Uygur İsyanı ve İkiyüzlü Siyaset
Çin’in batısındaki Sincan özerk bölgesinde geçtiğimiz günlerde bir Çinli kadın işçinin Uygurlar tarafından taciz edildiği iddiasıyla silahlanmış yüzlerce Çinli, sivil Uygurlara saldırdı. Bunun üzerine büyüyen “Uygur isyanı”na Çin ordusunun müdahalesi sert oldu ve ilk gün gelen haberlere göre 156 sivil öldü, yüzlercesi de yaralandı. Bazı kaynaklara göre ise ölü sayısı 1000’i buluyordu.
Bölgenin içinde bulunduğu durum ve katliamın nedenleri
Gelinen noktada çatışmalar hala devam ediyor ve ölü – yaralı sayısı giderek artıyor. Bütün bunlar yaşanırken de, herkes ve her çevre gelişmeleri kendi çıkarları açısından ele alıyor ve işine geldiği gibi yorumluyor. Oysa her konuda olduğu gibi, Sincan bölgesinde yaşananlarla ilgili doğru bir tutum takınabilmek için de, hem gelişmelerin bilgine sahip olmak hem de olayların niteliğini ve bölgenin durumunu iyi kavramak gerekiyor. Türkiye’deki milliyetçilerin iddia ettiğinin aksine katliamın sebebi bu insanların Türk olması değildir. Burada etnik bir baskının ve temizliğin yaşandığından ve ezilen bir ulusun var olduğundan kuşkumuz yok ama yaşananların nedeni Türklük değildir. Kaldı ki Çin bir halklar hapishanesidir ve baskı altında tutulan tek ulus Uygurlar değildir.
Sincan bölgesindeki halkın isyanı aslında onyıllardır birikmiş bir öfkenin ifadesidir. Dili, kültürü, inancı yasaklanan, zorla asimilasyona maruz kalan, yoksulluğun pençesinde kıvranan bu halk daha önce de isyan etmiş, kısa ömürlü de olsa iki kere kendi ulus-devletini kurmuştu. Fakat Çin devleti bu devletleri yıkmayı başardı.
Yaşanan olaylar ne kadar Uygurların öfkesini yansıtıyorsa, Çin’in dünya kapitalizminin kriziyle birlikte kızışan ortamda bu bölgeyi elinde tutma zorunluluğunu da o kadar yansıtıyor. Sincan bölgesinin bol miktarda madenle dolu olması ve Çin’in batı sınırındaki ticaret yollarının üzerinde olması bu bölgeyi daha da vazgeçilmez kılıyor. Bunun dışında, bu bölge Çin’in batıya açılan kapısı olma niteliğini taşıyor. Eğer Çin, Sincan bölgesini kaybederse Orta Asya ile olan sınırını kaybedecektir ki bu durum kapitalizmin krizinin şiddetlendiği, emperyalistler arası rekabetin kızıştığı, Pakistan’da iktidar savaşının tüm şiddetiyle devam ettiği bir dönemde, çok şey kaybetmiş olacaktır.
Buna bir de bu isyanın ülkenin diğer bölgelerine sıçraması ve başta Tibetliler olmak üzere diğer baskı altındaki ulusları cesaretlendirmesi ihtimalini eklersek, Çin Halk Ordusu’nun bu isyanı neden bu kadar vahşice bastırdığını anlayabiliriz. İsyana bu kadar şiddetli müdahale edilmeseydi, belki de olaylar bu kadar büyümeyecekti ama yukarıda sayılan nedenler göz önünde bulundurulduğunda Çin devletinin bu vahşete neden ihtiyaç duyduğunu anlayabiliriz.
Dünya devletlerinin büyük çoğunluğu ise şimdilik bir “bekle gör” politikası uyguluyorlar. Çünkü yarın ne olacağını kestirmek; bu olayların sonucunda onlar açısından neyin daha avantajlı olup olmayacağını görmek oldukça zor. Unutmayalım ki Çin, içinde bulunulan kriz sürecinde dünya kapitalizmini ayakta tutan başlıca güçlerden biridir ve onu karşınıza almak, hele de bugün hiç kolay değildir. Bu nedenle ABD ve AB İran’ın “iç işleri”ne kolayca karışabilirken Çin’de yaşananlar karşısında sessiz kalmaktadırlar. Tabii bu durum fazla uzun sürmeyecektir.
