansal ve askeri desteğini de alarak, Sovyet işgaline karşı savaşan mücahitleri –Taliban da bu mücahit gruplar içinden çıkmıştı- kendi topraklarında beslemiş ve eğitmiş olmasıdır. Şimdi aynı Taliban Pakistan devletinin başına bela oldu, Pakistan devleti Taliban “belasından” nasıl kurtulacağını kara kara düşünüyor. (Burada Zerdari’nin ülkede bu gibi örgütlerin desteğini aldığını da unutmamak gerek; dahası Pakistan gizli servisinin Taliban’la ortak işbirliği geçtiğimiz günlerde basına yansıdı.)
NATO’nun “terörizmle mücadeleyi” bahane ederek, kendi sınırları içinde yaptığı saldırılar Pakistan hükümetinin başını epeyce ağrıtacağa benziyor. Örneğin Pakistan’ın Hayber bölgesindeki bir köye yapılan hava saldırısında 73 sivil hayatını kaybetmişti. Pakistan ordusu katliamın neden olduğu tepkiyi hafifletmek için, ölenlerin çoğunun “Taliban militanı” olduğunu iddia etse de, bağımsız kaynaklar hava saldırısı sırasında hayatını kaybedenlerin sivil olduğunu belirtiyordu. Kimliğinin açıklanmasını istemeyen Pakistanlı bir yetkili BBC’ye yaptığı açıklamada, katliamın Afganistan yakınlarındaki bir köyde meydana geldiğini, ölen 73 kişinin sivil olduğunu söylemişti. Pakistanlı yetkiliye göre bombalamayı yapan pilotun, bu köyü “Talibanlara ait bina” sanması üzerine bu katliam gerçekleşti.[5] NATO Taliban’la “savaşını” Pakistan içlerine doğru genişlettikçe, sivil kayıpların artması kaçınılmazdır. Çünkü bölgenin feodal ve dini yapısı, Taliban’ın bölgede rahat hareket etmesine olanak sağlamakta, Taliban’ın kendisini siviller arasında gizlemesini kolaylaştırmaktadır. Her sivil kayıp, Pakistan hükümetinin toplum nezdinde inandırıcılığını kaybetmesine neden olacak, dahası bölgede hükümet otoritesinden boşalan alanı Taliban doldurmaya çalışacaktır. NATO’nun Pakistan içlerine doğru yapacağı saldırılar, bölgedeki sivillerin “Talibanlaşma” sürecini de hızlandıracaktır. Açıkçası bu durum karşısında Pakistan devleti ne yapacağını bilemez bir haldedir.
ABD’nin Obama ile birlikte Afganistan üzerinde yeniden egemenlik kurma çabası, Pakistan’ı yeni iç çelişkilerin içine sürüklüyor. Özellikle Afganistan’da, Taliban güçlerinin NATO karşısında elde ettiği başarıların ardından, ABD bölgede bir yandan Taliban’la “barış” yapma çabasını ifade ederken bir yandan da Afganistan’daki asker sayısını arttırma politikası güdüyor. Pakistan hükümeti benzer bir şekilde, kuzeyindeki eyaletlerde uygulanan “şeriat hükümlerini” kabul ederken ve buradaki gerici güçlerden destek alırken, Pakistan ordusunun CIA ile birlikte, aynı bölgede Taliban militanlarına karşı saldırılarını sürdürüyor olması, Pakistan iç siyasetinde yeni politik gerilimlerin doğmasına neden olacaktır. Başka bir deyişle, Pakistan önümüzdeki dönemde büyük siyasal ve toplumsal altüst oluşlara gebedir. Bu durumu teyit edercesine, Pencap Eyalet Başbakanı Şahbaz Şerif, BBC’ye verdiği bir röportajda söyle diyor; “Çünkü insanlara yanlış vaatler veriyorlar. Yolsuzluk diz boyu. Bunu denetim altına almamız lazım. Elektrik yok, su yok, ilaç yok. Nereye kadar böyle dayanabilirler ki? Ben refahın adil bir şekilde dağıtılması gerektiğini düşünüyorum. Bu olmadan, sistem çökecektir. Devrimci bir anlayış yerine geçecektir. Eminim buna”, bunları söyleyen Pakistan’lı bir işçi ya da yoksul köylü değil, Şahbaz Şerif Pakistan'ın en zengin kişilerinden biri ve onun bu yorumları “yenilir yutulur cinsten” değil. Pakistan'ın yönetici sınıfı kaygılı ve yoksul halkın daha ne kadar bu koşullara dayanabileceğini kestiremiyor. İlerleyen süreçte Pakistan’da sınıflar mücadelesi daha da keskinleşecektir.
Afganistan işgali sonrası daha da güçlenen radikal İslamcılık, Hindistan’la Pakistan’ı savaşın eşiğine getiren Keşmir sorunu, dünya ekonomik krizinden kaynaklı olarak yaşamakta olduğu iç ekonomik kriz, sosyal ayaklanmalar, Afganistan sınırına yakın aşiretlerin hızla “Talibanlaşması” sorunları nedeniyle Pakistan, tarihinin “en zor ve karanlık” günlerini yaşamakta; ülkenin bu koşullar altında, iç savaş biçimini alan bir dağılma ve parçalanma süreci içine girme olasılığı var. Yani Afganistan’daki iç savaşın Pakistan’a sıçrama ihtimali var. Bu ihtimalin gerçekleşmesi halinde emperyalizm bölgedeki siyasi ve askeri gücünü bütünüyle devreye soksa bile, bu “geri dönüşü olmayan” süreci durduramayacaktır. Bu “senaryonun” gerçekleşmesi demek; ABD’nin “stratejik müttefiki” olarak gördüğü Pakistan’ı kaybetmesi ve bölgede Taliban ve benzeri radikal İslamcı unsurların daha da güçlenmesi anlamına gelecektir. ABD açısından “en kötü senaryo” ise radikal İslamcı unsurların Pakistan’da yönetimi ele geçirmesi ve nükleer bombalara sahip bir İslamcı hükümetin kurulmasıdır. Böylesi bir “felaket senaryosu”, ABD’nin Afganistan-Pakistan denklemi için öngördüğü bütün planları boşa çıkaracaktır. Özetle, Pakistan’da yükselen radikal İslamcılık ABD tarafından hiç de hoş karşılanmamaktadır. ABD, 165 milyon nüfuslu ve nükleer silah sahibi bir ülkenin, dünyanın yeniden şekillendirildiği bir dönemde kendi denetiminden çıkmasını istemeyecektir.
