Burjuvalaştırılan Bilim ve CERN’de Yapılan Deneyler
Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN)’nde yıllardır hazırlıkları süren deneylerin başlaması ile tüm dünyanın gözü bir süreliğine buraya döndü. Basında, deneylerin içeriğinden tutun maliyetine kadar ayrıntılı bilgiler verildi. Deneyi destekleyenler olduğu gibi karşı çıkanlar da oldu. Karşı çıkanlar, felaket senaryolarından, yaratılışın aşağılanmasına kadar pek çok anlamsız laf ettiler.
Söz konusu deneyler, yaklaşık 100 yıldır hakim olan Büyük Patlama Kozmolojisinin kanıtlanmasının yanı sıra, maddenin temel niteliklerini anlama, “kayıp” parçacıkları bulma gibi amaçlar taşıyor. Bunun dışında pek çok nükleer araştırmanın bu deneylerden faydalanacağını biliyoruz. Fizik ve nükleer araştırmalar konusunda ABD ile kendi başlarına rekabet edemeyeceklerini bilen Avrupa devletleri ortak bir girişimde bulunarak CERN’i kurmuşlardı. Burada yapılan deneyler sayesinde pek çok keşfe imza atılmıştı: Plazma ve Kuantum fizikleri hakkında keşifler, süperiletkenler, karşı-madde, internet, gen teknolojisi ve daha birçok şey.
Kapitalizmin küreselleşmesi ile bilim ve teknolojideki gelişmeler arasında hiç şüphesiz sıkı bir ilişki var. Dünyanın farklı yerlerindeki tesislerin koordinasyonu, bunların ellerindeki verilerin tek merkezde toplanması ve merkezi yönetimi gelişmiş bir iletişim teknolojisini gerektiriyor. Yine, dünyanın farklı yerlerinde üretilen parçaların bir araya getirilmesi ve pazarlanması için de son derece gelişmiş ulaşım ve taşıma araçlarının varlığına ihtiyaç var. Üretilen metanın kalitesi ve işçiden sömürü yoluyla elde edilen artı-değerin muazzam miktarda artması için yüksek teknolojinin üretimde kullanılmasına ihtiyaç var. Bu nedenle son 30 yılda sermayenin bilime yaptığı yatırımın muazzam miktarlarda arttığını görüyoruz. CERN de bunun bir örneği, kuruluşu ve faaliyetleri için büyük paralar harcanan bu kurum için yatırımlar tüm hızıyla devam ediyor. Şu sıralar deneylerin yapıldığı 27 kilometrelik dairesel alana yayılan yer altındaki tesisler 10 milyar dolara mal oldu.
Elbette biz Marksistler bilime yatırım yapılmasına karşı değiliz; aksine bunu destekleriz. Hatta şu anda dünyada bilime yapılan yatırımın yetersiz olduğunu da düşünüyoruz. Bizim eleştirdiğimiz şey, bilimin insanlığın yararına kullanılmamasıdır. Kapitalizm altında bilim, sadece küçük bir azınlığın amacına hizmet ediyor. Dahası, bilimsel gelişmelerin ardındaki temel dürtü, insanlığın daha iyi yaşaması için değil; tek tek kapitalist grupların rakipleri karşısında üstünlük sağlaması; yani daha fazla sömürü ve kardır. Bizim eleştirdiğimiz, bilimin işçi sınıfının dünya çapında acımasızca sömürülmesine, onların başında her gün bombaların patlamasına ve emekçi kitleleri uyutmak için yaratılan teorilere alet edilmesidir. Örneğin; bugün hemen her evde tüketilen konserveler, dünyanın uzak yerinde göreve gönderilen askerlerin beslenme gereksinimleri için yaratıldı. Einstein, atomu parçalarken onun insanlık yararına kullanılabileceğini düşünüyordu ve bu mümkündü. Fakat bu keşif egemen sınıfların elinde son derece tehlikeli amaçlar için kullanılacak, ilk olarak Hiroşima ve Nagazaki halkının üzerinde patlayan bombalar bu teknoloji kullanılarak üretilecekti. Ama kim kalkıp da bu ve diğer buluşların insanlığın zararına olduğunu söyleyebilir? Yukarıdaki örneklerden hareket edersek, “konserve”, bir yandan başka iklimlerde yetişen sebze ve meyvelerin dünyanın dört bir yanında tüketilebilmesine olanak tanırken, öte yandan, emekçilerin beslenmesi için gerekli zamanı kısalttı ve –çamaşır, bulaşık vb. makinelerin de devreye girmesiyle birlikte- geleneksel aile içi işbölümünün altını oydu. Atomun parçalanması, yalnızca yıkıcı bir silahın üretilmesini değil; tıptan uzay teknolojisine kadar birçok alanda devasa atılımların gerçekleşmesini sağladı.
