Trump’ın seçilmesi, savaş tehlikesi ve gençliğin karşı karşıya olduğu siyasi görevler

Öğrenciler ve gençler 2017’de okula başlarken, derinlemesine değişmiş bir dünya ile karşılaşıyorlar. Son üç ay içinde, Amerikan siyasi tarihinde görülmemiş bir aşırı sağcı yönetim göreve gelmiş durumda.

Donald Trump’ın kabinesi milyarderlerden, faşistlerden ve eski generallerden oluşuyor. Bu hükümet, içeride şirket seçkinleri için büyük vergi kesintileri uygulamanın yanı sıra, kamu eğitiminin, sağlık hizmetlerinin ve sosyal hizmetlerin son kalıntılarını yok etmeye; dışarıda ise savaşa adanmıştır.

Yeni hükümetin içerideki ilk icraatı, 1930’ların en kötü suçlarını hatırlatan ve tüm işçi sınıfına karşı hazırlanmakta olan baskıcı önlemleri vurgulayan kapsamlı bir göç yasağı başlatmak oldu. Trump’ın yetkilileri, otoriter yönetim planlarına ilişkin bir uyarı olarak, mahkemeleri alenen suçladılar ve başkanın, göç üzerine istediği her türlü kararnameyi yayınlama yönünde tartışmasız hakkı olduğunu ileri sürdüler.

ABD yönetimi, küresel cephede, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan tüm eski diplomatik düzenlemeleri, ittifakları ve uluslararası kurumları çöpe atıyor. Trump’ın saldırgan “Önce Amerika” milliyetçiliği programı, ABD oligarşisinin jeo-stratejik, mali ve ekonomik çıkarlarına herhangi bir şekilde meydan okuyan her ülkeye karşı ekonomik, ticari ve askeri savaş anlamına geliyor. Bu, gücü değil, ABD emperyalizminin tarihsel ekonomik ve siyasi gerilemesini yansıtan bir önlemdir. Trump, daha şimdiden, Çin’i, Kuzey Kore’yi ve İran’ı hedef olarak belirlemiş durumda.

Yeni bir dünya savaşı tehlikesi, gerçektir. Trump yönetimi ve onun Cumhuriyetçi destekçileri Pekin’e karşı savaş hazırlıklarını hızlandırırken, ordu-istihbarat aygıtının Demokratik Parti tarafından desteklenen başlıca kesimleri, Rusya’ya karşı uzun yıllardır yaptıkları hazırlıkların hız kesmesine izin vermeyi reddediyor. Trump’ın başkanlığının sadece bir ayı içinde, ilk önce Çin’e mi yoksa Rusya’yı mı saldırılması gerektiği üzerine fiili bir iç savaş patlak vermiş durumda ki her iki politika da, Amerikan ve dünya halkları için kestirilemez sonuçlara sahiptir.

Trump yönetimi, aynı zamanda, onun özellikle göçmenleri, sığınmacıları, Müslümanları ve kayıtsız işçileri hedef alan, baskıcı, işçi sınıfı karşıtı politikalarına muhalif olan milyonlarca Amerikalı işçinin ve gencin devam eden gösterileriyle karşı karşıya. ABD’deki kardeş örgütümüz Toplumsal Eşitlik İçin Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler’in (IYSSE) açıkça ortaya koyduğu gibi, bu hareketin, Trump’a muhalefeti onun kirli sosyal politikalarına karşı çıkmayan ama Rusya’ya karşı savaş yönelimini yoğunlaştırmayı amaçlayan Demokratik Parti’den siyasi bir kopuş gerçekleştirmesi gerekiyor.

Böylesi bir yönetim nasıl iktidara gelebildi? Dünya medyasının, Demokratik Parti’nin ve onun çeşitli sahte sol örgütlerdeki siyasi destekçilerinin ileri sürdüğü resmi açıklama, bundan “beyaz işçi sınıfı”nın sorumlu olduğudur.

Bu bir yalan ve iftiradır. 2016 seçimlerinin tanımlayıcı özelliği, sıradan insanlar arasında bir sağa kayış şöyle dursun, tüm siyaset kurumuna, özellikle de istihbarat aygıtlarının ve devasa yatırım bankalarının partisi olarak yerilen Demokratik Parti’ye verilen destekteki çöküştü.

