Kırgızistan’da Kitlesel Seferberlik ve Hükümet Darbesi

Kırgızistan’daki muhalefet, birkaç günlük kitlesel gösterilerin ardından, 8 Nisan günü devlet başkanı Bakiyev’i devirdi. Eski Sovyet cumhuriyetlerindeki bütün diğer benzerleri gibi gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış olan Bakiyev başkentten kaçarken, Başbakan Daniyar Üsenov hükümeti istifa etti; muhalefet de eski dışişleri bakanlarından ve Sosyal Demokrat Partili milletvekili Roza Otunbayeva’nın başkanlığında dört bakandan oluşan bir geçici hükümet kurdu.
Muhalefetin 6 Nisan’da Talas kentinde düzenlediği gösteriler sırasında bölge valisinin rehin alınmasının ardından, muhalefet lideri Almazbek Atambayev, parlamentoda temsil edilmeyen Ata-Meken Partisi'nin lideri Ömürbek Tekebayev ve bazı başka muhalif politikacılar gözaltına alınmıştı. Ardından, muhalefeti destekleyen kitleler, 7 Nisan’da başkent Bişkek’te patlayan gösteriler sırasında devlet televizyonunu işgal etti, Talas kentinde bulunan İçişleri Bakanı Moldomusa Kongantiyev ile Başbakan Birinci Yardımcısı Akılbek Caparov’u rehin aldı. Bu gelişmeler üzerine, Bakiyev yönetimi Bişkek, Talas ve Narın kentlerinde olağanüstü hal ilan etti ve gece sokağa çıkma yasağı getirdi. Bakiyev yönetimi, Moskova ziyaretinden dönüşünde, muhalefet önderlerinden Temir Sariyev’i de tutukladı. Ama bütün bu “önlemler” Bakiyev yönetimini kurtaramadı; ok yaydan bir kez çıkmıştı. Aynı gün, Kırgızistan Sosyal Demokrat Partisi önderliğinde başkentte düzenlenen gösterilerde, kitleler Başkanlık Sarayı'nı bastı. Muhalefet, kitlesel gösteriler sırasında 100 kişinin öldüğünü iddia ederken, Kırgızistan Sağlık Bakanlığı, toplam 40 kişinin öldüğünü, 400'den fazla kişinin yaralandığını açıkladı.
Özetle, 2005’te Akayev’i yurt dışına kaçmak zorunda bırakarak iktidara Bakiyev yönetimini getiren halk hareketi, beş yıl sonra bu kez onu devirdi ve iktidarı burjuva muhalefete teslim etti.
Burjuva muhalefet
Roza Otunbayeva’nın başkanlığında oluşturulan geçici hükümet, ülkeyi altı ay yöneteceğini ve yeni bir anayasa hazırladıktan sonra seçimlere gidileceğini açıkladı. Geçici hükümetin başkanı Otunbayeva, Moskova Devlet Üniversitesi’nde felsefe eğitimi görmüş ve altı yıl boyunca Kırgızistan Devlet Üniversitesi’nde felsefe bölümü başkanlığı yapmış; siyasi kariyerine ise 1981’de, Komünist Parti’nin Bişkek’teki Lenin bölgesel konseyi başkan yardımcılığı ile başlamış eski bir Stalinisttir.
1980’lerin sonunda SSCB’nin UNESCO temsilciliğinin başında yer alan Otunbayeva, Malezya’da Sovyet elçiliği yaptıktan sonra, 1992’de Akayev tarafından önce dışişleri bakanlığına ve başbakan yardımcılığına atanmıştı. Otunbayeva, aynı yılın sonunda bu görevden ayrılıp 1994 yılına kadar ABD’de Kırgızistan büyükelçiliği yaptı. Otunbayeva, 1994’ten 1998’e kadar yeniden dışişleri bakanlığı yaptıktan sonra, 1998-2001 yılları arasında Kırgızistan’ın İngiltere’deki büyükelçisi oldu.
