Kuzey Kore’den Savaş Tehditi
Dünya burjuvazisi kapitalist ekonomik krizden kurtulmanın yollarını ararken, nükleer teknolojiye sahip olan Kuzey Kore, geçtiğimiz günlerde kısa menzilli nükleer füze denemesinde bulundu. Bunu bir tehdit olarak gören başta ABD olmak üzere başlıca emperyalist ülkeler, Kuzey Kore'yi kınayan açıklamalar yaptılar. ABD’nin, Japonya’nın ve Güney Kore'nin füze denemesine tepkisi oldukça sert oldu; onlar ordularını alarm durumuna geçirdiler. Çin ve Rusya ise tepki vermekle beraber, Kuzey Kore'nin ikna edilmesi gerektiğini vurguladılar.
Peki, Kuzey Kore'nin nükleer silah geliştirmesine neden olan neydi? SSCB ve benzeri totaliter bürokratik rejimler çökerken Kuzey Kore nasıl ayakta kalabildi? Kuzey Kore daha ne kadar bu rejimi ayakta tutabilir? Bu sorulara cevap vermek için bu ülkenin özgünlüklerini, ekonomik yapısını kavramak gerekiyor. Aksi takdirde Kuzey Kore'nin neden dünyaya meydan okumaya çalıştığını anlamak mümkün olmadığı gibi Kore sorununa sağlıklı bir çözüm getirmek de mümkün olmayacaktır.
Kuzey Kore'de Son Durum
Dünya çapında bilim ve teknolojinin muazzam gelişmesiyle birlikte sermayenin kendi ulusal hapishanelerine sığmayıp uluslararası piyasaya açılmasıyla Keynesçi - ulusal kalkınmacı ekonomik modelin iflas etmesi, Kuzey Kore’yi zor durumda bıraktı. Kapitalist – küreselleşmeye yenik düşen SSCB, Yugoslavya, Doğu Almanya ve diğer bürokatik diktatörlükler birer birer yıkılırken Çin ve Vietnam Stalinist bürokrasinin sıkı denetimi altında restorasyona yönelerek, siyasi yapıda ciddi değişikliklerde bulunmadan dünya kapitalizmiyle bütünleştiler. Kuzey Kore ve Küba’daki bürokratik kast ise direnmeye çalışacak ama gün geçtikçe yoksullaşacaklardı.
SSCB'nin çöküşüyle birlikte en önemli desteğinden yoksun kalan Kuzey Kore benzeri görülmemiş bir hızla ekonomik çöküş yaşarken, Güney Kore, topraklarını uluslararası sermayeye açarak yükselen bir güç oluyordu ve Kuzey’e ekonomik anlamda ciddi bir fark atıyordu.
Kuzey Kore 25.6 milyar gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYİH) ile dünyanın en yoksul ülkelerinden biri iken Güney Kore'de GSYİH'nin 957.1 milyar olması, aradaki uçurumun ne kadar derin olduğunu gösteriyor. Kuzey Kore son derece düşük miktarda elektrik üretebiliyor ve bu elektrikten sadece bürokratlar, devlet kurumları ve üretim tesisleri faydalanabiliyor; halk ise geceleri karanlıkta yaşıyor. Bu ülkedeki pek çok işletmede üretim ya durmuş durumda ya da son derece ilkel yöntemlerle yapılıyor. Ülkedeki araç miktarı son derece kısıtlı ve sadece resmi kullanıma açık, tabii bürokratlar bu araçlardan diledikleri gibi faydalanırken, halk şehirlerarası yolları bile yürüyerek gitmek zorunda kalabiliyor (bu da pek izin verilen bir şey değil). Bir tarım ülkesi olan Kuzey Kore, aslında bu alanda da çok geri kalmış durumda. Tarım çok ilkel yöntemlerle yapılıyor ve ülke ihtiyacının sadece 5'te birini karşılayabiliyor. Ülkede her zaman büyük bir kıtlık var.
Kuzey Kore'nin şu an içinde bulunduğu durum gerçekten de ironiktir çünkü dünyanın en dışa kapalı ülkesi olarak görünen bu ülke aslında dünyanın geri kalanına en fazla bağımlı ülkedir. Kuzey Kore, şu an Birleşmiş Milletler’e ve en fazla sorun yaşadığı ülkelere (Güney Kore, ABD, Japonya, Çin ve Rusya) bağımlı durumda. Bu ülkelerden başta gıda ve para yardımı olmak üzere çeşitli yardımlar alarak varlığını devam ettirebiliyor, aksi takdirde, mevcut diktatörlüğün bir gün bile ayakta kalması mümkün görünmüyor.