O halde, karşı çıkılması gereken şey, bilimin sermayenin çıkarlarına tabi olmasıdır. Biz, bilimin bir bütün olarak insanlığın çıkarlarına hizmet eder hale getirilmesinin yalnızca sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünyada mümkün olacağını düşünüyoruz. O zaman bilim, bir bütün olarak insanlığın çıkarlarına hizmet edecek; insanı ve evreni anlama sürecine yalan ve çarpıtma değil nesnel araştırmalar egemen olacak; bilime ve teknolojiye muazzam miktarlarda kaynaklar ayrılacaktır. Sosyalist bir toplum, ayakları üzerinde sağlamca durabilmek için bilim ve teknolojiden sonuna kadar faydalanmak ve onu geliştirmek zorundadır.
Şu andaki durumun tam tersi yönde olduğunu görmemek imkansız. Bilimin tüm dünyada işçi sınıfının zararına kullanılması, yalnızca onun üzerindeki sömürünün artması ve her gün ateş altına alınması ile olmuyor. Bilim, aynı zamanda –akıl almaz bir çarpıtmayla- her türlü gerici fikre bir temel sağlamak için de kullanılıyor. Biyolojide “akıllı tasarım” adı verilen bir teori patronlar tarafından finanse ediliyor ve onun önündeki engellerin kaldırılması için her türlü çaba gösteriliyor. Büyük Patlama Teorisi de buna benzer bir duruşun ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. Gelin, şu anda yapılan deneyleri incelemeden önce bu teoriye kısaca değinelim.
Büyük Patlama Teorisinin Doğuşu, Evrimi ve Eleştirisi
Evrenin bir başlangıcı olduğu fikri esasında bütün dinlerde ve idealist felsefede var olan bir şeydi. Fakat bilim ilk çağdan itibaren tersini gösteriyordu. Kendisine materyalizmi referans alan bilim daha o dönemde önemli keşiflerde bulunuyordu. İdealist Aristoteles “dünya yuvarlak olsaydı biz altından düşüverirdik” argümanını kullansa da Batlamyus, gözlemleri sonucunda dünyanın yuvarlak olduğunu söylüyordu. Elbette bugünkülerden farklı olarak. Demokritos atomlardan bahsediyordu, materyalist Yunan filozofları ilkel bir biçimde de olsa evrimden bahsediyorlardı.
İdealist felsefe ise bilime karşı bir duruş sergiliyordu. Orta Çağda dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen bilim insanları yakılıyordu. Darwin, elinde bir takım kanıtlarla evrimden bahsederken karşıt düşüncede olanlar bilimsel kanıtlar getirmiyor, İncil’den alıntılar yapıyor ve evrimden bahsetmenin günah olduğunu söylüyorlardı. Elbette bu duruşları da yavaş yavaş değişecek, idealistler bilimden türeyen sonuçları kendi amaçları için kullanacaklardı. Bu sadece bilim insanı olmayan idealist filozofların işi değildi, kendilerine idealist felsefeyi referans alan bilim insanları da aynı yoldaydı.
Evrenin bir başlangıcı olduğu fikrinin bilimsel olarak tartışılması Olbers ile başlayacaktı. İdealist Alman filozof Olbers, gezegenimizden yola çıkan her bir doğrusal çizginin eninde sonunda bir yıldızla kesişeceğini söyleyerek “geceleri başımızı göğe kaldırdığımızda hiç karanlık görmemeliyiz çünkü yıldızlar gökyüzünün tamamını kaplamalı ve dolayısıyla geceler de aydınlık olmalı” sonucunu çıkarır. “Yıldızlardan gelen ışığın gaz bulutları tarafından soğrulması bir şeyi değiştirmez. Çünkü bir süre yeterince ısınan bulutlar bu ışığı dünyaya yansıtacaklardır.” Fakat öyle değildir. Olbers bu paradoksu evrenin bir başlangıcının olmasıyla açıklar. “Mademki öyle, yıldızlar daha tüm ışıklarını gönderecek kadar uzun süre var değillerdir, gaz bulutları ise daha o kadar ısınacak kadar yaşlı değillerdir.” İşte buradan yola çıkan Olbers evrenin bir başlangıcı olduğunu söyler.