Milliyetçiliğin iki yüzlülüğü
Yaşanan bu katliamla birlikte Türkiye’de faşistinden İslamcısına kadar pek çok sağcı kesim ayağa kalktı ve Çin’i kınayan açıklamalar yaptı. Onlara göre, isyan edenler Türk’tür ve yıllardan beri maruz kaldıkları asimilasyona ve yoksulluğa isyan etmişlerdir. Bu nedenle Çin’e gereken ders verilmeli; Türkiye olaya müdahale etmelidir. Hatta faşist MHP’nin lideri Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan’a Davos’ta Filistin için yaptığı şovu neden burada da yapmadığını soruyordu.
Başbakanın Davos’taki tutumunun ikiyüzlülüğüne bu yazının konusu olmadığı için burada değinmeyeceğiz ama faşistlerin ve diğer sağ görüşlü siyasilerin bu konudaki ikiyüzlülüğünü teşhir etmek gerekir. Uygurlar’ın Çin karşısında ezildiği, sömürüldüğü ve asimile edildiği doğrudur. Peki ya Kürtlerin ezilmişliği ne olacak? Dahası, Kürtlerle Uygurların talepleri temelde çok da büyük farklılıklar göstermiyor. Ama milliyetçiler, Uygurları korkusuzca desteklerken Kürtlere acımasızca saldırabiliyor; Uygurların ve Filistinlilerin yaşadıkları katliama karşı her fırsatta tepkilerini ortaya koyarken, Kürtlerin yaşadıkları katliamları hiç konuşmuyorlar, bu topraklardaki Ermenilerin yaşadıklarını inkâr ediyorlar. Çin’in başta Sincan ve Tibet bölgesi olmak üzere farklı halkların yaşadığı toprakları işgal altında tuttuğu doğru ama Türkiye de başka halkların yaşadığı topraklar üzerinde bir Türk Cumhuriyeti olarak kurulmadı mı? Türkiye Kıbrıs’ı işgal altında tutmuyor mu?
Görüldüğü gibi bu ikiyüzlü siyasetçilerin derdi demokrasi ve özgürlük sorunu değildir. Sadece kendileriyle aynı etnik kökenden ve dinden gördükleri insanlara destek veriyor; bunu yaparken de bütün topluma kendi dinci ve milliyetçi gerici ideolojilerini aşılamaya çalışıyorlar.
Küçük burjuva solunun Çin konusundaki iflası
İkiyüzlü olanlar sadece milliyetçiler ve İslamcılar değil. Buna küçük burjuva solunu da dâhil etmek gerek. Yıllardan beri Çin’in emperyalist bir güç olduğunu inkâr eden, hatta onu bir işçi devleti olarak gören bu sahte solcuların teorilerinin son yaşanan olaylarla bir kez daha ne kadar gerçek dışı olduğu ortaya çıktı. Dünya kapitalizmine piyasa ekonomisi çerçevesinde eklemlenmeden önce de, Komünist Partisi’nin bürokratik diktatörlüğü altında halklar hapishanesi olan ve bugün de bu niteliğinden bir şey kaybetmeyen Çin Halk Cumhuriyeti, 1 milyardan fazla insanı her türlü demokratik, sosyal, siyasal, ekonomik haklarından mahrum bırakarak varlığını devam ettirmektedir. Onmilyonlarca emekçiyi en ilkel kapitalist sömürüye mahkûm ederek küresel kapitalizmin kölesi haline getiren böyle bir devleti işçi devleti olarak görüp savunmanın, şarlatanlığı ötesinde, sosyalizme ve işçi sınıfına karşı işlenmiş bir suç olduğunu belirterek geçelim.
