Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti nereye gidiyor?
Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC), “sevgili lideri” Kim Jong-il’in ölümüyle birlikte yeniden dünya medyasının gündemine geldi [1]. KDHC, bürokratik-totaliter devlet ve toplum yapısı nedeniyle, özellikle burjuva basın tarafından sürekli alay konusu haline getirilmekte. Kuşkusuz, 1991’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) çökmesi, KDHC’ye büyük darbe vurdu. Böylece Kuzey Kore en büyük ticaret ve mali-askeri yardım kaynağını kaybetmiş oldu. Bu durum, tarıma elverişli olmayan topraklar sorunuyla ve emperyalist ambargodan kaynaklanan “içe kapalılık” durumuyla birleşince, KDHC’deki ulusalcı-Stalinist yönetim, açlık, kıtlık, salgın hastalıklar ve derin bir ekonomik daralma problemiyle karşı karşıya kaldı. Bugün bile Pyongyan yönetiminin, bütün bu sorunlara kalıcı bir çözüm ürettiği söylenemez.
II. Dünya Savaşı'nın sonunda, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), kapitalizmin “küresel egemenlik” misyonunu İngiltere’den devralmıştı ki bu dönem, örneğin, Japonya’da milyonlarca sivilin ölümüne neden olan atom bombası dolayımıyla, modern emperyalizmin “yenilmezlik mitinin” uluslararası burjuvazi tarafından güçlendirilmeye çalışıldığı yıllardı. Yine, aynı dönemde, Stalinist bürokrasi, hem Doğu Avrupa’da bölünmüş bir Almanya’nın hem de Uzak Asya’da bölünmüş bir Kore’nin liderliğine soyunmuştu. Kuzey Kore’de Kremlin yanlısı Kore İşçi Partisi, Güney Kore’de ise Washington yanlısı Syngman Rhee iktidara geldi. Beş yıl sonra patlak veren savaşta, Kuzey güçleri neredeyse tüm ülkeyi ele geçirince, Syngman Rhee rejiminin ABD ve Türkiye’nin de içinde yer aldığı müttefikleri, Kim-il Sung’a bağlı güçleri Çin sınırına kadar geriletti. Bu defa da Mao’nun Halk Kurtuluş Ordusu (HKO) devreye girdi (1953) ve bu kanlı savaşın sonunda 38’inci paralel, Kuzey ve Güney arasında “resmi sınır” olarak kabul gördü.
1950 ile 1953 arasında, 2-3 milyona yakın Koreli'yi katleden Amerikan ordusu, Birleşmiş Milletler’in sözde “tarafsızlık” misyonu altında, Kore’nin birleşmesini engellemeye ve “komünizmin ilerleyişini” durdurmaya çalışmıştı. 1950 yılında, Amerikan kuvvetlerinin güney sınırına dayanmasından endişe eden Pekin yönetimi, ne hikmetse birden bire “Kore’yi ABD emperyalizmine karşı savunmaya” karar vermişti. HKO birlikleri, Amerikan ordusunun ilerleyişini durdurabilmek için Kuzey Kore’ye girdiler. O dönemde Amerikan genelkurmayı, “komünizmin Asya’daki ilerleyişini” durdurmak için hem KDHC’ye hem de Çin’e nükleer bomba atmayı düşünüyordu. Fakat bu ahmakça emperyalist plan, “ABD ve SSCB arasında yeni bir savaş başlatır” korkusuyla hemen rafa kaldırıldı.
ABD savaş boyunca Kore Yarım Adası’nı durmaksızın bombaladı. Bugün Amerikan resmi tarihi, milyonlarca sivilin ölümüne neden bu bombardımanlardan neredeyse hiç bahsetmez. ABD, II. Dünya Savaşı sırasındaki tüm pasifik bölgesine attığı bombadan daha fazlasını Kore’ye atmıştı. (635,000 ton bombaya ek olarak, 32,557 ton napalm bombası). Yazar Bruce Cumings [2], pek çok Amerikalının yaşananları “Onlar vahşiydi, masum insanlara napalm bombası atılırken, amaç onları kurtarmaktı” şeklinde açıklamaya çalıştığını aktarıyor. Bu yüzden, “ABD’ye ait her şeyden nefret et!” felsefesi üzerine kurulu bir devlet ideolojisinin KDHC tarafından Kuzey Kore halkına empoze edilmesini kolaylaştıran en büyük etken, Amerikan emperyalizminin bu ülkenin belleğinde açmış olduğu derin yaralardır.