Trump’ın seçilmesinin sorumluluğu, öncelikle, Hillary Clinton’ın ve Demokratik Parti’nin siyasi iflasına aittir. Onların milyonlarca sıradan insan arasındaki kitlesel hoşnutsuzluğa kapalı olan kampanyaları, Başkan Obama’nın 8 yılının kitlesel yoksulluğa, işsizliğe ve görülmemiş toplumsal eşitsizliğe yol açtığı koşullarda, “Amerika zaten büyük” diye ısrar etti. Savaş suçlusu sicili çok iyi bilinen Clinton, savaş hazırlığı doğrultusunda Rusya’ya yönelik histerik suçlamalara ve başlıca sınıfsal sorunları bastırmak amacıyla cinsiyet temelli kimlik politikasına odaklandı.

İkinci sırada, “sosyalist” olduğu ve “milyarder sınıfa karşı bir siyasi devrim” yürüteceği sahte iddialarıyla Demokratik Parti ön seçimlerinde Clinton’a karşı 13 milyon oy kazanan Senatör Bernie Sanders tarafından oynanan rol geliyordu. Sanders’ın amacı, özellikle gençler arasındaki bu son derece önemli siyasi radikalleşmeyi başka yöne çevirmek ve onların gerçek bir sosyalist alternatif arayışını Demokratik Parti’ye yedeklemekti. Parti kongresindeki sahnede Clinton’ı Demokratik Parti’nin başkan adayı olarak gösteren, Sanders’tan başkası değildi.

Demokratlar, göreve başlama töreninden bu yana Trump’a dalkavukluk ediyorlar. Sanders ve diğerleri, onun yönetimiyle birlikte çalışmayı vaat etmiş ve göçmenlere yönelik saldırılarını açıkça desteklemiştir.

Bununla birlikte, Trump, hiç de bir sapma değildir. Onun yönetimi, ABD’ye egemen olan kapitalist oligarşinin gerçek yüzünü temsil etmektedir. Bu yönetim, son on yıllarda dışarıda bitmek bilmeyen savaşlar, içeride ise işçi sınıfının demokratik ve sosyal haklarına yönelik bir toplumsal karşı-devrim yürütmeye adanmış olan önceki Demokratik ve Cumhuriyetçi yönetimlerin ürünüdür. Trump’ın önceli olan Obama, ABD tarihinde iki tam dönemi savaşta geçiren ilk başkandı ve 2,5 milyon göçmeni sınır dışı ederek rekor kırmıştı.

Dahası, yeni ABD yönetimi, tek başına iç faktörlerin bir ürünü de değildir. ABD’deki görülmemiş krizin arkasında yatan şey, dünya kapitalizminin, küresel ekonomi ile dünyanın rakip ulus-devletlere bölünmesi ve toplumsallaşmış üretim ile üretici güçlerin özel mülkiyeti arasındaki temel çelişkileridir. Geçtiğimiz 103 yılda iki dünya savaşına yol açan aynı çelişkiler, bugün, büyük güçleri bir üçüncü dünya savaşına doğru itiyor.

Her ülkede siyasi yaşamı tanımlayan özellik, tüm resmi siyaset kurumuna yönelik kitlesel hoşnutsuzluktur. Milyonlarca sıradan emekçinin şiddetli muhalefeti karşısında şirket seçkinlerinin sağlıkta, eğitimde ve tüm sosyal harcamalarda kesinti yönündeki kemer sıkma taleplerini uygulamaya çalışan Avustralya’daki Malcom Turnbull’un Liberal-Ulusal hükümetinin krizinin kaynağı budur. Bu, aynı zamanda, yaygın toplumsal öfkeyi ve sıkıntıyı milliyetçiliğe, şovenizme ve yabancı düşmanlığına yönlendirmek üzere popülist demagojiyi kullanarak Trump’ın başarısını kopyalama peşinde koşan diğer sağcı ekiplerle birlikte Tek Ulus’un yeniden ortaya çıkışının da kaynağıdır.

Kendi modelleri olarak Sanders’tan yararlanan Yeşiller de, özellikle zararlı bir rol oynuyorlar. Ayrıcalıklı orta sınıf kesimlerin çıkarlarını temsil eden ulusalcı, savaş yanlısı bir programa sahip kapitalist bir parti olan Yeşiller, aniden sahte “sol” bir söylem geliştiriyorlar. Onların amacı, zayıf desteklerini attırmak ve gitgide siyasallaşan gençleri ve işçileri mevcut parlamenter düzen içinde kapana kıstırmaktır.