Afganistan’ın geleceği Taliban’ın ellerinde
2010 Haziran ayında, Afganistan’da “kalıcı barışı” sağlamak için devlet başkanı Hamid Karzai tarafından düzenlenen geleneksel Jirga’ya ülkenin dört bir yanından gelen 1.600 delegeyle 200 kadar Batılı diplomat katılmıştı. Toplantıda ABD işgali ile başlayan 9 yıllık iç “savaşı bitirme” çağrısı yapan Karzai açılış konuşmasında şunları söylüyordu; “Afgan milleti sizin kararlarınızı bekliyor. Afganistan’ı bu ıstıraptan siz kurtaracaksınız. Sevgili Taliban kardeşlerime, size bir kez daha çağrıda bulunuyorum. Allah memleketinize dönmenizi nasip etsin. Bu katliamı bitirelim Ulemaya danışarak bu ülkeyi imar edelim”. Karzai’nin konuşması bitmeden, toplantının yapıldığı yerin yakınlarına düşen roket sesleri, Karzai’nin konuşmasının içerik açısından süslü ama biçim açısından ne kadar boş olduğunu gösterdi. Karzai roket seslerinin ve 12 bin güvenlik görevlisinin koruması altında zırhlı aracına binerek kaçtı. Birkaç saat süren çatışmanın ardından bir Taliban militanı sağ ele geçirildi. 17 ve 20 yaşındaki iki intihar bombacısı da kendisini havaya uçurmadan ölü ele geçirildi. Bu durum bile emperyalistlerin anladığı anlamda “barışın”, Afganistan’a ne kadar uzak olduğunun “basit” bir kanıtıdır.
Gerçekte Karzai hükümetinin ve Jirga’nın “kalıcı barış”dan kastettiği Taliban’ın silahsızlandırılmasıdır. Bu yüzden Taliban “kuru propaganda” dediği Jirga toplantısında resmi olarak temsil edilmedi. Çünkü Afganistan’daki tüm aktörler şunu iyi bilmektedir ki Taliban silahsızlandırılmadan, Afganistan’da uluslararası sermayenin istediği anlamada bir “iç güvenlik” ve “istikrar” sağlanamaz. Yine de zirve boyunca Taliban’a silah bırakması karşılığında nasıl bir öneri ile gidileceği konusunda sıkı pazarlıklar yaşandı. Ayrıca Karzai hükümetinin Taliban ile doğrudan pazarlık masasına oturup oturmayacağı da hükümet ve Jirga içinde bir tartışma konusu. Karzai hükümeti ilerleyen aylarda “Taliban planını” daha da netleştirecek gibi gözüküyor. En sık dile getirilen iddia ise, Taliban militanlarına –silah bırakmaları koşuluyla- af çıkarılması, iş imkanı ve toprak verilmesi. Tüm bu “siyasi şovların” aksine, ülkede hızla güç kazanan Taliban, Karzai hükümeti ile pazarlık masasına oturmaya sıcak bakmıyor.
Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai, Afgan parlamentosunda yaptığı bir konuşmada, Taliban'ı daha önce yapmış olduğu barış çağrısını kabul etmeye davet etmişti. Karzai, ocak ayında Londra'da yapılan Afganistan Konferansında da Taliban'a barış çağrısında bulunmuştu. Ancak, NATO güçlerinin ülkenin güneyinde başlattığı büyük bir operasyonla baskı altına alınmak istenen Taliban, Karzai'nin çağrısına “sert cevap” vererek reddetmiş, Taliban sözcüsü Kari Muhammed Yusuf, “Karzai bir kukladır ve bir halk ile hükümeti temsil edemez” demişti. Yusuf, Karzai'nin kendilerini zengin eden savaş ağaları tarafından çevrelenmiş, yolsuzluk batağına saplanmış bir kişi olduğunu söylemişti. NATO güçlerinin başlattığı operasyona da değinen Yusuf, direnişlerinin gece gündüz devam ettiğini belirterek, “tüm bölgelerde direnişle karşılaşacaklar” demişti. Zira Taliban geçmişte de işgal güçleri ülkeden ayrılmadan mevcut Afgan hükümeti ile herhangi bir konuyu müzakere etmeyeceğini dile getirmiş, ABD Başkanı Barack Obama'nın Afganistan'a 30 bin ek asker gönderme kararına karşı, Reuters ajanslarına konuşan Taliban sözcüsü Kari Yusuf Ahmedi, “Obama'nın ülkeyi askeri olarak kontrol etme ümidi gerçekleşmeyecek. Ek 30 bin asker direnişi güçlendirecek”, “daha önce Rusların başına geldiği gibi, Amerikalıların amaçlarına ulaşamayacaklarını anladıklarında çekilmek zorunda kalacaklar. Obama Afganistan'da ölen birçok askerin tabutunu görecek” diye konuşmuştu. Taliban’ın tavrı çok net, Karzai’nin sürekli “barış” çağrısı yapmasının gerçek nedeni, Karzai’nin Taliban’ı “köşeye sıkıştırarak” silah bırakmaya zorlamak istemesidir.