1953 yılında, 38’inci paralelin iki ülke arasında resmi sınır olarak kabul edilmesinden sonra, onlarca yıl boyunca Güney Kore halkı Washington yönetimi tarafından finanse edilen bir askeri diktatörlüğün egemenliği altında yaşamaya mecbur bırakıldı. Bu dönem boyunca, acımasız bir liberal program uygulanarak Güney bölgesi emperyalist sisteme entegre edildi. Ancak 1980’lerden sonra, Güney Kore ekonomik kalkınma ve yaşam standartlarında büyük bir “ilerleme” kaydetti. Bu ilerleme, özellikle burjuva basını tarafından tüm dünyaya, Güney’in Kuzey’e, kapitalizmin “komünizme” üstünlüğü olarak sunuldu ve sunulmaya devam ediyor.
1961 yılından itibaren, Pyongyang yönetimi, işçilerin “katılımını” ve parti komitelerine dayalı planlamayı temel alan bir iş örgütlenmesine geçiş yapmaya çalıştı. Fakat bu süreçte, bürokratik despotizm, ideolojik körlük ve dogmatizm, kaçınılmaz olarak üretimde verimliliğin düşmesine ve üretilen malların niteliksizleşmesine neden oldu. İşçi sovyetleri demokrasisinin var olmadığı koşullarda başka türlü olması da zaten beklenemezdi. Sonuç olarak, hem merkeziyetçilik hem de adem-i merkeziyetçik yoluyla yapılmak istenen bu “reform” hareketi, bütün bürokratik olarak planlanmış kapalı ekonomilerde olduğu gibi ülke içinde üretici güçlerin gelişmesiyle değil, tam aksine gerilemesiyle sonuçlandı. 1965 yılında, ülkedeki neredeyse her fabrika KDHC’nin planlama sistemi tarafından elden geçirildi. Devlet işletmeleri ve kolektif çiftlikler kendi programlarını yeniden gözden geçirdiler ve resmi kaynaklar bütün bunların “ulusal bir planlama” temelinde yapıldığını açıkladı. Bu yolla, merkezi planlamaya özgü sorunları aşmak ve işçilerin “enerjik katılımını” sağlamak hedefleniyordu. Fakat Pyongyang yönetimi ne yaparsa yapsın, ekonomi alanında istenen büyüme hedefine bir türlü ulaşılamadı.
Bu dönemde, SSCB’deki planlama da daha çok “sosyalist” rekabeti esas alan bir sisteme yönelmişti. Bunun için de Kremlin yönetimi, “bireysel katılımcılık” gibi kavramları ön plana çıkarıyordu. Bu süreçte, Kim-il Sung ve Kremlin taraftarları arasındaki politik anlaşmazlık, Kim-il Sung’un iktidarını kesin bir biçimde sağlamlaştırmasıyla ve parti içi hiziplerin kesin tasfiyesiyle sonuçlandı. Kremlin tarafından desteklenen grupların başarısız olmasının nedenlerinden biri de, onların özellikle genç parti kadroları tarafından “Rusya yanlıları” olarak değerlendirilmesi ve Kim’in “gerçek bir Koreli” imajı çizmesiydi.
