Peru iklim değişikliği görüşmeleri ve büyük güçler arası rekabet

Birleşmiş Milletler’in son iklim zirvesi olan “20. Taraflar Konferansı” (COP20), Peru’nun başkenti Lima’da, [13-14 Aralık] hafta sonu, küresel karbon emisyonunu azaltma konusunda anlaşma sağlanmaksızın sonuçlandı. 
Çoktandır tırmanmakta olan çevresel krizin üzerine gitmede herhangi bir kayda değer önlemin alınmasında yaşanan bu başarısızlık, 2009’daki Kopenhag bozgununu takip eden bir dizi başarısız BM zirvesine Lima’yı da eklemiş görünüyor. O zaman, yeni seçilmiş olan Amerikan Başkanı Barack Obama ile diğer dünya liderleri, büyük bir tantanayla buluşmuş ama ABD ile Çin ve Rusya’nın da dahil olduğu rakip güçler arasındaki kindar bölünmelerin ortasında, Kyoto sonrası bağlayıcı bir anlaşma üzerinde uzlaşamamışlardı. 
Gelecek yılın Aralık ayında, Paris’te üst düzey bir zirve planlandı ama Washington, şimdiden, bağlayıcı bir anlaşma girişiminde bulunulması önerilerine bile taş koymuş durumda. Bunun yerine, her bir hükümet sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik “gönüllü” planlar geliştirecek.
Paris’teki zirvenin büyük ihtimalle ne şekilde sonuçlanacağının ana hatları Lima’da belliydi. Peru’daki zirvenin iki gün uzamasının ardından, delegeler, hiçbiri herhangi bir şey için söz vermezken, sonunda, rakip büyük güçlerin endişelerini dengelemeye çabalayan bir açıklama üzerinde anlaştı.
Lima İklim Eylem Çağrısı olarak adlandırılan beş sayfalık açıklama, “bunu yapmaya hazır” hükümetlerin, 31 Mart’a kadar, emisyon azaltım hedeflerine ilişkin bir plan ile bu kesintileri gerçekleştirmeye yönelik iç mevzuatlarının bir açıklamasını sunacaklarını belirtiyor. 
Avrupa Birliği’nin ortaya koyduğu, hükümetlerin sunmuş olduğu emisyon planlarını denetleme ve soruşturma mekanizması talebi, Çin tarafından, egemenliğine yönelik bir tehdit olarak reddedildi. Lima metni, ilk taslağının, hükümetler yıllık hedefleri ve kullandıkları ulusal emisyon hesaplama yöntemleri de dahil çeşitli detayları “sağlayacaktır” biçimindeki ifadesini yumuşattı. Metnin son hali, artık sadece “sağlayabilir” diyor.
Washington ve onun aralarında Avustralya ile Kanada’nın da bulunduğu müttefikleri, kendi ülkelerinde daha fazla karbon emisyonu azaltımını, Çin, Hindistan ve Brezilya dahil sözde gelişmekte olan ülkelerin benzeri taahhütlerine bağlama amacına ulaştılar.
Lima açıklaması, “farklı ulusal koşulların ışığında, ortak ama farklılaşmış sorumluluklar ve herkesin kendi yetenekleri ilkesi” üzerine kurulu 2015 anlaşmasına atıfta bulundu. Bu, emisyon azaltım hedeflerine uymakla yükümlü kılınmış ülkelerin neredeyse tamamının gelişmiş kapitalist ekonomiler olduğu ve diğer devletlerden sadece gönüllü adımlar atmalarının istendiği Kyoto Protokolü’nden farklıdır.
Obama yönetimi, uzun zamandır, bu bölümün çıkartılmasında ısrar ediyordu. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Lima’da yaptığı sunumda, “Aslında, basit bir şekilde söylemek gerekirse, bizler, geriye dönmek ve yaşananlardan kimin sorumlu olduğunu açığa çıkarmak için yeterli zamana sahip değiliz… bugün küresel emisyonların yarısından fazlası gelişmekte olan ülkelerden kaynaklanıyor bu yüzden onların da harekete geçmesi zorunludur.” dedi.