Görünen o ki, eğer bir “sürpriz” olmazsa, Karzai hükümeti ile Taliban’ın aynı masada buluşması mümkün değil. Peki, ne olacak? Hiç kuşkusuz bu durum Afganistan’da iç savaşın şiddetlenmesine ve güçler dengesinin –askeri alanda- daha da fazla Taliban lehine bozulmasına neden olabilir. Bu nasıl olacak? 9 yıldır devam eden iç savaşın sonucunda, dünyanın en büyük emperyalist askeri gücü olan ABD ve onun işbirlikçileri olan Afgan hükümeti ve CIA güdümündeki Pakistan Ordusu ve İstihbarat Teşkilatı Taliban’ı ortadan kaldırmayı başaramadıysa, bundan sonra, ABD’nin Taliban’ı salt askeri yöntemler ile ortadan kaldırması mümkün gözükmüyor. Elbette Taliban mevcut askeri gücüyle, işgal güçlerini Afganistan topraklarında yenilgiye uğratacak bir “kudrete” sahip değil; fakat Taliban daha uzun yıllar boyunca işgal kuvvetlerini yıpratabilecek bir gerilla gücene sahip. Bu “yıpratma-gerilla savaşı” sonucunda ağrı darbeler yiyecek olan emperyalist ülkeler, her asker kaybından sonra, neden Afganistan’da oldukları konusunda kendi halklarını tatmin edemez bir duruma gelecektir. Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler’in Afganistan’da bir radyoya verdiği demeçte, Afganistan’ın emperyalist amaçlar için işgal edildiğini açıkça söylemesi, Afganistan’ın “terörle mücadele” adı altında işgal edilmesinin asıl amacının emperyalizmin ekonomik çıkarları olduğu gerçeğini ifade etmek zorunda kalması, emperyalizmin Afganistan’da yaşadığı sıkışmışlığın ve çaresizliğin bir dışavurumudur.
Tecavüz, yolsuzluk ve kötü yönetim: İşte Afgan ittifakı!
Obama Afganistan'a on binlerce yeni ABD askeri göndermeye mecbur kalabileceğini belirttiğinde, Amerika'nın Kabil elçisi onu bunu yapmaması konusunda uyarmıştı. Washington'a gönderilmiş ve basına sızan bir telgrafta, Afganistan'ın ABD Büyükelçisi General Karl W. Eikenberry, Hamid Karzai hükümetinin “yolsuzluk ve kötü yönetime” karşı eyleme geçeceğini kanıtlamadan takviye göndermenin hata olacağını savunmuştu. General Karl W. Eikenberry yakın zamanda emekli olmuş üç yıldızlı bir general olarak, 2002'den 2003'e kadar Afgan güvenlik güçlerinin eğitilmesinden sorumluydu ve 2005'ten 2007'ye kadar Afganistan'daki en üst rütbeli görevliydi. General Eikenberry Afganistan'daki “uzun deneyimi” dikkate alındığında, ne dediğini gayet iyi bilen bir şahsiyet.
Afgan ittifakı bağlamında, Afganistan’da ki “yolsuzluk ve kötü yönetimin” NATO güçlerine olan etkisinin “ölümcül” olma ihtimali çok yüksek. Örneğin, “gölge” İngiliz Savunma Bakanı Liam Fox, “Afganistan’da yolsuzluktan arınmış iyi bir yönetimin oluşturulması önemsiz bir ayrıntıdır” demişti. Bu sözler, Bay Fox'un Afganistan'da esasen neler olup bittiği konusunda temelden yanlış fikirlere sahip olduğunu gösteriyor. “Yolsuzluk ve kötü yönetim”, sadece Afgan polisinin rüşvet alması veya rüşvetsiz tek bir kamu ihalesi bile olmaması anlamına gelmiyor. Afganistan’da bundan çok daha ciddi bir durum söz konusu. Örneğin, Afgan köylülerinin hükümetin güvenlik güçlerinden ziyade Taliban'la muhatap olmayı tercih etmelerinin birinci nedeni, -inanması güç ama!- kontrol noktalarında erkek çocukların alıkonup tecavüz edilmesi. İngiliz Savunma Bakanı olması muhtemel gözüken “Bay” Fox'a sorsak, belki bu trajedinin NATO güçlerini ilgilendirmediğini söyleyecektir. Ancak erkek çocuk tecavüzü gerçeği Afganistan silahlı kuvvetlerinde öyle yaygın bir uygulama ki, bunun NATO askerlerinin “kaderiyle” çok büyük bir alakası var. Çünkü Afgan halkının büyük bir çoğunluğunun gözünde Afganistan silahlı kuvvetleri ile NATO arasında hiçbir fark yok.
Zira Helmand'ın Nad Ali bölgesindeki polis merkezinde çalışan Gulbuddin adlı 25 yaşındaki bir polisin makineli tüfekle ateş açarak beş İngiliz askerini öldürmesi, İngiltere çapında dehşetli bir tepki yaratmıştı. Sunday Times yazarı Cristina Lamb'in Gulbuddin'i tanıyan iki Afgan'a dayandırdığı bir habere göre, Gulbuddin’in bunu yapmasının nedeni, İngilizler tarafından korunduğunu düşündüğünü üst düzey bir Afgan görevli tarafından öldüresiye dövülmesi, tecavüze ve cinsel saldırıya uğraması idi. Nad Ali'deki katliam, Afganistan'da neler olup bittiğinin sadece “küçük” bir örneği. Afganistan'ın nasıl yönetildiğine bakılmaksızın Afganistan’daki durum anlaşılamaz. Bu yüzden ikisi de emperyalizmin sadık birer hizmetçisi olmalarına karşın Bay Fox haksız, General Eikenberry “haklıydı”. Kısacası NATO güçleri, Afganistan’a egemen olan “yolsuzluk ve kötü yönetime” gırtlağına kadar batmış durumda.
General Eikenberry, ABD parasının, Afganistan'ın 30 yıllık savaş sonrasında harabeye dönen altyapısının geliştirilmesine ve yeniden inşasına harcanmaması konusundaki hüsranını dile getirmişti. Büyükelçi, ABD hükümetinden askeri olmayan harcamalar için 2,5 milyar dolar bile alamamaktan “yakınıyordu”. Oysa Afganistan'daki en üst düzey ABD ve NATO komutanı General Stanley, A. McChrystal tarafından talep edilen ekstra 40 bin ABD asker için, ordu planlamacıları yıllık 33 milyar dolar, Beyaz Saray görevlileri yaklaşık 50 milyar dolar almıştı. Bu “basit” ekonomik veriler bile, ABD’nin Afganistan’daki varlık nedeninin yayılmacı ve emperyalist amaçlardan kaynaklandığını belgelemektedir.
