Japonya’da deprem, Tsunami ve kapitalizm
Japonya, 9 şiddetindeki deprem ve ardından gelen tsunaminin şiddetiyle çok ciddi bir yıkım yaşıyor. Ülkenin doğası gereği deprem ve tsunami gibi doğal afetlerle yaşamaya son derece alışkın olan Japon halkı bile yaşanan doğal afetin boyutları karşısında çaresiz kaldı. Daha önceki yıllarda yaşadığı deprem deneyimlerinden (özellikle Kobe depremi) ders çıkartan Japonya, tüm binalarda ve otoyol, metro sistemi gibi altyapı yatırımlarında daha şiddetli depremlere karşı ciddi iyileştirmeler yapıp önlemler alırken, öngördüğü ancak önlem alamayacağı tsunami darbesiyle sarsıldı.
Japon yetkililerin 15 Mart tarihli açıklamalarına göre, geçen cuma ülkeyi vuran deprem ve ardından yaşanan tsunamide 3 bin 373 kişi öldü. Felakette bin 897 kişi yaralanırken ulusal polis teşkilatının açıkladığı geçici rakamlara göre de kayıp sayısının da 6 bin 746 olduğu bildirildi. Tahminler ölü sayısının 10 bin sınırını aşacağını gösteriyor. Depremin en şiddetli yaşandığı Miyagi bölgesinde 310 bin kişi geçici barınaklara yerleştirilirken yaklaşık 25 bin kişinin de sokaklarda yaşadığı tahmin ediliyor. Deprem ve tsunamiden etkilenen bölgede halen 1.9 milyon eve temiz su, 1.4 milyon eve de elektrik verilemiyor.
Doğal Olmayan Afet: Nükleer Santraller
Japonya’da yaşanan doğal afetin bilançosu her geçen gün artarken “doğal olmayan” afet yani depremden zarar gören nükleer santrallerdeki tehlike dünya gündeminde ön plana çıkmaya başladı. Depremin ardından Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali'nin 1 ve 3 numaralı reaktörlerinde meydana gelen patlamanın ardından 4 numaralı reaktörde de yangın çıktı. Patlamalarda 11 kişi yaralanmış, 7 kişi kaybolmuş ve 20'den fazla kişi radyasyona maruz kalmıştı. Reaktörde çıkan yangın söndürülürken Japon hükümet sözcüsü Yukio Edano, reaktördeki patlama sırasında nükleer reaktörün kalbi sayılacak koruma kabının zarar gördüğünü ancak delinmediğini açıkladı. Reaktörü soğutmak için gerekli suyu pompalamakla görevli çalışanların dışındaki personel santral dışına çıkartılırken, bölgedeki radyasyon seviyesinin insan sağlığını olumsuz etkileyecek derecede olduğu belirtildi. Bu gelişmeler üzerine bölgedeki güvenlik çemberi 20 kilometreden 30 kilometreye çıkartılırken, santralin olduğu bölgeden 80 bin kişi tahliye edilerek sığınaklara yerleştirildi. Son yerleştirilenlerle birlikte deprem bölgesinde 450 bin kişi sığınaklarda yaşıyor.
AB’de Nükleer Enerji Tartışması
Teknolojide dünya lideri olan Japonya’nın bile nükleer santrallerinde deprem sonrasında meydana gelen kaza karşısında çaresiz kalması nükleer santrallerin yeniden sorgulanmasını gündeme getirdi. Almanya kazanın hemen ardından nükleer santrallerini üç ay süre ile kapatma kararı aldı. Almanya’nın bu kararının ardından Avrupa Birliği içinde Avrupa'daki nükleer santrallerin güvenliği konusunda ciddi bir tartışma başladı. Avusturya Çevre Bakanı Nikolaus Berlakovich AB genelindeki nükleer santrallere bankalara uygulanan türden stres testleri yapılmasını ve güvenlik önlemlerinin sınanmasını önerirken, Bulgaristan, Finlandiya ve İngiltere gibi üyeler de güvenliğin gözden geçirilmesi fikrine destek veriyor.
İsviçre hükümeti ülkedeki nükleer santral planlarını askıya aldığını açıklarken buna gerekçe olarak güvenlik önlemlerini gösterdi. Halen ülkenin enerjisinin %40’ını karşılayan dört nükleer santralin beş aktif reaktörü bulunuyor. Hükümetin bu kararı, yapımı planlanan üç yeni santralin inşasını şimdilik durdurdu.
Nükleer santraller konusunda bu tartışmalar yaşanırken başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Mersin Akkuyu’da yapımı planlanan nükleer santral için söyledikleri “biraz tuhaf” karşılandı. Dünyada teknoloji açısından lider ülkelerin bile kendilerini sorgulama gereği hissettikleri bir ortamda “en iyisini biz yaparız, biz işletiriz” sözleri “Kasımpaşa pazarında mal satmaya çalışan tezgahtarları” çağrıştırırken nükleer teknoloji konusunda son derece “sabıkalı” olan Rus teknolojisi ile nükleer santral yapımı kararı alınması, bu kararın arkasındaki Rus ve Türk kapitalistlerinin ileriye dönük farklı hesapları olduğunu ortaya koyuyor.
Nükleer enerjiye talep sürüyor
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu verilerine göre dünyada faal durumda 442 ticari nükleer santral var. Bu santrallerin 90 kadarı önemli derecede sismik faaliyetin olduğu bölgelerde inşa edilmiş durumda. Dünyada halen inşaatı devam eden 65 yeni nükleer santral bulunuyor. 2005'te yapımına başlanan tesis sayısı sadece 3 iken geçen yıl 14 yeni inşaata başlanmış olması ise bu alanda giderek artan bir talep olduğunu gösterirken, 20 yıl içinde 350 yeni santral inşa edilmesi planlanıyor.
Nükleer santral sayısındaki bu artış önümüzdeki dönemde nükleer facia yaşanması riskinin artması anlamına da geliyor. Çünkü kapitalist bir mantıkla enerji piyasası, maliyetler, kar-zarar ilişkisi üzerinden hesaplanan ve buna göre siparişleri verilen nükleer santraller hiçbir zaman güvenli olmayacaktır. İnsan ve insanlık yerine kar-zarar ilişkilerini temel alınması her zaman “maliyeti arttırıcı” bir güvenlik unsurunun yapılmamasını zorunlu kılacaktır. Kapitalizmin ne kadar insanlık dışı bir rejim olduğunu anlamak için Japonya depreminin hemen ardından dünya borsalarına ve Japon Merkez Bankası’nın ve kapitalistlerinin kaygılarına bakılması yeterlidir. Doğal afet sonucunda öncelik binlerce insanın ihtiyaçları yerine “piyasaların normale dönmesi için” dolarların borsaya akıtılması “ucuzlayan ve fırsat yaratan fonlar”ın dünya piyasalarındaki akbabalar tarafından kapışılması sonucunu doğurmuştur. Gözleri kapitalizmin insanlık dışı ilişkilerinden başka bir şey görmeyen kimi analistler ise yaşanan yıkımın Japonya için gelecekte daha hızlı büyümesini sağlayacağını yani neredeyse depremin ve tsunaminin iyi bir fırsat olduğunu yazacak kadar insanlıktan uzaklaşmışlardır.