Kuzey Kore, nükleer gücünü işte bu noktada bir şantaj unsuru olarak kullanıyor, bugüne kadar yapılan Altı Ulus Görüşmeleri’nde (Çin, Rusya, ABD, Japonya, Güney Kore ve Kuzey Kore arasında yapılan görüşmeler) nükleer faaliyetlerini durdurması karşılığında yardımların devam etmesini istiyordu. Hatta zaman zaman 3 milyon dolar gibi komik rakamlar karşılığında nükleer programını askıya aldığı bile görüldü.
Tabii Kuzey Kore'nin kapitalist restorasyona başlamadığını söylemek mümkün değil. 90'ların ortalarında başlayan bu tedrici restorasyon süreci 2004 yılında görece hız kazansa da hala kaplumbağa hızıyla ilerliyor. Bu ülkede, son derece kısıtlı da olsa köylülere elindeki malı satma imkanı tanındı ve birkaç yabancı şirketin ülkeye girişine kısıtlı da olsa izin verildi.
Bu ülkedeki politik durum ise ekonominin kendisi kadar vahim. Ülkede, iktidardaki Kore İşçi Partisi dışında hiçbir parti bulunmuyor; her türlü örgütlenme yasaklanmış durumda. Kitleler hayatın hiçbir alanında söz sahibi değil. Ülkenin bir sonraki lideri bile atanıyor. Devlet başkanı Kim Jong-İl, geçtiğimiz günlerde, en küçük oğlunu halefi olarak seçti.
Ülkede toplumsal, sosyal ve kültürel bilinci geliştirecek hizmetler son derece düşük düzeyde. Ülkede tek bir televizyon kanalı var, o da gün boyunca bürokrasinin çıkarına ters düşmeyen yayınlar yapıyor. Halk internetin ne olduğunu dahi bilmiyor ve dünyada neler olup bittiğinden bihaberler. Sağlık hizmetleri ücretsiz olsa da son derece kalitesiz. En kaliteli sağlık hizmetlerinden sadece bürokratlar faydalanabiliyor. Kuzey Kore'de olağanüstü boyutta bir lider kültü bulunuyor. Devletin kurucusu Kim Sung-İl ve şu anki başkan Kim Jong-İl'e tanrı gibi tapılıyor. Her şeyi bilen, asla yanılmaz, her şeye gücü yeten varlıklar olarak görülüyorlar. Ağızlardan düşürülmüyorlar, resimlerinin önünde secde ediliyor. Bu durum, Kuzey Kore halkının psikolojik olarak da ne kadar büyük bir baskı altında olduğunu gösteriyor. İşçi sınıfı her türlü eylem hakkından yoksun; grev yapmak, miting düzenlemek intihar etmekle eş anlamlı. 1 Mayıslarda “nasılsa ülkemizde işçi sınıfı iktidarda kime eylem yapacağız” yalanıyla mitinglere izin verilmiyor. Sıradan bir bayram günü gibi kutlanıyor.
Ülkeye giriş çıkışlar çok sıkı tutuluyor, insanların ülkeden kaçmasını engellemek için her şey yapılıyor. Hatta çeşitli ülkelerin büyükelçilikleri çok sıkı bir şekilde korunuyor, çünkü insanlar her an iltica için başvurabiliyor.
24 milyon nüfusa sahip Kuzey Kore'nin 1,5 milyon kişilik ordusu ve yaklaşık 7 milyon yedek askeri var. Birkaç gün içinde Güney Kore'yi alt – üst edecek kadar konvansiyonel silaha sahip. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durum, onun son derece katı bir diktatörlük rejimine dönüşmesine ve aşırı silahlanmasına neden oluyor.
Kuzey Kore Nasıl Direnebiliyor?