Afganistan’da ki kirli “savaşın” absürtlüklerinden biri de, Afganistan’ın dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olmasıdır. 27 milyon Afgan’ın 12 milyona yakını, BM'ye göre, günlük 45 sent olan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Adından sık sık “savaş lordu” olarak bahsedilen, Karzai’den sonra “ikinci adam” konumundaki başkan yardımcısı Kerim Halili, “Afganistan, gönüllüler acilen harekete geçmezse insani felakete dönüşecek bir gıda krizi ile karşı karşıya” demişti. Tüm bu “timsah gözyaşlarına” rağmen, her ekstra 1000 ABD askerinin yıllık maliyeti konusundaki en düşük beklenti, sadece 1 milyar dolar(cık)!
Afganistan’da bir polis ayda 120 dolar kazanıyor. Bunun karşılığında, Afgan askerlerinden çok daha tehlikeli bir iş yapmaya zorlanıyor, 2007 ile 2009 arasında 1500'e yakın polis Taliban tarafından öldürüldü, bu rakam, Afgan ordusunun kayıplarının üç katı. General Eikenberry, yönetimden çok curcunaya benzeyen bir rejime arka çıkmak için ek güç gönderme konusunda kuşku duymakta “haklıydı”. NATO daha fazla Taliban öldürebilir, ancak yerine yenileri gelmekte gecikmeyecektir. Afgan hükümetine gelince, sefalet ücretleri ödenen güvenlik güçleri, bu şartlar altında Taliban’a karşı daha sıkı savaşmaya hevesli olmayacaktır.
Afganistan'a “yardım” adı altında gönderilen paraların büyük çoğunluğu ya Afganistan'da faaliyet gösteren emperyalist şirketlerin cebine giriyor, ya da sözde “güvenlik harcamaları” adı altında iç ayaklanmaları bastırmak için kullanılıyor. 2002-2008’de Afganistan’a yapılan “yardım miktarı” 15 milyar dolar -Almanya, vaat ettiği gibi 1.3 milyar yerine sadece 768 milyon dolar verdi- Center for Strategic and International Studies verilerine göre bu paraların yüzde 90'ı emperyalist şirketlerin cebine girmiş. 2002 ve 2006 yılları arasında gıda ve sağlık programları için verilen para ise toplam 433 milyon dolar. Bu paranın Afgan halkının gıda ve sağlık sorununu çözemediği ortada, basına yansıyan haberlerden biliyoruz ki Afgan halkı çoğu zaman yiyecek gıda ve içecek su bulmakta bile zorlanıyor.
Afganistan neden emperyalizmin hedefinde?
Afganistan konusunda herhalde bugüne kadar binlerce kitap yazılmıştır. Özellikle Afganistan üzerine çalışan analistler, ülkedeki “tehlikeli gidişatın” varlığına işaret ediyor ve genellikle Sovyet işgali ile benzerlikler kuruyorlar. 2009 sonu itibariyle, NATO kapsamında yaklaşık 130.000 yabancı asker Afganistan'da konuşlandırılmış durumda. 2010’nun ortalarına doğru bu sayının 150.000 çıkacağı tahmin ediliyor. Müttefikler, Afgan ordusunun sayısını da hızlı bir şekilde arttırmak istiyor. Sovyetler Birliği, Afganistan'ı işgalinin son dönemlerinde toplam 120.000 asker konuşlandırmıştı. O zamanlarda da Afgan ordusunun sayısı 87 binden -1979’da- en son 330.000 -1989’da- yükseltilmişti. Bunların yanı sıra dönemin Afgan hükümetinin kontrolü altında olan 150.000 kişilik bir milis gücü de vardı. O dönem yaşanan iç savaş da yaklaşık 1,3 milyon Afgan yaşamını yitirmişti. Tüm bu “benzerlikler” gerçekten dikkat çekici.
Bugün devam eden “ABD-Taliban savaşının” o dönemki savaşa benzer bir biçimde, son derece kanlı olacağı gün gibi açık değil mi? Ve savaşın nasıl sonuçlanacağının şimdiden belli olmadığı? Birçok analist sürdürülen operasyonlarının en fazla yüzde 25 gibi bir başarı olasılığı olduğunu tespit ediyor. Peki, o halde ABD nasıl sonuçlanacağı belirsiz olan bu savaşı, neden sürdürmekte bu kadar ısrar ediyor? Afganistan neden emperyalizmin hedefinde? İlk önce bu durumun jeostratejik nedenlerine bakmak gerekir. 1990'a kadar Hıristiyan Demokrat Birliği CPU’nun milletvekili olan -aynı zamanda ABD ordusunun “fahrî albayı” unvanına sahip- Jürgen Tödenhöfer'in dediği gibi; “Afganistan 'Batı karşıtı bir ayaklanmaya karşı mücadele ettiğimiz ve jeostratejik açıdan önemli olan bir ülke. Çünkü oradan Rusya, Hindistan, Pakistan ve Çin'i kontrol edebiliriz. Hammaddeler açısından da son derece iyi bir mevkii” Afganistan küresel petrol ve doğal gaz kaynaklarının yaklaşık üçte birinin bulunduğu bölgelere yakın bir ülke olduğu için, emperyalizmin öncelikli hedefi konumuna gelmiş durumda.[6]
TAPI ve IPI Boru Hattı rekabeti
1998 yılında ABD'li petrol tekeli UNOCAL tarafından yönetilen bir konsorsiyum, dönemin Taliban hükümetiyle bir boru hattı antlaşması yapmıştı. UNOCAL tekelinin o dönemlerde Afganistan'da lobi çalışmasını yapanlardan biriside, şimdiki Afgan Devlet Başkanı Hamid Karzai’ydi. Ancak Usama Bin Ladin Taliban'ı, ABD'lilerle yapılacak ortaklık yerine, daha fazla kar getirecek olan Arjantin tekeli BRİDAS ile anlaşmaya ikna etmişti. ABD bunun üzerine öylesine hiddetlenmişti ki, o zamanki ABD başkanı Bush 11 Eylül 2001 saldırılarından 6 ay önce Afganistan'a müdahale edeceğini ve Taliban rejimini yıkacağını açıklamıştı.
ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesinin nedenlerinden biri, emperyalist tekellerce inşa edilmek istenen Türkmenistan-Afganistan-Pakistan-Hindistan üzerinden geçecek olan TAPI doğal gaz boru hattıdır. TAPI boru hattı ile sadece Çin'i Merkez Asya'daki enerji kaynaklarından uzak tutmak değil, aynı zamanda Rusya'nın bölgedeki etkisini azaltmak ve İran’ı izole etmek hedeflenmektedir. NATO’nun operasyon bölgelerine bakıldığında da, TAPI bağlantısı hemen görülecektir. Boru hattının Afganistan'da Herat ve Kandahar bölgelerinden ve Pakistan'da Kuetta üzerinden geçirilerek Yeni Delhi'ye ulaştırılması planlanmaktadır. Bu çerçevede Afganistan, Hindistan ve Pakistan 2008'de Türkmenistan ile doğal gaz antlaşması yapmıştı. Emperyalist enerji tekelleri inşayı 2014'de tamamlamak istiyorlar.
TAPI boru hattı projesi, IPI boru hattı projesi ile rekabet halinde. Bu boru hattı da Pakistan ve Hindistan'a gidecek olan bir doğal gaz akımını öngörüyor, sadece tek farkla; Doğal gaz İran'dan gelecek. Yaklaşık 20 yıldan beri üzerinde çalışılan proje, TAPI'den daha eski. Henüz kullanılmayan ve Güney İran'daki -İran Körfezinde- South Pars doğal gaz kaynaklarından -dünya çapındaki doğal gazın yaklaşık yüzde 8'inin bu bölgede olduğu tahmin ediliyor- alınacak olan gazın, TAPI'ye paralel olarak Yeni Delhi'ye ulaşması planlanıyor. Ciddi enerji açıkları olan Pakistan, IPI projesi sayesinde doğal gaz tedarikini yüzde 20 artırmayı planlıyor. Ancak IPI projesi, ABD'nin İran'ı izole etme çabasına ters düşüyor. Bu proje gerçekleşirse ABD'nin İran konusundaki planlarının önemli bir ayağı suya düşecek. Buna rağmen 2009 Mayıs'ında Pakistan başkanı Zerdari ile İran cumhurbaşkanı Ahmedinejat “barış hattı” olarak nitelendirdikleri boru hattı üzerine bir ön anlaşma imzalamıştı. IPI boru hattının da 2014'de tamamlanması planlanıyor. Ayrıca bu boru hattına Çin'in de katılması söz konusu. Frankfurter Allgemeine Zeitung Gazetesi’nin bildirdiğine göre Çin 2006 yılında İran'ın doğal gaz sektörüne toplam 100 milyar dolarlık yatırım yapacağına dair bir sözleşme imzalamış. Bu nedenle, İran-Pakistan-Hindistan-Çin ittifakının kurulmasını engellemek amacıyla ABD, IPI Boru Hattı projesine savaş açmış durumda. Afganistan’da ABD’nin bu savaşının “ön cephesi” olma özelliğine sahip. İki boru hattının kurulması için “tek önkoşul”, Afganistan ve Pakistan'da “barışın” ve “istikrarın” sağlanması. Fakat şu an için bunun gerçekleşmesi olanaksız. O nedenle ABD, Pakistan ve Hindistan’a IPI boru hatta projesinden vazgeçmeleri için baskı yapıyor. Şayet ABD bu hedefine ulaşamazsa, Çin-Rusya-İran gibi kendi çıkarlarına tehdit oluşturan ülkeleri “kuşatma stratejisini” hayata geçiremez.
Emperyalist Planların Diğer Adresi Pakistan
“Afganistan neden emperyalizmin hedefinde?” sorusunu yanıtlayabilmek için, yeniden Pakistan cephesine dönmek gerekiyor. Çünkü Pakistan bu haliyle, ABD'nin bir türlü yok edemediği Taliban için “cephe gerisi” haline gelmiş durumda. Bu nedenle ABD operasyonlar sürdürdüğü bütün bir bölgeyi “Af-Pak bölgesi” olarak nitelendirmeye başladı. Obama bu çerçevede CIA'ye verdiği direktiflerinde insansız uçaklarla yürütülen saldırıların –yazıda bu insansız uçakların neden olduğu katliamlara değindik- Pakistan'ın Batı bölgelerinde artırılarak sürdürülmesini istemişti. Diğer taraftan, Pakistan Ordusu da kendi sınırları içerisinde yürüttüğü askerî operasyonları arttırıyor. Pakistan Ordusu, Güney Veziristan olarak adlandırılan ve dağlık bölgelerde konuşlanmış olan Taliban güçlerine karşı yürüttüğü ve hayli kayıp verdiği -2008 Eylül'ündeki operasyonda 3 bin Taliban, bin Pakistan askeri ve yaklaşık 2 bin sivil yaşamını yitirmişti- operasyonlardan kesin bir başarı elde edememişti.
Pakistan için batı sınır bölgeleri son derece önem taşıyor. Bu bölge hem zengin hammadde kaynaklarına sahip, hem de Pakistan'da çıkartılan doğal gazın yaklaşık yarısı bu bölgede bulunuyor. Ayrıca IPI boru hattı gerçekleşirse, gaz ve petrol akışı batıdan giriş yapacak. Bununla birlikte TAPI boru hattının geçeceği Kuetta ise Taliban merkezi haline gelmiş durumda. Bu tabloya bakınca, ABD gerçekten de “endişelenmekte haklı”. Bu yüzden ABD de, Pakistan'ı Taliban'a karşı daha kararlı bir şekilde savaşmaya zorluyor. ABD askerî yardımının ise Pakistan için yaşamsal önemi var. Çünkü ABD'nin verdiği 1,6 milyar dolar, askerî bütçesi yaklaşık 3,5 milyar dolar olan Pakistan'ın askerî harcamalarının neredeyse üçte birini oluşturuyor. Pakistan, “dar anlamda” ABD ile Taliban arasında “sıkışmış” durumda.