Bu süreçte emperyalistlerin güvenini kazanmış olan Otunbayeva, 2001 yılında, Gürcistan – Abazya çatışması sırasında Gürcistan’daki BM özel heyetinin başkan yardımcısıydı. Bazı muhalif parlamenterlerle birlikte, Aralık 2004’te “Anavatan Partisi”ni kuran ama kendisi seçimlere katılamayan Otunbayeva, 2005 yılında, Asker Akayev’i deviren “Lale devrimi”nin önderleri arasında yer aldı. Otunbayeva, Aralık 2007 seçimlerinde 90 milletvekilliğinden 11’ine sahip olan Kırgızistan Sosyal Demokrat Partisi’nin önderlerindendir. Üyelerinin çoğunluğunu iş adamlarının oluşturduğu Kırgızistan Sosyal Demokrat Partisi, burjuva liberal bir çizgiyi savunuyor.
Müflis yönetim
Kırgızistan Halk Hareketi’nin önderi olarak 2005’teki “Lale devrimi”nin ardından 10 Temmuz’da yapılan seçimlerde kullanılan oyların yüzde 89’unu alarak başkan seçilen Bakiyev, bu zaferi, asıl mesleği polis olan Felix Kulov ile kurduğu ittifaka borçluydu. SSCB döneminde, 1978-98 yılları arasında Kırgızistan’da iç işleri bakanlığı ve ulusal güvenlik bakanlığı, 1992-93’te ise başbakan yardımcılığı yapmış olan Kulov, ülkedeki altın rezervlerinin çalınması olayının ardından istifaya zorlanmış müflis bir Stalinistti. Kulov, Ocak 2001’de askeri mahkeme tarafından yedi yıl hapis cezasına çarptırılacak ama 24 Mart 2005’te, “Lale devrimi” ile birlikte serbest bırakıldıktan sonra, 1 Eylül 2005’te başbakan olacaktı.
Bakiyev’in ekonomik sorunlarla damgalanan yönetimi altında çok sayıda politikacı öldürüldü, cezaevi ayaklanmaları yaşandı. Bakiyev, 2006’da muhalefetin düzenlediği kitlesel gösterilerde diktatörlük kurmakla ve yolsuzluk yapmakla suçlandı. Bakiyev, Nisan 2007’de, muhalefetin parlamentoya ve başbakana daha fazla yetki verilmesi yönündeki taleplerini karşılayan bir anayasa değişikliği yapacak ama bunların kendi başkanlığı süresince geçerli olmayacağını ilan edecekti. Bunun üzerine başlayan kitlesel gösteriler ve çatışmalar sonucunda, Bakiyev yeniden seçime gitti ve 2009’da yeniden devlet başkanlığına seçildi.
Bakiyev, Şubat 2009’da yaptığı Moskova ziyareti sırasında, Rusya Devlet Başkanı Medvedev ile yaptığı görüşmenin ardından, Kırgızistan’daki ABD üslerinin tahliye edileceğini ilan etti. Bu görüşmede, Medvedev kendisine 2 milyar dolarlık yatırım sözü vermişti. Ancak ABD üsleri kaldırılmadı; çünkü ABD hükümeti üsler karşılığında ödediği kirayı arttırmıştı. Rusya ile ABD arasında “oynama” yolunu seçmesi ve iktidarının son aylarında ABD’ye yakınlaşması, Bakiyev yönetiminin zaten ekonomik sorunlar ve toplumsal hoşnutsuzluk nedeniyle sallanan zeminini daha da kaygan hale getirdi.
Emperyalistler arasındaki rekabet
Geçici hükümetin ilanının ardından bir basın toplantısı yapan Otunbayeva, hükümetin ülkenin tamamında denetimi sağladığını belirtti ve Bakiyev’in istifa etmesini talep etti. Nerede olduğu henüz bilinmeyen Bakiyev’in ise güçlü bir desteğe sahip olduğu güney Kırgızistan’a gittiği ve mücadeleye devam edebileceği düşünülüyor. Ancak, iktidarı döneminde, başta ordu, polis ve istihbarat olmak üzere önemli devlet kurumlarını kendi yandaşlarıyla doldurmuş olan Bakiyev’in iktidar mücadelesini ne kadar ve ne biçimde sürdüreceği, bu yakınlarının kişisel “güvenilirliği”nden çok, Moskova ile Washington’dan (ve Pekin’den) gelecek sinyallere bağlı olacak.