Kuzey Kore, mevcut uluslararası ve bölgesel dengeler içinde, sadece elindeki silahları bir şantaj gücü olarak kullanarak varlığını devam ettirebiliyor. “Sosyalist” Çin'in tedrici bir restorasyona yönelmesi ve siyasal dengesini koruyabilmesi, Kuzey Kore'ye yardımlarda bulunmasını sağladı. Çin bu yolla hem Kuzey Kore'yi kendi yanına çekmeyi, hem onu Güney Kore ve Japonya'ya karşı tampon olarak kullanmayı hem de buradaki ucuz işgücünden faydalanabilmeyi hesaplıyordu. Çin bu yöndeki çabalarına devam ediyor. ABD, Japonya ve Güney Kore her krizde Kuzey Kore'ye ağır yaptırımlar uygulanmasını önerirken, Çin ve Rusya bu ülkenin ikna edilmesi gerektiğini öne sürüyorlar. Bu yolla, Kuzey Kore’yi yanlarına çekmeyi planlıyorlar. Özetlersek Kuzey Kore şu iki olgu sayesinde hala ayakta:
1) Nükleer gücünü tehdit etmek için kullanıyor ve benzeri görülmemiş bir şekilde düşmanlarından yardımlar alarak ekonomisini sürdürebiliyor.
2) Soğuk savaş döneminde pek çok ulusal kalkınmacı ülke iki kutuplu dünyanın sağladığı imkanları kullanarak ayakta durabiliyordu. Dünya genelinde bu durum ortadan kalkmış olsa da (emperyalistler arası çelişkiler var ama küreselleşmiş dünyada konjonktür önceki gibi işlemiyor) Kuzey Kore için bu çelişki devam ediyor. Bir tarafında Rusya ve Çin var diğer tarafında ise Güney Kore, Japonya ve ABD. İşte Kuzey Kore, bu çelişkinin kendisine sağladığı imkanlardan faydalanıyor. Sadece emperyalistlerin uzlaştığı kısa dönemlerde Altı Ulus Görüşmelerine dönüyor. Aslında Kuzey Kore'nin varlığı emperyalistlerin hepsinin işine geliyor. Çünkü bir birleşme Güney Kore ekonomisinin sırtında devasa bir yük oluşturacaktır (Almanya’nın birleşmesinin yolaçtığı maliyeti anımsayalım). Bu nedenle başta Güney Kore olmak üzere hiçbir devlet birleşmeden yana değil. Rusya ve Çin bu ülkenin varlığının sürmesini istiyor. Öte yandan Kuzey Kore'nin varlığı ABD'nin Doğu Asya'daki üslerinin devamı için bir bahane sağlıyor.
Fakat emperyalistler arası rekabetin kızışması, kapitalizmin şiddetlenen krizi ve Kuzey Kore'nin her geçen gün daha da köşeye sıkışması mevcut durumun daha fazla devam edemeyeceğini ve bu ülkenin artık emperyalistler arasındaki mücadelede taraf olmak zorunda kalacağını gösteriyor.
Son Yaşanan Gelişmelerin Anlamı
Kuzey Kore, her ne kadar dışa kapalı bir ekonomi olsa da dünya kapitalizminin son krizini derinden yaşadı. Yardımlarla ayakta kalan bu ülke krizle birlikte bu yardımlardan da yoksun kalmaya başladı. Son bir yılda Çin'den aldığı petrol miktarı sıfır noktasına kadar indi. Gıda ve para yardımlarında ise düşüş tehlikesi var. ABD’den ve Güney Kore'den gelen gıda yardımlarının kesilmesi son zamanlarda daha yüksek sesle dile getiriliyor. Bir de şiddetlenen ekonomik kriz emperyalistlerin hırsını iyiden iyiye arttırınca Kuzey Kore’deki diktatörlük, içinde bulunduğu tehlikeyi gördü ve tekrar nükleer güç tehdidini devreye soktu; böylece yardımların devamlılığını sağlamaya çalışıyor. Kısacası en son yapılan nükleer deneme, dünya kapitalizminin krizinin bir ürünüdür.
Fakat bundan sonraki süreç daha farklı işleyecektir. Çünkü bir yanda emperyalistler var olan durumun kesinlikle bitmesini ve Kuzey Kore'nin topraklarını kapitalist sömürüye açmasını istemektedirler (bu, mümkünse, Güney'le birleşmeden gerçekleştirilmeli) Ama öte yandan Kuzey Kore artık bir nükleer güçtür ve şu anki durumunu devam ettirebilme potansiyeli vardır.