Pakistan’ın başını ağrıtan bir başka sorun: İslami silahlı gruplar. Hükümetin 2009 sonunda kamuoyuna açıkladığı bir rapora göre sayıları yaklaşık 90 bini bulan İslami silahlı gruplarla başa çıkmak hiç de kolay değil. Bir kere 550 bini bulan Pakistan ordusunun beşte biri, yani 110 bin Pakistan askeri, “ezeli düşman” olan Hindistan sınırında konuşlandırılmış durumda. Pakistan'ın o sınırdan askerlerini geri çekmesi olanaksız. Diğer taraftan, Afganistan sınırında da 110 bin askeri var. Ve bu sayı ile binlerce mağaranın bulunduğu dağlık bölgedeki 90 bin silahlı gerilla karşısında başarı şansı neredeyse sıfır. Başarı şansı sıfır ama, Pakistan, ABD'nin insansız uçaklarla yürüttüğü saldırılarla Taliban’ı zayıflatacağını düşünüyor.[7] Ancak bu yüzden, sivil halk arasındaki ölümler artıyor, ülke içi göçler çoğalıyor ve böylelikle müttefik güçlere karşı duyulan nefret İslami silahlı gruplara kanalize oluyor.
Gerçekte ABD için önemli olan Pakistan üzerindeki Çin-Hindistan-Rusya etkisini geri püskürtmek hedefidir. ABD'nin bundan sonraki Pakistan politikasını belirleyecek temel dinamiklerden biri de bu olacaktır. Emperyalist güçler bölgede kaldığı müddetçe, bölge halkları için barış sadece bir rüya olarak kalacaktır.
İşgalin Afgan ekonomisine maliyeti
Afganistan'da NATO işgalinin bir diğer sonucu da, neoliberal reformların dikte edilmesiydi. Örneğin koruyucu gümrükler kaldırıldı, devlet kuruluşları geniş ölçüde özelleştirildi ve yatırımda bulunan emperyalist tekeller için sekiz yıla kadar vergi muafiyetleri getirildi. ABD Federal Dış Ticaret Dairesi, Afganistan'ı “dünyadaki en liberal ekonomi” olarak değerlendiriyor. Neoliberal politikalar sonucunda Afganistan'da -2008'de 6,5 milyar doları aşan- bir ticaret bilançosu açığı ortaya çıktı. Bu sürede sadece Almanya Afganistan'a 268 milyon Euro değerinde ürünler ihraç etti -Afganistan'dan yapılan ithalat ise sadece 2,7 milyon Euro düzeyinde kaldı-. Özelleştirme uygulamaları ise kitlesel işten çıkartmalara ve işsizlik oranının tavan yapmasına neden oldu. 2008'de halkın yüzde 40'ı işsizdi -bu veriler CIA'ye ait-, bugün halkın yüzde 61'i kronik açlık çekmekte.
Afgan halkı arasında ortalama yaşam beklentisi 42,3 yıla düşmüş durumda. Yetişkinler arasındaki okuma yazma oranı yüzde 28,7'den yüzde 23,5'e düştü. Halkın sadece yüzde 13'ü içme suyuna ulaşabiliyor ve sadece yüzde 6'lık bir kesim elektriğe sahip. Afgan halkı için gerekli olan insanî yardımlar, Taliban’ın “meşru” hedefleri haline gelmiş durumda. Emperyalist şirketlerde çalışan sivil aktörlere yönelik saldırıların sayısı her geçen gün artmakta. Emperyalist şirketlerde çalışan aktörlere yönelik saldırıların bilançosu; 2006'da 106, 2007'de 137, 2008'de 172.
Afgan ekonomisinin “yıldızı” ise afyondur. Afyon ekilen alanlar genellikle Güney'deki Hilmand ve Kandahar bölgelerinde yaygın. Afganistan'da üretilen afyonun, dünya çapındaki afyon üretimi arasındaki oranı; 2002 % 41, 2003 % 47, 2004 % 67, 2005 % 69, 2006 % 82, 2007 % 82, 2008 % 79. Yıllara yayılan rakamlar analiz edildiğinde ortaya çıkan tablo gerçekten de korkutucu. Tüm bu veriler, 2001’de NATO işgali ile başlayan sürecin, bir bütün halinde Afgan ekonomisini yıkıma uğrattığının en somut kanıtları.
Türkiye’nin Afganistan’da “rol kapma” yarışı
Hiç kuşkusuz Türk devletinin Afganistan ile özel ilişkileri var. Daha önce NATO’nun Afganistan’daki siyasi temsilciliğini de –sömürge valisi Hikmet Çetin ile- yürütmüş olan Türkiye, kabil bölge komutanlığı görevini üstlenmişti. Bu komutayla birlikte Türkiye’nin Afganistan’daki askeri varlığı 700’den 1750’ye yükselmişti. Kabil Bölge Komutanlığı bir tür inzibat görevinden ibaret. Yani Kabil’deki Türk askerlerinin Taliban militanları ile sıcak çatışmaya girme görevi yok. Zaten daha baştan Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı döneminde Ankara “Türkiye’nin kendi terörle mücadelesi devam ederken başka yerlerde terörle mücadeleye asker gönderemeyeceğini” söylemişti. Aynı “çizgi” Orgeneral İlker Başbuğ döneminde de devam etti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Türkiye’nin “Afganistan’da savaşan bir durumda olmak istemediğini”ama orada “daha etkin biçimde yer alacağını” belirtmişti. Türk devleti, Afganistan’a gönderdiği askerlerin “terörle mücadele” operasyonlarında yer almayacağını, fakat Afgan ordusunun eğitimi, alt yapı çalışmaları ve inzibat görevleri için Afganistan’a bir miktar daha birlik sevk edebileceğini belirtmişti. Burjuva basında yer alan haberlere göre, ABD ve Türkiye heyetleri arasında yapılan görüşmelerde, enerji alanındaki yatırımlarda sıkça yer aldı. Görünen o ki, ABD’nin ek asker talebine Türkiye, şimdilik “sınırlı bir yanıt” vermekle yetiniyor. Mevcut şartlarda Türkiye’nin Afganistan’daki asker sayısını arttırma ihtimali “düşük” gözükse de, NATO güçleri Afganistan’da daha fazla batağa saplandıkça, ABD hem Türkiye’yi hem diğer müttefiklerini ek asker yollama konusunda daha fazla sıkıştıracaktır.