Washington’ın gerçek gündemi, etkili bir küresel iklim değişikliği anlaşmasına ulaşmak değil ama rakip güçlerin, Kyoto sonrası bir antlaşma yoluyla herhangi bir ekonomik ya da jeostratejik üstünlük elde etmemesini garanti altına almaktır. Amerikan kapitalizminin derinleşen krizine ve onun dünya hegemonyasının sarsılmasına tepki gösteren Obama yönetimi, Çin’in altını oymayı ve onu askeri olarak kuşatmayı amaçlayan, kışkırtıcı Asya-Pasifik’e “dönüş”ü başlatmıştır. O, aynı zamanda, Ukrayna’da faşist destekli bir hükümet kurarak ve Amerikan emperyalizminin tüm Avrasya coğrafyası üzerindeki etkisini arttırmanın bir yolu olarak Doğu Avrupa genelinde askeri gerilimleri körükleyerek, saldırgan bir şekilde Rusya’nın üstüne gidiyor. 
Yeni bir iklim değişikliği anlaşmasına ulaşmaya yönelik yararsız görüşmelerin gerçekleştiği jeopolitik bağlam budur. Her bir ulusal egemen sınıf, kendi çıkarlarını ilerletmenin ve rakiplerine karşı stratejik alan elde etme peşinde koşarken, insanlığın karşı karşıya olduğu çevresel felaketin belirtileri artmaya devam ediyor.
Birleşmiş Milletler’in İklim Değişikliği Üzerine Uluslararası Paneli (IPCC), geçen hafta, dünya çapında binlerce iklim bilimcisi tarafından gerçekleştirilmiş en son araştırmanın bir başka özetini yayınladı. IPCC, “alışıldık” tahminlere göre, yüzyılın sonuna kadar ortalama dünya sıcaklığının yaklaşık 4°C artacağını bildirdi. Bu, “özgün ve tehdit altında olan sistemler üzerinde şiddetli ve geniş çaplı etkilere; azımsanmayacak sayıda canlı türünün yok olmasına; küresel ve bölgesel gıda güvenliğinde büyük risklere ve buna bağlı olarak ortak insan faaliyetleri üzerinde kısıtlamalara; köklü bir iklim değişikliği ihtimalinin artmasına ve bazı yerlerde uyarlanma potansiyelinin kısıtlanmasına” neden olacaktır.
Heyetler Lima’da toplantıya başladıklarında, Dünya Meteoroloji Örgütü, 2014’ün bugüne kadar kaydedilmiş en sıcak yıl olduğunu bildirdi.
IPCC, küresel ısınmayı sanayileşme öncesi seviyelerin 2°C üstüne çıkmayacak şekilde sınırlamak için, net karbon emisyonunun 2100 yılına kadar sıfıra düşürülmesiyle birlikte küresel emisyonların 2010-2050 yılları arasında yüzde 70’ten yüzde 40’a gerilemesi gerektiğini tahmin ediyor. Bununla birlikte, bir takım iklim bilimciler, 2°C’lik bir sıcaklık artışına izin verilmesinin ciddi çevresel olaylar riskini arttıracağı; bu yüzden, karbon emisyonlarının çok daha hızlı bir şekilde azaltılması gerektiği uyarısında bulundular.
Bu kaygı verici bilimsel kanıtların hiçbiri, başlıca kapitalist güçlerin tutumunu değiştirmedi. Lima toplantısı ve gelecek yıl yapılacak Paris zirvesi hazırlıkları, iklim değişikliği krizinin, şirket çıkarlarının ve emperyalistler arası rekabetin küresel ekonominin gerekli yeniden örgütlenmesini ve mevcut ya da potansiyel teknolojilerin akılcı kullanımını engellediği kar sisteminin sınırları içinde çözülmesinin imkansızlığını vurgulamaktadır.