Halbuki evrendeki yıldızların ve genel olarak maddenin dağılımı düzenli değildir. Hatta evrendeki madde miktarı da son derece düşüktür. Olbers, maddenin düzenli dağıldığı varsayımından yola çıkar. Fakat bu varsayım gerçeği yansıtmaz.
Asıl olarak Büyük Patlama teorileri ise 20. yüzyılda türeyecekti. Teorileri diyorum çünkü birden fazla teori var, biri iflas ettiğinde yerine diğeri geçirildi. İlki 1927 yılında Katolik Rahip Lemaître tarafından öne sürüldü. Bilimin ürettiği sonuçların baştan aşağı yanlış yorumlanmasıyla kısa sürede çürütüldü. Bu noktada George Gamow devreye girdi ve teoriyi yepyeni bir tarzda yazdı. Sonrasında ise bildiğimiz Standart Model oluşacaktı. Şu ana kadarki teorilerin hepsi gerçekliğe uygun şekilde yazılmak yerine kağıt üzerinde kurulan denklemlere gerçekliğin uydurulmasıyla oluştu. Stephen Hawking, “kimse bir matematik teoremiyle tartışamaz” argümanıyla durumu özetliyordu.
Biz matematik teoreminin yanlış olduğunu ileri sürmüyoruz ama kullanım alanının yanlış olduğunu söylüyoruz. Bir kez olsun başını göğe kaldırmaya tenezzül etmeyen bu insanlar sadece bol miktarda matematiksel işlemlerle kendi hayali evrenlerini oluşturuyorlardı. Burada şunu belirtmek gerekir ki, kusursuz bir düzlem hayal eden Öklid Geometrisi’nin dışına da çıkılmıyordu. Elbette bu geometri tarzının yanlış olduğunu söylemiyoruz ama farklı geometri tarzlarının da olduğunu ve bunların hangisinin hangi alanda kullanılabileceğinin analizi yapılmadığı ve körü körüne tek bir geometriye bağlanıldığı görüşündeyiz.
Elde hiçbir gözlemsel ve deneysel veri bulundurmayan Standart Model sadece matematik üzerine kuruluydu. Matematik, deney ve gözlemlerin analizinde kullanılacağı yerde hayali teorilerin kanıtlanması için kullanılıyordu. Bu teoriye göre evren, son derece sıkışık maddenin sıfır noktasında patlamasıyla muazzam bir hızla genişleyerek ortaya çıkmıştı. Patlamanın etkisi o kadar güçlüydü ki evren hala genişlemeye devam etmekteydi. İşte bu noktada teori belirli bir miktarda maddeyi gerekli görür. Bu genişlemenin hala devam etmesinin nedenini ve gökadaların oluşumunu açıklayacak miktarda madde olması gerekir. Fakat ortalıkta bu kadar çok madde bulunmamakta. Bunun izahını ise Karanlık Madde ile yaptılar. Görülmeyen, yakalanamayan ne olduğu bilinmeyen bir madde bütün evreni kaplıyordu.
Karanlık Madde fikri ise yine yukarıda gördüğünüz gibi matematiksel verilerin ön gördüğü madde miktarının gerçekte olmamasından türetilmişti. Gerçeği teoriye uydurma amacında bu girişim hiçbir gözlemin ve deneyin sonucunda ortaya çıkmamıştı. Bu noktadan sonra şuursuzca Karanlık Madde arayışlarına başlandı, yıllardır bu yönde araştırmalar yapılmasına rağmen bu maddenin varlığına dair tek bir kanıt bile bulunamadı. Ama nasıl olur, teori bu madde var olmalıdır diyor? Ama bu teori somut deliller üzerine yükselmedi ki insanların kendi zihinlerinde türettikleri bir teori bu.