Türkiye Afganistan’da aktif bir dış politika yürütüyor. Bir süre önce AKP hükümeti, Afganistan'da Taliban'ın siyasi süreçte yer alması konusunda ikna etmek için arabulucu olmak istediğini açıklamıştı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Londra'da yaptığı temaslar sırasında İngiliz gazetelerine verdiği demeçlerde, “Türkiye'nin, Taliban'ı Afganistan'daki siyasi süreçte yer alması için ikna etmede önemli rol oynayabileceğini”, “Afganistan'daki huzurun ancak gruplar arasında sağlanacak uzlaşı ile gerçekleşebileceğini”, “Taliban'ın siyasi sürece katılma çabasının, kaç askerin bölgeye yerleştirileceği sorusundan daha önemli olduğunu” söylemişti. Davutoğlu’na göre; “Türkiye Taliban'ı Afganistan'daki siyasi süreçte yer alması için ikna etmede, iki ülke arasındaki tarihe dayalı kültürel ve etnik bağlar sayesinde, önemli rol oynayabilir”, ve “Türkiye Taliban'ı şiddeti sona erdirmesi ve seçimlerde yer alması konusunda ikna etmeye” hazırdı. Davutoğlu’nun sözlerinden anlaşılıyor ki, AKP hükümeti, küresel sermayenin Afganistan’da “kalıcı barış ve istikrar” sağlamak için devreye sokmuş olduğu “Taliban’ı Afganistan’daki siyasi sürece katma” –yani Taliban’ı silahsızlandırma- planında “rol kapma” peşinde. Türk devleti ve burjuvazisi bu sayede hem Afganistan’da daha fazla “söz sahibi” olacak, hem de Afganistan’a yapılacak olan yabancı yatırımlardan kendisine düşen “aslan payını” alacak. Türkiye’nin Afganistan’da başarılı olabilmek için “tek şansı”, küresel sermayenin Afganistan planlarına eklemlenmektir. Her halde Türk devletinin ve burjuvazisinin, Afgan halkının “özgürlüğü” ve “mutluluğu” için orada olduğunu düşünmek, burjuva liberallerine özgü bir siyasi bönlük ve saflık olurdu.
Türkiye’nin Afganistan’daki “etkinliğinin” artacağının bir diğer işareti de, ABD’nin Afganistan ve Pakistan özel temsilcisi Büyükelçi Richard Holbrooke’dan geldi. Holdbrooke, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Brüksel’de yaptığı görüşmenin ardından, “Türkiye’nin Afganistan’daki etkisinin büyüklüğünden” söz etti ve “Türkiye, Afganistan’da başka pek çok ülkenin yapamayacağı işleri yapma potansiyeline sahip” dedi. Holdbrooke açıklamasında, Türkiye ile işbirliğinin vazgeçilmezliğini ve “Türkiye’nin daha fazla asker göndermemesinin ABD’nin Afganistan siyasetine zarar vermeyeceğini” de vurguladı. Aynı şekilde ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffley de“Türkiye’nin Afganistan’a daha fazla asker yollamasını ve bölgede daha aktif rol oynamasını” istediklerini açıklamıştı. Görünen o ki, Türk devletine –asker yollamak da dahil- Afganistan’da daha çok “iş düşeceğe” benziyor!
Sonuç
Obama yönetimi artık ağırlığı Irak'tan Afganistan'a kaydırıyor, Afganistan’daki savaşın Pakistan'a kadar sıçraması bunun en somut kanıtıdır. Zira, ABD'nin Obama yönetimiyle birlikte Taliban’la diyalog kurma arayışı işçi sınıfını ve Marksist devrimciler arasında yanılsamalar yaratmamalıdır. Bu, ABD ve diğer emperyalist güçlerin “uzlaşma arayışı” değil, yalnızca emperyalistlerin amaçlarına ulaşmak için yaptıkları taktik bir manevradır. ABD’nin Afganistan’daki yeni stratejisi, Asya’da mevcut varlığını arttırma planlarının bir parçasıdır. Afganistan bu yeni stratejinin en öncelikli “atlama taşı” olacaktır. Emperyalistler bu uğurda, bölge işçi ve emekçilerini yeni yıkımlara sürüklerken, bu hazırlığa son verebilecek tek güç emperyalist ülkelerin ve bölge ülkelerinin işçi ve emekçilerinden başkası değildir.
Şimdilik Afgan işçi ve emekçilerini bekleyen “parlak bir gelecekten” söz etmek mümkün değil. Marksist devrimci bir partinin yokluğunda, Afgan işçi ve emekçilerinin, ABD destekli Afgan burjuva partilerine ya da “kafir” ABD’ye karşı savaştığını iddia eden gerici Taliban güçlerine yedeklenmesi kesin görünüyor. Afganistan’daki mevcut durum, emperyalist işgale karşı mücadelenin hangi alanlarda ve hangi taleplerle verileceğini bir kez daha göstermiştir. Bu durum karşısında dünya proletaryasına ve marksist devrimcilere düşen görev, emperyalizmin Afganistan’daki çirkin yüzünü her fırsatta teşhir etmek ve işçi sınıfının öncüsünü gerçekten enternasyonalist, Marksist bir program etrafında bir araya getirerek, sosyalist devrimin dünya partisinin inşası için kararlı bir mücadele yürütmek olmalıdır.