Kırgızistan'da askeri üsleri bulunan ABD ve Rusya, önce Kırgızistan’da yaşananlar karşısında endişe duyduklarını açıkladılar; BM Genel Sekreterliği de taraflar arasında “diyalog” çağrısı yaptı. Ama yaşananların Kırgızistan’ın “içişleri” olduğuna, “hukukun üstünlüğü”ne ve “şiddet kullanmaktan kaçınılması”na ilişkin bütün bu açıklamaların gerçek yaşamda hiçbir anlam ifade etmediğini herkes biliyor.
Orta Asya’da son derece stratejik bir yer işgal eden Kırgızistan, uzunca süredir, Rusya, ABD ve Çin arasındaki bölgesel rekabet alanlarından birini oluşturuyor. Afganistan’daki işgalin geleceği için son derece önemli olan ABD askeri üssünün yanı sıra bir de Rus üssüne evsahipliği yapan Kırgızistan, aynı zamanda, İslamcı militanların Sincan’a geçişini önlemek isteyen Çin’i de yakından ilgilendiriyor. Geçici hükümetin ABD ve Rus üslerinin varlığını sürdüreceğine ilişkin açıklaması, onun bölgedeki emperyalist güçler ilişkisini bozacak bir adımı -en azından şimdilik- atmayacağını gösteriyor. Bununla birlikte, yeni iktidarın otoritesini henüz oturtmadığı ilk gününde yapılan bu vaadin ne kadar tutulabileceği belli değil. Herşey, bölgede egemenlik peşinde koşan emperyalist güçlerin birbirlerini ne ölçüde karşılarına alacaklarına bağlı.
Moskova’nın, yeni kurulan yönetimi hemen tanıması, Kırgızistan’da gerçekleşen hükümet darbesinin arkasında Rusya’nın olduğu yönünde düşüncelere yol açtı (muhalefet önderlerinden Sarıyev’in 7 Nisan günü Moskova’dan döndüğünü unutmayalım). Kitlesel gösterilerin başlamasının hemen ardından, Kırgızistan’daki hava üssüne ek asker gönderebileceğini açıklamış olan Moskova, 8 Nisan günü, Kırgızistan’a (yeni yönetime) “insani yardım” yapmaya hazır olduğunu bildirdi. Moskova, tercihini kısa süre içinde geçici yönetimden yana kullanarak, yüzünü son aylarda açıkça ABD’ye dönmüş olan Bakiyev’in yeniden iktidara gelmesini engellemeye ve gerçekte kırılgan bir koalisyondan ibaret olan Otunbayeva önderliğindeki geçici hükümet üzerindeki etkisini arttırmaya çalışmaktadır.
Öte yandan Washington, Bakiyev ile Otunbayeva’nın geçici hükümeti arasında hala net bir tercih yapmadı. ABD’nin şimdi Bişkek’te iktidarı alan muhalefete ve Bakiyev’e “eşit mesafe”de durmasının ilk nedeni, her iki tarafın da ABD’nin müttefiki olmasıdır. Unutmayalım ki, Bakiyev, geniş halk muhalefetine rağmen Bişkek yakınlarındaki ABD askeri üssünü kapatmamış ve Afganistan’da ABD’ye açık destek vermişti. ABD de bunun karşılığında Bakiyev’in iktidarını destekliyor, onun yolsuzluklarını ve muhalefete yönelik baskılarını gözmezden geliyordu. Öte yandan, şimdi geçici hükümetin başında olan Otunbayeva’nın sıkı bir ABD dostu olduğunu en iyi bilenler de yine Washington’dakiler. ABD yönetiminin Kırgızistan’daki gelişmeler karşısında Moskova’dan farklı tavır almasının altında, daha tedbirli davranma tercihi yatmaktadır. Bu yolla ABD, Kırgızistan’daki iktidar mücadelesini kim kazanırsa kazansın ülkedeki üssünü ve çıkarlarını güvence altına almaya çalışıyor.
Moskova ile Washington arasında ortaya çıkan bu tavır farklılığı, Orta Asya’da egemenlik kurmaya çalışan bu iki devletin aynı zamanda ortak bir çıkara sahip olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Hem Rusya ile ABD’nin hem de Çin’in (ve AB’nin) başlıca kaygısı, Orta Asya’da istikrarın sağlanmasıdır; onlar, bu işi tek başına yapamayacaklarını da bilmektedirler. Kırgızistan’daki istikrarın bir an önce istikrarın sağlanması, bir bütün olarak bölge için önemlidir. Zira Bakiyev’in tavrına bağlı olarak bu ülkede bir iç savaşın patlaması ve radikal İslam’ın etkisinin artması, bütün emperyalist güçler için gerçek bir kabus olur.