Teorinin keyfiliği bu kadarla sınırlı değil. Büyük Patlamacıların kendi içlerinde en çok tartıştıkları konu evrenin yaşıydı. Evrenin yaşını ölçmek için kullandıkları cisimlerin uzaklaşma hızının bilinmesi gerekiyordu. v(hız)= h(Hubble sabiti) x d(uzaklık) idi fakat “Hubble sabiti”nin kaç olduğu konusunda bir türlü aralarında anlaşamıyorlardı. 50 diyen vardı, 85 diyen vardı.[1] Nitekim kısmen de olsa 13,7 milyarda anlaşmaya vardılar. Fakat eldeki veriler buna uymuyordu ve tekrar tekrar yenilediler. Şu anda bu rakamı 17 milyara kadar çıkarmış durumdalar. Fakat gelin görün ki somut veriler bunu da geçersiz kılıyor:
…İkincisi; Tully ve Fischer, gökadaların dönme hızı ile salt parlaklığı arasında bir bağıntı olduğundan yararlanarak gökadaların dağılımını haritaladılar ve gökadaların da filamenter yapılar halinde kümelendiklerini gördüler. Bu çalışmaların geliştirilmesi ile ince band halinde yedi milyar ışık yılı uzunluğunda süper süpergökada kümeleri ile karşılaşılmıştır. Yapılan gözlemlerde birbirlerine göreli hızlarının 500 km/s’den daha büyük olmadığı belirlenmiştir. Buna göre homojen bir dağılımdan başlayarak bu yapının oluşabilmesi için gerekli süre en iyimser değeri ile 150 milyar yıldır. Evrenin içinde evrenden yaşlı bir yapı apaçık bir çelişkidir…[2]
Burada evrenin kendisinden “en iyimser değeriyle” neredeyse 10 kat yaşlı bir yapıdan bahsediyoruz. Büyük Patlama Teorisi için gerçekten büyük bir açmaz bu. Matematiksel veriler 17 milyar diyor ama gerçekler öyle demiyor.
Teorinin bir başka açmazı ise “enerjinin korunumu yasası” ile düştüğü çelişki. “Büyük Patlama’dan önce ne vardı?” ya da “büyük çatırtıdan sonra ne olacak?” sorularını Stephen Hawking son derece saçma bulur. “Kuzey Kutbunun daha kuzeyinde ne var sorusuna benzer bir soru” olarak nitelendirir. Engels evreni hareket halindeki madde olarak tanımlıyordu. Ve bu bilim tarafından da destekleniyordu. “Evrenin Büyük Patlama”yla doğduğunu söylüyorsanız, maddenin de bu patlamayla doğduğunu söylüyorsunuzdur. Bu konuya bir açıklık getirmeniz lazım ama kaçıyorsunuz. Enerjinin korunumu yasası, maddenin yoktan var olamayacağını ve yok edilemeyeceğini söylüyor. Burada şunu da belirtelim ki Einstein, çalışmalarında maddenin enerjiye dönüştürülebilirliğini kanıtlayarak ikisinin aynı şeyin farklı biçimleri olduğunu gösterdi.
Görüldüğü gibi Büyük Patlama Teorisi tam anlamıyla bir yaratılış efsanesidir, hem de bilimin keşfettiği bütün gerçeklerle çelişen bir efsanedir. Bu teorinin koltuğu çok ciddi bir biçimde sallanmasına rağmen alternatif bir modelin olmaması onu ayakta tuttu. Üretilen alternatif teoriler sadece bu teoriyi güçlendirmekle yetindi -ki onların da gözleme değil keyfiliğe dayanma konusunda Büyük Patlama kozmolojisinden pek de farkı yoktu. Kısaca değinelim:
Diyalektik maddeciliğe değil de maddeciliğin mekanik yorumuna bağlanan insanlar kendi teorilerinin yıkıma uğraması karşısında kendi fikirlerini destekleyecek teoriler icat ettiler. Şunu belirtmek gerekir ki maddecilik bilimin ışığında kendisini yenilemek zorundadır. Gerçekleri teorilerimize uydurmak bizim işimiz değil!
Kararlı Durum Teorisi tam da böyle bir teoriydi. Bu teoriye göre evren büyük bir patlamayla ortaya çıkmamıştı ama genişlediği doğruydu. Bu sadece genişleme yanılgısının maddecilikle uzlaştırılması çabasıydı. Teori, bu genişlemeyi evrenin içinde kendi kendine ortaya çıkan madde ile açıklıyordu. Bu düpedüz enerjinin korunumu yasasıyla çelişiyordu. Maddenin yoktan var olması düşüncesinde maddeciliğin zerresi yoktu. Gerçeklik ile çelişen bu teori aynı zamanda maddenin yoktan var olması mekanizmasını açıklamıyordu. Bu teorinin yaratıcıları herhangi bir gözlemden yola çıkmış değillerdi sadece “Büyük Patlama”yı reddetmek için bunu yaratmışlardı. Daha en başından çürük olan bu teori 90’lı yıllarda yeni delillerle tamamen çökertildi. Örneğin enerjinin her oluşmasıyla birlikte madde ile beraber ona eşit miktarda karşı-madde de oluşması gerekiyordu ama böyle bir şey yoktu. “Büyük Patlama Teorisi” bu konuda “Kararlı Durum Teorisi”nden daha iyi noktadaydı.