Yeşiller’in, halkın arkasından Avustralya’yı ABD’nin Çin’e karşı savaş planları çizgisine sokarken Gillard’ın İşçi Partisi hükümetini desteklediği unutulmamalıdır. Dahası, Yeşiller, Avustralya’nın Doğu Timor’daki, Solomon Adaları’ndaki ve Asya-Pasifik bölgesi genelindeki kendi emperyalist müdahalelerini ve entrikalarını her durumda desteklemiştir.

Sosyalist Alternatif ve Sosyalist İttifak gibi sahte sol örgütler ise ABD’nin aşırı sağcı İslamcı güçlerle işbirliği içinde kışkırttığı Suriye’deki rejim değişikliği savaşını destekleyerek ve Çin’i emperyalist olarak suçlayarak, kendilerini ABD emperyalizmi ile aynı hizada konumlandırmışlardır. Onlar, Avustralya’da, her mücadelenin İşçi Partisi’ne, Yeşiller’e ve bütünüyle şirket yanlısı, işçi sınıfı karşıtı olan sendikalara tabi olmasında ısrar ederek, işten çıkarmalara, ücretlerin/çalışma koşullarının kötüleşmesine ve sosyal hizmetlerin yok edilmesine karşı işçi sınıfının bağımsız bir siyasi hareketinin gelişmesini önlemeye çalışıyorlar.

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (SEP) ve dünya Troçkist hareketinin gençlik hareketi Toplumsal Eşitlik İçin Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler (IYSSE), kemer sıkmaya, demokratik haklara yönelik saldırıya ve nükleer savaş hazırlıklarına karşı sosyalist, devrimci ve enternasyonalist bir perspektif uğruna mücadele etmektedir.

IYSSE, öğrencileri ve gençleri, kapitalist toplumdaki tek devrimci güç olan işçi sınıfına yönlendirmeye çalışmaktadır. Bizler, milliyetine, ten rengine, dinine, cinsiyetine ya da cinsel yönelimine bakmaksızın bütün ülkelerin işçilerinin küresel kapitalizme karşı ortak bir mücadelede birliği uğruna mücadele ediyoruz.

Tüm öğrencileri ve gençleri, tarihin, özellikle de 20. yüzyılın büyük toplumsal altüst oluşlarının ve devrimci mücadelelerinin derslerini incelemeye çağırıyoruz. Bunlar, günümüzde karşı karşıya olduklarımızla (emperyalist savaş, siyasi baskı ve toplumsal sömürü) çarpıcı benzerlikler taşıyan koşullarda ortaya çıkmışlardı.

Bu yıl, işçi sınıfının ilk kez siyasi iktidarı ele geçirdiği 1917 Rus Devrimi’nin 100. yıldönümü. Birinci Dünya Savaşı’nın dehşetlerine son vermiş olan bu devrim, Avustralya dahil olmak üzere her ülkede kitle desteği kazanarak, küresel politikayı dönüştürmüştü.

En önemlisi, devrim, siyasi önderliğin son derece önemli rolünü kanıtlamıştı. Rus Devrimi, temel teorik ve siyasi meseleleri netleştirmiş devrimci, Marksist bir partinin önderlik ettiği işçi sınıfının, can çekişen kapitalizmi yıkma, bir işçi devleti kurma ve sosyalist bir dünyaya geçiş sürecini başlatma kapasitesine sahip olduğunu göstermişti.

Kapitalizmin savaşa yol açan aynı çelişkileri, sosyalist devrimin koşullarını da yaratıyor. Perspektifimiz ile hemfikir olan öğrencileri ve gençleri, IYSSE’ye katılmaya, öğrenci kulüplerimizin inşasına yardımcı olmaya ve okullarda, Teknik ve İleri Eğitim Kurumları’nda (TAFES) ve ülke ve Asya-Pasifik bölgesi genelindeki üniversitelerde işçi sınıfı gençliği arasında yeni şubelerimizi kurmaya çağırıyoruz.

20 Şubat 2017

İngilizce özgün metin