Küreselleşme, ulusal kurtuluş ve sürekli devrim
Kapitalizmin son 40 - 50 yıldaki evrimiyle birlikte, ulus devlet ve ulusal kalkınma üzerine kurulu ulusal kurtuluş hareketlerinin erimeye başladığını ve birbiri ardına yenilgiye uğradığını biliyoruz. Burjuvazinin, devrimci karakterini bir bütün olarak yüz yıldan çok uzun bir süredir kaybetmiş olduğu ve en temel demokratik görevleri bile yerine getiremediği de, yüzyılı aşkın deneyim eliyle zaten kanıtlanmış durumda. Bunun nedeni, ulusal kurtuluşçu burjuva ve küçük burjuva önderliklerin “hain”liği, “korkaklığı” ya da yetersizlikleri değildir. Ulusal kurtuluş hareketlerinin başarısızlığının ardında yatan neden, onların maddi temellerinin ortadan kalkmış olmasıdır. Kapitalizm, bizzat kendisinin özel mülkiyet üzerine kurulu olmasından dolayı aşamadığı ve hiçbir zaman aşamayacağı “ulusal” engellere karşın, kelimenin tam anlamıyla küresel bir sistem haline gelmiştir. Üretimin üçte birden fazlasının ulusötesi şirketler eliyle gerçekleştiği bu sistemde, burjuvazinin kapılarını pencerelerini dilediğince kapatıp ilelebet huzur ve güven içinde yaşayacağı “ulusal” kompartımanlara artık yer yoktur. Yugoslavya’nın parçalanmasından bu yana ortaya çıkan çok sayıda devletin varlığı, bürokratik diktatörlükler altında yaşanan azgın ulusal baskıya, büyük ölçüde -tersten- etnik temizlikler temelinde bir son vermiş ve bu anlamda “ulusal sorun”u çözmüş gibi görünüyor. Ancak bu devletler, geçtiğimiz yüzyıldaki emperyalist sömürgeciliğe karşı mücadeleler sonucunda doğan ulus devletlerden farklı olarak, ulusal korumacı / kalkınmacı bir strateji temelinde değil; doğrudan küresel sermaye ile bütünleşme temelinde kurulmuşlardır. Bu anlamda bunlar, ulusal baskılara karşı ama ulusal kurtuluşçu değil; yerine göre, milliyetçi ve dinci ideolojileri kullanan emperyalist küreselleşmeci hareketlerdir. Bu yüzden onlar, uluslararası yatırımlardan pay aldıkları ölçüde öncesine göre halka görece bir refah sağlasalar da, küresel sermayeyi yalnızca daha yoğun emek sömürüsü için gerekli koşulları sağladıkları oranda çekecekleri için, vaadlerinin hiçbirini gerçekleştiremeyecek ve kısa süre içinde, küresel sermayenin acımasız gardiyanlarına dönüşeceklerdir.
Aynı durum Sincan bölgesi için de geçerlidir. Bu bölgede daha önce kurulmuş olan iki devletin “İslam Cumhuriyeti” adını taşıyan gerici bir karakteri vardı. Şimdiki isyanın da “İslami” bir niteliği bulunuyor. Dolayısıyla, Uygur burjuvalarının “kendi” devletlerini kurmaları durumunda, bunun, uluslararası sermaye için dikensiz bir İslami gül bahçesi olacağını öngörebiliriz. Uygur burjuvaları, uluslararası sermaye ve dünya pazarıyla ilişkilerini Çinli kapitalistler üzerinden değil; kendi başlarına kurmak –dolayısıyla kapitalist sömürüden daha fazla pay almak- istemekte, Çin devletinin Uygur halkına yönelik baskısını bu amaçları için kullanmaktadır. Öte yandan Çin, bu bölgedeki ucuz iş gücünden ve doğal kaynaklardan faydalanmak istemekte, bu nedenle direnişi kırmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, bu sadece bir demokrasi sorunu değildir.
Bugün Sincan bölgesinde yaşanan demokratik sorunların ve azgın kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması, yalnızca Uygurlu emekçilerin değil, başta Çin sınırları içinde yaşayanlar olmak üzere dünya işçileri ile ortak eylemi ile mümkündür. Bunun dışındaki her “çözüm” ister istemez uluslararası sermayenin çıkarlarına tabi olacak ve yalnızca yeni ulusal ve toplumsal baskılara yol açacaktır.