Bundan sonra yine keyfi bir biçimde “Açılıp Kapanan Evren Modeli” ortaya atılacaktı. Bu teori de herhangi bir gözlemin, deneyin veya matematiksel verinin ışığında ortaya çıkmamıştı. Bu teoriye göre evren sürekli kendisini açıyor ve kapıyordu. Yani Büyük Patlama’yla beraber evren hızla açılıyor, genişliyor daha sonra tekrar tekillik durumuna düşüyor ve kapanıyordu. Sonra tekrar açılıyordu. Yani Büyük Patlama’nın evrenin başlangıcı olduğunu söylemek yanlıştı. O zaten sonsuzdan beri gelen ve sonsuza devam edecek olan patlamalar dizisine ait bir patlamadan ibaretti.
Elde hiçbir kanıt olmadan ortaya atılan bu teori, Büyük Patlama’ya mistik bir anlam yüklenmesini ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Bırakın kanıtı, böyle düşünmemiz için bir söylenti bile yoktu. Nitekim bu teori de bilim tarafından çürütülecekti. Patlamanın yapısından dolayı evren her seferinde daha hızlı açılıp kapanmalıydı ve dolayısıyla bunun bir sonu olmalıydı. Fakat evrende böyle bir olgu yoktu.
Bugüne kadar öne sürülen karşıt teoriler sadece Büyük Patlama Teorisi gibi kafadan türetiliyordu hatta ondan daha keyfiydi. Büyük patlama en azından gerçeğe uymayan matematiksel verilere dayanıyordu ama bu iki teorinin böyle bir özelliği de yoktu. Günümüzde ise gerçekten Büyük Patlamaya alternatif olabilecek modeller var. Bunların en ünlüsü ise hiç şüphesiz “Plazma Evren” teorisi. Bu teoriye kısaca değinmekte fayda var.
Plazma Evren Kozmolojisi
“Plazma Fiziği”nin kurucusu Nobel ödüllü fizikçi Hannes Alfven tarafından oluşturan bu teori evrenin bir başlangıcı ve sonu olmadığını ama durağan da olmadığını söyler. Dünyamızda fazla bulunmasa da evrenin yüzde 99’u plazmalardan oluşmaktadır.
Plazma, maddenin dördüncü hali olarak da kabul edilmektedir. Son derece yüksek ısıya sahip olağanüstü şartlar altında elektronlar atomlarından ayrılır ve madde yeni bir hal (plazma) alır. Evrenin büyük ölçüde filamenter yapıda olması plazmanın önemini ayrıca arttırıyor. Güneş sistemimizde de çeşitli gezegenlerin çevresinde plazma kuşaklarına rastlanmıştır. Alfven özellikle manyetik alanlar üzerine çalışmalar yaptı.
İçinden elektrik akımları geçen plazmalar filamenter bir yapı halini alırlar ve bu yapılar evrenin her yanını sararlar. Evrenin kaderini elinde bulunduran şey Newton’un mekanik yasaları değil, bu plazma akımlarıdır. Bilgisayar simülasyonları da bu kozmolojiyi desteklemekte. Her şeyden önce bu teori soyut matematiksel modellere değil deney ve gözlemlere dayanmakta. Matematik ise bu teoride elbette vardır ama sonuçların analiz edilmesinde, yorumlanmasında ve ölçüm işlemlerinde.
Evrende bir patlama gerçekleşmiş olabilir, Alfven bunu inkar etmez ama bu patlama evrendeki bir patlamadır. Evreni yaratan patlama değil, sadece evrenin bir bölümündeki patlamadır bu.
Bugün insanlık, son derece önemli keşiflerin eşiğinde ama bunun önünün açılması ve insanlık yararına kullanılabilmesi için var olan gerici sistemin yıkılması ve sadece ekonomik anlamda değil; bunun ürünü olarak sosyal, kültürel ve bilimsel alanlarda da sınırsız bir dünyanın kurulmasıyla mümkündür.
