Kerry’nin Asya gezisi ve Çin ile savaş tehlikesinin artması
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin geçtiğimiz Cuma günü Pekin’e yaptığı ziyaret, Obama yönetiminin, Çin’in etkisini kırmayı ve ABD’nin askeri güçlerini ve ittifaklarını güçlendirmeyi amaçlayan kışkırtıcı “Asya’ya dönüş”ündeki son hamleydi. Geçtiğimiz dört yıl boyunca Asya’daki parlama noktalarını alevlendirmiş olan ABD, sonuçlarına aldırmaksızın, kendi yararına saldırı peşinde koşuyor.
Kerry, Pekin’de, Çin yönetimine bir dizi duyarlı konuda direktif vermeye çalıştı. O, patlamaya hazır Kore Yarımadası konusunda, Çin’in, müttefiki Kuzey Kore’yi nükleer silahların yok edilmesine ilişkin ABD taleplerine uymaya zorlamak için -felç edici ekonomik yaptırımlar da dahil- “elindeki her türlü aracı” kullanmasında ısrar etti. Kerry, Doğu ve Güney Çin denizlerindeki kaygı verici durumla ilgili olarak, ABD’nin bilinçli olarak körüklediği gerilimlerden üstü örtülü olarak Çin’i sorumlu tuttu ve Pekin’i “daha serinkanlı, hukuka daha uygun, daha az çatışmacı bir yöntem” benimsemeye çağırdı.
Kerry ayrıca, Çinli önderleri Suriye’de ABD önderliğinde sürdürülen yönetim değişikliği operasyonunu desteklemeye ve BM’de İran konusunda ABD’ye uymaya zorladı. O, Çin’deki “insan hakları” ile ilgili olarak, “özellikle Tibet ve Uygur bölgelerine ilişkin” kaygılarını ifade etti. Bu son gönderme, Çinliler’in, ABD’nin Çin’i parçalamak için bu bölgelerdeki ayrılıkçı hareketleri kendi çıkarına kullanacağı korkuları üzerine atılmış hesaplı bir adımdı.
Kerry, Washington’ın kışkırtıcı taleplerini “barış”, “demokrasi” ve “güvenlik” sözcükleriyle süsledi. ABD’nin Çin ile komşuları arasında çoktandır devam eden denizcilikle ilgili anlaşmazlıklara müdahalesi, “denizlerde yolculuk etme özgürlüğü” çerçevesinde gerçekleşiyor. ABD’nin klasik nakaratı, Çin’in mevcut kurallara dayalı küresel düzene; yani, “kurallar”ın Washington’da konduğu ABD emperyalizminin egemenliğindeki bir düzene sadık kalması gerektiğidir. Bütün bunlar, bütünüyle itaatkar bir medya tarafından, tek bir eleştiri olmaksızın dağıtıma sokuluyor.
Bununla birlikte, ABD, tüm dünyada, başkalarına öğütlediği kuralları yoksayan, tam bir yasadışılıkla ve pervasızlıkla iş görmektedir. Başkan Obama, Bush’u izleyerek, ABD’nin “önleyici” savaşlar; yani Washington’ın küresel çıkarları ve hırsları uğruna saldırı savaşları başlatma hakkını benimsemiş durumda. Afganistan’ın 2001’de ABD önderliğinde işgal edilmesini, Irak ve Libya savaşları ile aralarında İran’ın ve Kuzey Kore’nin olduğu bir dizi ülkeye yönelik sayısız kışkırtma, yaptırım ve askeri tehdit izledi. Saldırı savaşı başlatmak, uluslararası yasaların ağır bir ihlalidir; o, II. Dünya Savaşı sonrasında Nazi önderlerinin yargılandığı Nürnberg mahkemelerinin temelini oluşturan suçlamaydı.
Beyaz Saray’daki suçlular, “insan hakları”nı, uluslararası kuralları ve yasaları bütünüyle hiçe sayıyorlar. ABD, “terörle mücadele” düzmecesi altında, kendi yurttaşları da dahil, insanlara karşı, hiçbir sınırlama olmaksızın, bir cinayet ve insansız hava araçlarının kullanıldığı süikast programı uyguluyor. Yargısız gözaltılar, işkenceler ve belirsiz süreli tutuklamalar sürüyor. ABD’de, temel anayasal haklar hiçe sayılıyor. Muhbir Edward Snowden Ulusal Güvenlik Bürosu’nun (NSA) Amerikan halkına ve tüm dünyadaki insanlara yönelik yaygın dinleme faaliyetlerinin yanı sıra ABD’nin sözde dostlara ve düşmanlara karşı siber savaş ve bilgisayar korsanlığı programlarını ortaya çıkartmıştı.