Küçük Burjuva Soluna ve Sosyalist Çözüm
Son olarak, Marksizme yabancı akımların (Stalinistlerin, Pablocuların ve küçük burjuva radikallerinin) Kuzey Kore üzerine icat ettikleri safsataları sağır sultan dahi biliyor. Onlar, Kuzey Kore'nin sosyalist bir ülke olduğundan, oradaki halkının son derece mutlu olduğunu, herşeyin “emperyalistlerin uydurması” olduğunu iddia edecek kadar ileri gidiyorlar. Açıkça söyleyelim ki, insanların kitlesel açlık yüzünden ölümle burun buruna yaşadığı, her türlü haktan yoksun olduğu, ülkeden kaçmak için türlü yollar denediği, sadece bürokratların mutlu bir yaşam sürebildiği bu ülkede insanca bir yaşam olduğunu iddia eden ve benzer bir rejimin Türkiye'de ve mümkünse dünyanın her yerinde kurulmasını isteyen, işçi sınıfının ve insanlığın düşmanıdır.
Kuzey Kore örneğinin sosyalizm olduğu külliyen yalandır. Sosyalizm, hayatın her alanında sınırsız özgürlüğün olduğu, insanların hep birlikte yönettikleri, yöneten ve yönetilen ayrımının ve ayrıcalıkların olmadığı, yoksulluğun değil zenginliğin eşitçe paylaşıldığı, sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz ve sadece dünya çapında ve en gelişmiş teknoloji üzerinde kurulacak olan bir üretim biçimidir. Kuzey Kore örneği her açıdan bunun tam tersidir. Pablocular da esasında Stalinistlerden farklı bir şey ifade etmiyorlar. Onların “Kuzey Kore'nin emperyalizme karşı savunusu” adı altında savundukları şey açlık, yoksulluk, diktatörlük ve militarizmdir. Troçki SSCB'nin savunulmasından bahsederken kurulu düzenin savunulmasından değil; sadece kapitalizme dönüşün yollarının tıkanmasından söz ediyordu. Bunun için önerdiği yol da, işçi sınıfının bir devrimle bürokrasiyi alt etmesi, kendi devletini ayakları üstüne dikmesi ve SSCB’yi yeniden dünya devriminin üssü haline getirmesiydi. En önemlisi de, onun sözünü ettiği ülke, tarihteki ilk ve tek işçi devletinin kurulmuş olduğu yerdi. Pablocuların savundukları tezler ile Troçki'nin tezleri arasında dağlar kadar fark var.
Kuzey Kore’deki bürokratik diktatörlük, varlık nedeni ortadan kaldırılan sınıfların ve tabakaların ortadan kaldırılmadıklarında, her alanda gerilemeye ve yıkıma neden olacaklarının yaşayan örneğidir. Benzer bir rolü burjuvazi de oynamakta ve insanlığı yıkıma sürüklemektedir. Onun ve ona maddi zemin oluşturan kapitalizmin ortadan kaldırılması için verilecek mücadele, bu yüzden, insanlığın ölüm-kalım mücadelesidir.
Kore işçi sınıfının bu süreçte başı çekmesi ve her iki Kore devletini de ortadan kaldırması zorunlu hale gelmiştir. Tersi durumda, Kuzey Kore’deki diktatörlük dünya burjuvazisi ya da bizat bu ülkedeki bürokratik kastın bir parçası eliyle alaşağı edilecek, bunun da, özellikle Kuzey Koreli emekçilerin yaşamında kısa vadede ortaya çıkacak kaçınılmaz iyileşmelerle birlikte, özellikle bilinç düzeyinde olumsuz sonuçları da olacaktır (bütün diğer bürokratik diktatörlüklerin yıkılışı buna bir örnektir). Kuzey Kore'deki Stalinist diktatörlüğün, ülkenin dünya kapitalizmine eklemlenmesi yoluyla yıkılması, kuşkusuz, Marksistlerin tercihi değildir. Ancak yaşam “tercih”ler değil maddi üretim ilişkileri ve onlar üzerinde yükselen sınıf mücadeleleri üzerine kurulu.
Emperyalistler ile SSCB - Çin bürokrasileri arasındaki uzlaşma sonucunda kurulmuş olan bu diktatörlüğün yıkılması hem Kuzey Kore işçi sınıfı hem de bir bütün olarak insanlık için gereklidir. Kuzey Kore’de, onyıllardır bir trajedi yaşanmaktadır ve buna, dünya işçi sınıfının ortak eylemi eliyle son verilmelidir. Marksistlere düşen görev de, bu diktatörlüğü değil; onun işçi sınıfı eliyle ve sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya yaratma amacıyla yıkılmasını savunmak; işçi sınıfını, bunun gerçekleşmemesi durumunda karşılaşılacak tehlikeler konusunda uyarmaktır.