Juche: Ulusal kendine yeterlik
İşte bu dönemde Kim-il Sung, “bağımsız duruşu” ya da “kendi kendine yetebilme halini” temel alan bir “Juche” (resmi devlet ideolojisi) ortaya koydu. Stalinist teori ile harmanlanan bu ulusalcı doktrine göre, maddi koşulların temel belirleyicisi sosyal gelişmenin biricik kaynağı olarak görülen insan eylemiydi. Kim-il Sung’a göre, insan iradesinin aşamayacağı hiçbir şey yoktu. O, bu “üstün düşünce biçimi” sayesinde KDHC’nin hiçbir ülkeye muhtaç olmaksızın tek başına varlığını sürdürebileceğine inanıyordu. Gerçekte Kim-il Sung, “Juche” adını verdiği doktrinle, ideolojik alanda ulusalcılığı, ekonomik alanda ise ulusal korumacılığı savunuyordu. “Juche” doktrini, bugün hala KDHC’deki siyasi sistemin temelidir [3].
Kim-il Sung, “Juche” kavramını ilk defa 28 Aralık 1955 yılında yaptığı bir konuşmada kullanmıştı. Juche’nin sistematik bir devlet ideolojisi haline gelmesi, 1960’lardaki Çin-Sovyet kutuplaşmasının var olduğu koşullarda gerçekleşti. Kim-il Sung, Juche’nin temel prensiplerini üç temel ayak üzerine oturttu: Yerel ve Uluslararası Bağımsızlık (Chaju), Ekonomik Bağımsızlık (Charip), Askeri Bağımsızlık (Chawi). Ayrıca Kim-il Sung, bu üç ilkeye daha sonra “önce ordu” (Songun) siyasetini de ekledi. Songun doktrinine göre, Kuzey Kore’deki ana devrimci gücün işçi sınıfı değil ordu olduğu belirtilmekteydi. “Songun” anlayışının temelinde, “silahın, orak ve çekiçten önce gelmesi” düşüncesi yatmaktaydı. Kim-il Sung, 27 Aralık 1990 tarihinde Kore İşçi Partisi Merkez Komitesi’nde yaptığı ünlü konuşmasında, KDHC’nin artık Marksizm-Leninizm'den ayrılıp Juche ideolojisini benimsediğini açıkladı: “Gelişmiş Avrupalı kapitalist ülkelerin sosyolojik ve tarihsel durumlarına dayanan Marksist teori ile kapitalizmin ikincil seviyede geliştiği Rusya’da oluşan Leninist teoriyi kabul edemeyiz. Devrimimizde ortaya çıkan her soruna Juche bakış açısıyla çözüm bulmak durumundayız. “[4]
Kim-il Sung’un Juche doktrini, güdülenmiş kitlelerin seferberliğini, ideolojik telkini ve toplumun üstün bir beyin tarafından temsil edilişini gerektirmekteydi. Bayraklar, resmi geçitler ve mükemmel zamanlamalı askeri törenler [5], bütün bir ulusun tek bir liderin şahsında “yüceltilmesi” anlamına geliyordu. Örneğin, bugün hala Pyongyang’da yüz bin gencin kusursuz bir uyumla yaptığı “Arirang” adlı stadyum gösterilerinin sonunda Kore alfabesiyle şu cümle yazılır: “Tek Zihin”. Amerikan emperyalizminin Kore halkına yaşattığı dehşet, Stalinist KDHC tarafından halk üzerinde eşsiz bir ideolojik fanatizm oluşturmak için ustaca kullanıldı. Bu rejim, eğer bir karşılaştırma yapmak gerekirse, ancak George Orwell’ın hayalini kurduğu “Büyük Birader” devletine benzetilebilir. KDHC’nin, dünya üzerinde kendi halkını “sürekli” ve “yakın” bir savaş tehdidiyle ayakta tutmayı başaran tek devlet olduğu söylenebilir.
“Büyük Birader”: Kim ailesi
Adeta bir “devlet dini” haline gelmiş olan Juche ideolojinin merkezinde Kim ailesi bulunmakta. Ülkenin “Ebedi Lideri” olarak adlandırılan Kim-il Song’un ardından, “Sevgili Lider” olarak adlandırılan Kim Jong-il, onun ardından da “Yüce lider” olarak adlandırılan Kim Jong-un yönetimi devralmış durumda. Aslında bu durum, Marksist devrimci gelenekte görülmesi mümkün olmayan bir “monarşist” yapının ortaya çıkmasına ve sözüm ona “Komünist” bir hanedanlar soyunun Kuzey Kore’yi yönetmesine giden yolu açtı.