Benzeri bir faaliyeti Çin ya da bir başka ülke yapsaydı ABD’nin tepkisi ne olurdu? Yabancı savaş gemileri, “denizlerde yolculuk etme özgürlüğü” bahanesiyle ABD sahillerinin hemen karşısındaki sularda düzenli olarak devriye gezse ne olur? Bir rakip devlet, bir dizi üs ve ittifak şöyle dursun, Latin Amerika’da bir yerde askeri bir üs kursa, ABD’yi “insan hakları”na aykırı davranmakla suçlasa ya da Küba’nın Guantanamo Koyu üzerindeki hak talebini desteklese ne olur? Yanıt belli. Bunlardan herhangi biri, savaş tehditi de dahil, saldırgan bir tepkiye yol açar.
Obama yönetiminin geçtiğimiz dört yıl içindeki eylemleri, bütün Hint-Pasifik bölgesini son derece istikrarsız bir barut fıçısına dönüştürmüş durumda.
* ABD, Japonya’yı ve Filipinler’i, özellikle iddialarını bastırmaya teşvik ederek, Doğu ve Güney Çin denizlerindeki uzun süreli ve büyük ölçüde sönük anlaşmazlıkları önemli uluslararası parlama noktalarına dönüştürmüş durumda. ABD, Kerry’nin ziyaretinden hemen önce, bölgesel anlaşmazlıklarda “yansızlık” tavrını bir yana bırakıp açıkça Çin’e karşı durarak, Güney Çin Denizi’ndeki gerilimleri arttırma niyetini belli etmişti.
* Obama yönetimi, Kore Yarımadası ile ilgili olarak, Pyongyang BM’nin taleplerini yerine getirmediği sürece Kuzey Kore’nin nükleer programları konusundaki uluslararası görüşmelere katılmayı reddediyor. ABD, her olayda yoğun bir güç gösterisiyle tepki vererek, birçok kez, pervasızca felakete davetiye çıkarttı. Pentagon, geçtiğimiz yılın Mart-Nisan aylarında, Kuzey Kore’nin savaşçı ama boş söylemlerine, nükleer kapasiteye sahip B-52 ve B-2 bombardıman uçaklarını ve savaş gemilerini Güney Kore’ye göndererek yanıt verdi; Kuzeydoğu Asya’daki füze savunma sistemlerinde büyük bir yenilemeye gideceğini açıkladı.
* Obama yönetimi, 2020’ye kadar, deniz ve hava güçlerinin yüzde 60’ını Hint-Pasifik’e kaydırma planlarıyla birlikte, ABD’nin tüm bölgedeki askeri konumunu yenilemektedir. Özellikle Japonya, Avustralya ve Singapur ile ittifaklarını güçlendirmiş olan ABD, Japonya’daki, Güney Kore’deki, Avustralya’daki, Singapur’daki ve Filipinler’deki üslerini yeniden yapılandırıyor ya da yeni üsler kuruyor; bölgedeki neredeyse bütün ülkelerle stratejik ilişkiler geliştiriyor. Ordu kurumuyla sıkı sıkıya bağlantılı ABD düşünce kuruluşları, Çin ile savaş planlarını, hazırlıklarını ve stratejilerini açıkça tartışıyorlar.
ABD emperyalizmi, “barış” ve “güvenlik” gücü olmak şöyle dursun, günümüz dünya politikasındaki en istikrarsızlaştırıcı etmendir. ABD, 2008-2009 mali çöküşünden beş yıl sonra, sürmekte olan ekonomik krizini, içeride işçi sınıfının dışarıda ise rakiplerinin üzerine yeni yükler yıkarak aşmaya çalışıyor. Obama yönetimi, merkezinde Çin’in yeraldığı küresel ucuz işgücü merkezi haline gelmiş olan Asya’da ABD’nin sürekli egemenliğini garantiye almak için, Amerikan askeri üstünlüğünden faydalanıyor. Onun “kurallara dayanan” küresel düzeni, Çin’i boyuneğmiş bir yarı-sömürge konumuna sokmayı amaçlamaktadır.
ABD’nin Çin’e karşı savaş yönelimine karşı çıkarken, işçi sınıfına derinden düşman olan ve Washington ile bir anlaşma peşinde koşan Çinli yöneticilere hiçbir destek verilemez. Çin Komünist Partisi (ÇKP), geçtiğimiz otuz yıl boyunca ulusallaştırılmış mülkiyet ilişkilerinin ortadan kaldırılmış olmasından ve Çin’in büyük bir ucuz işgücü platformu olarak küresel kapitalizmle bütünleşmesinden dolayı, ülkenin ABD saldırganlığına direnme becerisini büyük ölçüde zayıflatmıştır. ÇKP, herşeyden önce, yıkıcı bir savaş tehlikesine onun altında yatan nedeni (iflas etmiş kar düzenini ve onun modası geçmiş ulus-devlet sistemini) ortadan kaldırarak son verme becerisine sahip tek toplumsal güç olan Çinli ve uluslararası işçi sınıfının her türlü bağımsız hareketine yapısal olarak düşmandır.