Dipnotlar

[1] Birleşmiş Milletler'in verdiği sayılara göre, şimdiye kadar Afganistan'da, Taliban güçlerinin saldırıları ile Afgan ve NATO güçlerinin operasyonlarında toplam 2 bin 400 sivil yaşamını yitirdi.
[2] ABD, 2009 bütçesinde yer alan giderler de dahil olmak üzere Afganistan Savaşı başladığından bu yana toplam 223 milyar dolar harcadı. Pakistan üzerinden yapılan ABD nakliyatı sık sık tehdit altına giriyor. Askerî malzeme içermeyen nakliyatlar -gıda maddeleri, benzin v.s.- Rusya ve Orta Asya ülkeleri üzerinden Afganistan'ın Kuzeyine yönlendiriliyor. ISAF tedarikinin yarıdan fazlası Almanya'nın komutası altındaki Kuzey Komutanlığı üzerinden yürütülüyor; Kunduz-Kabul yolu ile Alman Hava Kuvvetleri Üssü'nün bulunduğu Termez-Özbekistan bağlantısı giderek daha fazla önem kazanıyor. Bu yüzden Taliban’ın Kuzey'deki nakliyat yollarına yönelik saldırıları ve pusuları artacaktır.
[3] Afganistan'daki müttefik güçlerin resmi olarak iki savaş aygıtı operasyonları sürdürüyor. ABD öncülüğünde yürütülen Operation Enduring Freedom –OEF- ve NATO birlikleri olan International Security Assistance Force –ISAF- öncelikli olarak iç ayaklanmaları bastırma gücü olarak kullanılıyor. ISAF -Türkiye’de bu gücün içinde- başlangıçta -2003’e kadar- sadece Kabil'de operasyonlarını yürütüyordu, OEF ise şiddetli çatışmaların olduğu Güney ve Doğu Afganistan'da aktifti. Ancak NATO operasyonları adım adım, 2004'de Kuzey, 2005'de Batı ve ardından 2006'da Güney ve Doğu Afganistan'a –ve Pakistan içlerine- kadar genişletildi. 2006'dan bu yana her iki savaş aygıtı fiili olarak birlikte çalışıyor. Afganistan’daki asker sayısı 130.000, Afgan ordusu 270.000, Afgan polisi 160.000. Bunların haricinde özel güvenlik şirketleri Afganistan'da toplam 70.000 silahlı personel konuşlandırmış durumda. ISAF'a asker veren ülkeler ise ABD, Almanya, Arnavutluk, Avustralya, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Birleşik Arap Emirlikleri; Birleşik Krallık, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka Estland, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İzlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Kanada, Lettland, Litvanya, Luxemburg, Macaristan, Makedonya, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Singapur, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Ukranya, Ürdün, Yeni Zelanda, Yunanistan.
[4] Bu ‘kritik evrenin’ somut bir kanıtı, Afganistan'dan psikiyatrik nedenlerle dönen Amerikan askerlerinin sayısındaki artıştır. ABD'de yapılan bir araştırmaya göre, Afganistan’da 2004-2007'de askerlerin sadece yüzde 14'ünün yaralanma nedeniyle cepheden ayrıldı. 2004'te askerlerin yüzde 6'sı, 2007'de askerlerin yüzde 11'i ise psikiyatrik nedenlerle dolayı cepheden ayrıldı. Bu bulgular bile, NATO’nun Afganistan’da yürüttüğü kirli savaşı “psikolojik açıdan”da yürütemez bir hale geldiğini göstermektedir.
[5] Almanya’nın Afganistan’a gönderdiği Tornado uçaklarının yarıdan fazlası Kuzey-Güney Afganistan'da uçuş yapıyor. Alman uçaklarının topladığı veriler ile sivillerin de yaşamına mal olan OEF bombardımanları gerçekleştirildi. Almanya, Afganistan’da ki AWACS'ların giderlerinin yüzde 27'sini ve personelin yüzde 40'ını karşılıyor.
[6]Afganistan madenler bakanı Vahidullah Şahrani, ülkede henüz açığa çıkarılmamış yeraltı kaynaklarının değerinin üç trilyon doları bulduğunu söylemişti. Afganistan'da büyük miktarlarda altın ve bakırın yanı sıra cep telefonu ve dizüstü bilgisayar bataryalarında kullanılan lityum rezervleri bulunduğu düşünülüyor.
[7] Pakistan hükümeti sivil can kayıplarının Taliban’a desteği kuvvetlendirdiği gerekçesiyle sözde bu saldırılara “karşı çıkıyor”. Ancak Pakistan hükümeti Amerikalı muhataplarını vazgeçirmek için herhangi bir çaba içine de girmiyor. Bu durum Pakistan’ın “pasif” şekilde de olsa, ABD’nin insansız uçaklarla düzenlediği saldırıları desteklediğini gösteriyor. Amerikan ordusu insansız uçak saldırılarını doğrulamıyor. Ancak bölgede bu tür saldırıları düzenleme kabiliyetine sahip olan tek ordu ABD. The Guardian’ın haberine göre, Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü-CIA, Pakistan’ın kuzeybatısındaki aşiret kuşağında saklanan Taliban liderlerini insansız uçaklar ile vurabilmek için Pakistan aşiret üyelerine elektronik vericiler dağıtmaya başladı. CIA, bu çipleri, Taliban liderlerinin kaldığı çiftlik evlerinin yakınlarına yerleştirmeleri için aşiret üyelerine para ödüyor. Çipler yerleştirildikten saatler ya da günler sonra insansız uçaklar sinyalin geldiği yeri bombalıyor. CIA, Kuzey ve Güney Veziristan’da son iki yıldır onlarca saldırı düzenledi. CIA yetkililerine göre, bu saldırılarda Taliban’ın lider kadrosundaki 20 kişiden en az 9 tanesi öldürüldü.