Çok küçük yaşlardan itibaren bu ulusalcı ideolojiyle büyüyen Kuzey Koreliler, Parti Lideri’nin toplumun beyni olduğunu, parti organlarının sinir sistemi ve halkın da kemikleri hareket ettiren kaslar olduğuna inanmakta. Dış dünyayla bağlantı kurabilecek her tür teknolojik imkandan yoksun olan bu halkın, ağır bir devlet propagandasına çok küçük yaşlardan itibaren maruz kaldığı bilinmekte. Juche ideolojisi sayesinde Kuzey Kore liderleri, büyük kıtlık ve ekonomik buhranlardan halkın “tam desteğini” alarak çıkmayı başarabildi ve en küçük bir muhalefet bile söz konusu olmadı.
Bu yüzden sanılanın aksine televizyonlarda bağırarak ağlayan, sokaklarda yerlere yatarak hıçkırıklara boğulan binlerce Kuzey Korelinin büyük bir bölümü bu ulusalcı ideolojiye gerçekten inanmaktadır.
Bürokratik planlama garabeti
Hem Kim-il Sung hem de Kim Jong-il egemenliği altındaki KDHC’nin ekonomik politikalarına, bürokratik planlamacılığın merkeziyetçi ve adem-i merkeziyetçi uygulamalarının yön verdiğini daha önce söylemiştik. Hâlbuki 1990’lı yıllarda, Kore İşçi Partisi’nin “Kyungjae Yeonggu” (Ekonomi Üzerine Araştırmalar) gibi teorik-politik dergilerinde yoğun tartışmalar yapılıyordu. Bu tartışmada bir taraf, hafif sanayinin teşvikini ve iç tüketimin arttırılmasını; karşı taraf ise ağır sanayinin geliştirilmesini ve dış pazarlara sınırlı açılmayı savunuyordu. Bu dönemde, fiyatlar ve kârlar konusunda tecrübesi olan işletmeler arasındaki sözleşmeye dayalı ticari ilişkiler teşvik edildi. Diğer yandan “ağır sanayi lobisi”nin parti içinde yaşanan tartışmadan zaferle çıkma ihtimali de çok yüksekti. Lakin parti içi mücadelede bu kesim başarılı olsa bile, ağır sanayinin inşası için ihtiyaç duyulan ilk sermayenin (finansmanın) ve teknik-teknolojik alt yapının (üretim araçlarının) nereden temin edileceği belli değildi. Zira artık SSCB yoktu.
1990’ların uzun ekonomik krizi, 1998 yılından itibaren ekonomi konusunda karar verme üzerindeki siyasi etkinin (parti içi ve dışı tartışmaların) azaltılmasına neden oldu. Ülke genelindeki üretimi merkezi olarak planlayan politik sistem, yerellerde ise karar alma yetkisini işletme yöneticilerine (ayrıcalıklı memurlar tabakasına) verdi. Bu dönemde bazı temel ürünlerin fiyatları serbest bırakıldı, gıda karneleri azaltıldı ve iç tüketimi arttırmak için işçi ücretleri görece yükseltilmeye çalışıldı.
Bütün bu uzun tarihsel gelişim süreci sonunda, ortaya, paranın ve piyasanın önemli rol oynadığı ama üretim araçlarının devlet-parti kontrolünde olduğu, ulusal korumacılık üzerine inşa edilmiş bir bürokratik-totaliter diktatörlük garabeti çıktı.
Diktatörlüğün geleceği uluslararası konjonktüre bağlı
Son tahlilde, teorik açıdan KDHC ekonomisi, Çin ve Vietnam’da yaşanan hızlı dönüşümü tekrar edebilir: tek parti öncülüğünde kapitalist restorasyon. Lakin kafalarda en çok merak uyandıran sorulardan biri de, babasının yerini alan “Yüce Lider” Kim Jong-un’un, Kuzey Kore’nin yeni Deng Xiaoping’i [6] olup olmayacağıdır. Bu durumda belirleyici faktör, yine uluslararası konjonktür olacak.