Çıkarılması gereken ders
Daha önce Ukrayna, Gürcistan vb. birçok ülkede egemen klikler arasında yaşanan iktidar mücadelelerinin, “sol” tarafından, basitçe “emperyalizmin oyunu” ya da “devrim” çığlıklarıyla karşılandığını biliyoruz. Küçük burjuvazinin radikal sol kesimi, emekçi kitlelerin bütün bu iktidar mücadelelerinde oynadığı rolü genel olarak “aldatılmışlık” ya da “emperyalistlere uşaklık” gibi görmüş; liberal kanat ise “devrim” diye selamlamıştı. Onlar, Kırgızistan’daki son hükümet darbesi karşısında, şimdilik, sessizlik içindeler. Ama bu sessizlik, söz konusu çevrelerin sınıf mücadelelerine ilişkin çarpık yaklaşımında herhangi bir değişiklikten çok, “bekleyelim görelim” tavrının ifadesi gibi görülüyor.
Öncelikle, Kırgızistan’daki hükümet darbesinde başlıca rolü oynayan gücün emperyalistler ya da müflis burjuva politikacılar değil ama emekçiler olduğunu tespit etmekte yarar var. Bakiyev rejimini devirenler, onyıllardır ağır baskı ve yoksulluk koşullarında yaşamaya mahkum edilmiş olan Kırgızistanlı emekçilerdir. Kırgızistanlı emekçiler 2005 yılındaki “Lale devrimi”nde iktidara getirdikleri Bakiyev’i aynı yöntemlerle; taşlarla, sopalarla ve silahlarla sokağa dökülerek devirdiler. Ama onlar, bir kez daha, burjuva devlete dokunmadılar ve onun yönetimini muhalif burjuva politikacılara verdiler (verili koşullar altında başka türlü olması da mümkün değildi).
Şimdi, Otunbayeva önderliğindeki geçici hükümet ve emperyalistler, ülkede istikrarın sağlanması gerektiğinden söz ediyor. Bunun için de öncelikle Kırgızistanlı emekçilerin yeniden evlerine ve işlerine dönmesi / döndürülmesi gerekiyor. Geçici hükümet, bu yöndeki ilk açıklamasını şimdiden yapmış; “düzeni bozan” herkese karşı silah kullanılacağını ilan etmiş durumda. Yani, iki gün önce Bakiyev diktatörlüğünü devirmek için sokaklara dökülen emekçileri kurşunlayan polis ve ordu iş, ekmek ve özgürlük isteyen Kırgızistanlı emekçileri vurmaya devam edecektir. Aradaki tek fark, işçi-emekçi karşıtı devlet terörünün aynı polis ve ordu tarafından ama bizzat ayaklanan kitlelerin iktidara getirdiği yeni burjuva yönetim eliyle estirilmesidir.
Tarih, kendi siyasi önderliğine ve iktidar perspektifine sahip olmayan emekçilerin mevcut iktidara karşı kitlesel seferberliğinin -görünürde ne denli devrimci yöntemlere sahip olursa olsun- burjuvazinin şu ya da bu kanadına yedekleneceğinin onlarca örneğini sunmaktadır. Bir siyasi iktidarın, burjuva devlet aygıtını ortadan kaldırmayı hedefleyen sosyalist bir işçi önderliğinin yokluğunda kitlesel seferberlikler eliyle devrilmesi, her durumda, burjuva düzenin daha “sağlam” temellerde -işçi sınıfı açısından ise daha acımasız biçimde- yeniden kurulmasıyla sonuçlanır. Bugün Kırgızistan’da yaşanan da budur.
Kırgızistan’daki son deneyim, emekçilerin mevcut düzene olan tepkisini devrim ve sosyalizm kanalına akıtacak bir işçi sınıfı önderliğinin yaşamsal önemini, bir kez daha, bütün çıplaklığıyla göstermektedir.