CERN’de Yapılmakta Olan Deneyler Üzerine
Şu anda burada yapılmakta olan deneyler büyük bir gürültüyle başladı. Deneylerin, kara delikler doğuracağı ve bunun dünyayı yok edeceği şeklinde bilimsellikten uzak teoriler icat edildi. Bizzat burjuva basın eliyle el altından dünyanın çeşitli yerlerindeki depremler bu deneye bağlandı. Deneyin yapıldığı bölgedeki insanlar bu bölgeyi terk etmeye kalkıştılar.
Bunlar insanların kendilerinden kaynaklanan cehaleti falan değildi. İnsanoğlunun bilimden uzak tutulması ve bilimin sadece belirli bir azınlığın elinde olması olgusuna burada hiç girmiyoruz. Bu deneyler hakkındaki safsataların bizzat burjuva basın eliyle yaratıldığını ve kitlelere empoze edildiğini görmemek mümkün değil.
Başka bir grup insan bu deneyler neticesinde yeni nesil silahlar keşfedileceğini ileri sürüp deneylere cepheden tavır aldılar. Elbette bu deneyden böyle sonuçlar çıkması da ne yazık ki mümkün. Fakat biz Marksistler’in bilim karşısındaki tutumu, her şeyde olduğu gibi, olumsuz sonuçları ortadan kaldırmak için onu engellemek yerine, onu sosyalist bir temelde ileriye taşımak olmalıdır. Biz Marksistler deneylerin engellenmesini istemeyiz, çünkü onun bize getireceği sayısız bilgi var. Deneye karşı çıkmak bilim düşmanlığıdır. Öte yandan bunun olumsuz bir dizi sonuçları olabilir. Deneyin kendisine değil, şimdiki haline karşı çıkabiliriz. Bizim amacımız deneyin insanlık yararına kullanılmasını sağlamak olmalıdır. Bu da kapitalist bir dünyada mümkün değildir.
Merkezde ortaya çıkan arızanın sanıldığından daha büyük olması nedeniyle, deneylere şu an iki ay ara verilmiş durumda. Aslında burada birden fazla deney yapılacak; bunlardan ilki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda proton huzmelerinin çarpıştırılması olacaktı. İlk paket bu ay içeriye bırakıldı, ikinci paket ise önümüzdeki ay içeriye bırakılacak ve bunların zıt yönlerde hareket etmesi ile çarpışmaları sağlanacaktı. Fakat bu deney şu an kesintiye uğramış olduğu için henüz bir sonuca ulaşılamadı.
Bu deneylerin amacı sadece Büyük Patlama Teorisini kanıtlamak ve onun açıklarını kapatmak değil. Bilim İnsanları kütlenin yapısını anlamak için de deneylerde bulunacaklar. Onlar kütlenin temelinde Higgs Parçacığının olduğunu söylüyorlar ve bunun varlığını kanıtlamaya çalışıyorlar ama bu parçacığın keşfedilmesiyle iş bitmiyor. Bu parçacığın bu özelliğini ortaya çıkaran şey nedir? Yani bu parçacığın keşfi esasında yeni sorular yaratacak. Geçici açıklamalarla bir yere varmaya çalışmanın bir sonucudur bu sadece.
Bu deneyler, belki bütün Standart modelin ölümüyle sonuçlanacak ya da onu kesinleştirecek; belki de sadece bir takım bilgiler elde edilecek. Bunu göreceğiz. Ama şunu söylemek için kahin olmaya gerek yok: Çıkarılan sonuçlar insanlık yararına kullanılmayacak. Bilimin de özgürleşebilmesi için sınıfsız ve sınırsız bir dünyaya ihtiyaç var. Bilimin şu an insanlık yararına kullanılmaması ona düşman olmamız gerektiği anlamına gelmez. Onu insanlığın hizmetine sokmamız gerektiği anlamına gelir sadece.

Dipnotlar

1) Aklın İsyanı- Alan Woods ve Ted Grant/ Tarih Bilinci Yayınları
2) Plazma Evren Modeli ile Bir Bang’in a priori ve a pasteriori Karşılaştırılmaları- Özgür akarsu ve Tuncay Doğan/ 2. Uluslararası Astronomi Öğrenci Toplantısı, 4 Eylül 2003, TUG, Antalya