Mevcut küresel kriz ortamı, emperyalist baskılar karşısında KDHC’ye, içerdeki baskıcı sistemi sürdürmek için bazı konjonktürel “avantajlar” sağlamakta. Zira Batılı emperyalist merkezler, kriz nedeniyle, şimdilik kendi söküklerini dikmekle meşguller. Pekin yönetimi ise KDHC’yi bir “sınır bekçisi” olarak görmeye ve onu el altından desteklemeye devam ediyor.
Kuzey Kore kendi ulusal bütçesinin yaklaşık %25’ini “ülke savunmasına” harcamakta [7] ve birincil enerji kaynağı olarak hala kömüre (enerjide dışarıya) bağımlı durumda. Bu yüzden KDHC, nükleer güç olma siyasetini resmi devlet doktrinin (Juche’nin) merkezi haline getiriyor. Nükleer güç üretmek ve nükleer silahlara sahip olmak, KDHC’nin (yani Kim ailesi etrafında kenetlenmiş bürokratik kastın) askeri ve ekonomik çıkarlarıyla ayrılmaz bir biçimde iç içe geçmiş durumda. Pyongyang yönetiminin nükleer güç olmaktaki ısrarı, insanın aklına, William Shakespeare’in Hamlet isimli eserindeki ünlü sözlerini getiriyor: “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu”.
Kuzey Kore’deki bürokratik egemenliğin bu haliyle sürmeyeceği ortada; bilinmeyen ise bunun nasıl gerçekleşeceği. Ne yazık ki, hem resmi devlet ideolojisi hem de onu besleyen emperyalist baskı nedeniyle Kuzey Kore işçi ve köylülerinin bu totaliter-bürokratik diktayı yıkmaları ve Güney'deki sınıf kardeşleriyle birlikte tüm Kore'de işçi demokrasisini kurmaları bugün oldukça güç; ancak tek devrimci çözüm de bu.

Dipnotlar

[1] Kuzey Kore lideri Kim Jong-il öldü, BBC Türkçe, 19 Aralık, 2011
http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2011/12/111218_kim_jong_il.shtml
[2] Carpet-Bombing Falsehoods About a War That’s Little Understood, July 21, 2010
http://www.nytimes.com/2010/07/22/books/22book.html
[3] Juche siyasetinin pratik sonuçlarından biri de, KDHC’nin Rusya ve Çin hariç dış ticaret alanında yalnızlaşmasıydı. Çin’de Deng Xiaoping tarafından başlatılan liberal reformlar ve 1991’de SSCB’nin çözülmesi, Kuzey Kore’nin ekonomik sorunlarının daha da artmasına neden oldu.
[4] On the Building of the Workers' Party of Korea, Kim-il Sung, Foreign Languages Publishing House, Pyongyang
http://www.korea-dpr.com/lib/
[5]Kuzey Kore Halk Cumhuriyeti’nde askeri geçit töreni, 2011
http://www.youtube.com/watch?v=OAY5j5m9sTk
[6] 1978 yılında Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) başına geçen Deng Xiaoping, öncelikli olarak ekonomi alanına el attı. Ülkesini küresel yatırımcılara açmak için çeşitli reformlar yaptı. Xiaoping, uygulamaya koyduğu liberal program nedeniyle, Jimmy Carter, Richard Nixon ve II. Elizabeth gibi ünlü isimlerden övgü almıştı.
[7] KDHC’nin askeri harcamaları, Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın (GSYİH) %31.1’ine denk düşüyor. Bu durum Kuzey Kore’yi, dünyanın en militer toplumlarından biri haline getirmekte. Ülkede hemen hemen her yirmi Kuzey Kore vatandaşından biri, herhangi bir askeri alanda çalışmaktadır.