Dünyada Yaşanan Açlık ve Yoksulluğun Tek Sorumlusu: KAPİTALİZM
Nisan ayı, emekçilerin gıda fiyatlarındaki artışa karşı isyanlarıyla damgalanıyor. Önce, Mısır’da, Kahire’nin kuzeyindeki Mahalla bölgesindeki tekstil işçileri harekete geçti. Binlerce polis tarafından kuşatılan bölgede çıkan çatışmalarda, aralarında bir çocuğun da bulunduğu 7 kişi öldürüldü. Ardından, Tunus’ta on binlerce insan hayat pahalılığını ve işsizliği protesto amacıyla gösteriler düzenledi.
Açlığa karşı gösteriler, aynı günlerde Amerika kıtasına, Birleşmiş Milletler adına emperyalist işgal altında tutulan Haiti’ye sıçradı. Hem de açık bir ayaklanma biçiminde. Polis, LesCayes‘de barışçıl eylemler biçiminde başlayan kitlesel gösterilere silahlı müdahalede bulundu ve beş kişiyi öldürdü, yüzlercesini yaraladı. Bunun üzerine kendiliğinden ve önderliksiz bir ayaklanma biçimini alan gösteriler sonucunda hükümet devrildi. Sonunda, Haiti devlet başkanı Rene Preval, bir hafta içinde ikiye katlanmış olan pirinç fiyatının indirildiğini ilan etti.
Gıda fiyatlarındaki artışa karşı protestolar bir kaç ülkeyle sınırlı değil. Son olarak Moğolistan’ın başkenti Ulan Batur’da 20 bin kişi pirinç, et ve un fiyatlarındaki artışı protesto etmek için sokağa döküldü. Emekçilerin açlığa karşı mücadelesi Pakistan, Bengaldeş, Tayland, Filipinler, Endonezya ve Kamboçya’dan Etopya’ya, Fildişi Sahili’ne kadar bütün Afrika’yı kucaklıyor; oradan Latin Amerika’da Bolivya’ya, Peru’ya, Meksika’ya ulaşıyor.
Bu durum, sermayenin IMF ve Dünya Bankası’ndan Birleşmiş Milletler’e kadar başlıca uluslararası örgütleri için açık bir “alarm“ işareti oldu. Olası bir yanlış anlaşılmayı önlemek için belirtmekte yarar var: Uluslararası sermayenin sözcülerini harekete geçiren şey, başta pirinç olmak üzere gıda ürünlerinin fiyatlarında kısa süre içinde ortaya çıkan hızlı artış değildir. Bir başına bu durum, sermaye için daha fazla kar anlamına geleceğinden tercih edilebilirdir. Onlar, sözcüğün gerçek anlamıyla açlıktan ölümle karşı karşıya olan onmilyonlarca emekçinin dünya çapında ayaklanmalar biçimini alacak tepkisinden; derin bir krizin ortasında patlayacak böylesi bir tepkinin ekonomik ve siyasi sonuçlarından korkuyorlar.
Fiyatlar daha da artacak
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) son raporuna göre, son üç ay içinde uluslararası pirinç fiyatları yüzde 20 oranında arttı. Basında yer alan haberlere göre, ABD’nde bu yılın ilk üç ayı içinde pirinç fiyatlarında yaşanan artış yüzde 60’ı aşmış durumda. Türkiye’de ise bir yıl içinde pirincin fiyatı yüzde 130, kimi aklı evvellerin pirince alternatif olarak sunmaya çalıştığı bulgurun fiyatı ise yüzde 155 oranında artmış durumda.
Uzmanlar, tonu 800 dolara yaklaşan pirincin fiyatının önümüzdeki üç ay içinde bin dolara ulaşacağından söz ediyorlar. Öte yandan, fiyatları hızla artan tek ürün pirinç değil. FAO’nun raporuna göre, 2006 - 2007 yılları arasında, dünya genelinde tahıl fiyatlarında yüzde 42, yemeklik yağın fiyatında yüzde 50, süt ürünlerinin fiyatında ise yüzde 80 artış yaşandı. Dünya Bankası, dünya gıda ürünleri fiyatlarının son üç yıl içinde iki kat arttığını zaten açıklamıştı. En önemlisi de FAO‘nun, gıda fiyatlarındaki artışı „büyük olasılıkla kalıcı“ olarak değerlendirmesi.
Durum o denli ciddi ki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, „dünyadaki gıda krizi acil boyutlara ulaştı. Bu krizin çok daha kapsamlı ekonomik, siyasi sonuçları olacak“ diye haykırıyor; IMF – Dünya Bankası da acil önlem çağrısına „konuyu Haziran ayındaki G 8 Zirvesi’nde görüşeceğiz“ yanıtını veren İngiliz başbakanına “Haziran çok geç olur“ diyor.
Bütün bunlar gözünün önünde yaşanırken, AKP hükümetinin Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, emekçilere, yüzde 155 zam görmüş olmasına karşın pirince göre “ucuz“ olan bulgur yemelerini öneriyor: Gerekirse üç beş gün pirinç yerine bulgur yeriz; fiyatları düşürürüz.“ Eker’in, piyasa fiyatlarının oluşmasında “piyasanın görünmez eli“ne olan inancı her ne kadar göz yaşartıcı olsa da onun bu sözleri –öncelikle bulunduğu konumdan dolayı- gerçekleri gizleme adına pervasızca söylenmiş bir yalandır.
Öte yandan, kimi burjuva ekonomi uzmanları, tahıl ürünlerinde yaşanan hızlı fiyat artışının bu ürünlere olan talebin sabit kalmış olmasından, stokların azlığından ve Hindistan ile Vietnam‘ın pirinç ihracatlarına kısıtlamalar getirmiş olmasından kaynaklandığı masalını okuyor, ardından da ekliyorlar: Ancak, kötümserliğe kapılmaya gerek yok. Bu sıkıntı aşılabilir; hem dünyada tahıl üretiminin bu yıl yüzde 2.6 artarak 2.16 milyar tona çıkmasını bekliyoruz.
Gıda ürünlerinin fiyatlarında yaşanan hızlı artışı tek bir nedene bağlamak eksik, bu yüzden de yanlış olacaktır. Bu fiyat artışlarında nüfus artışının, küresel ısınmanın ve birçok ülkede biyoyakıt üretiminin yaygınlaşmasının (uzmanlar, yalnızca ABD hükümetinin etanol üretiminde kullanılmak üzere şalgam üretimine 6 milyar Dolar‘lık destek vermesinin, piyasalardan 138 milyon ton tahılın çekilmesine yol açacağını belirtiyorlar); başlıca pirinç ve tahıl ürünü ihracatçısı ülkelerin koyduğu ihracat sınırlamalarının; iki yıl önce varili 50 ABD Dolarları‘nın altında olan petrolün 115 ABD Doları‘na yükselmiş olmasının ve ABD Doları’nın sürekli değer kaybına kadar bir çok faktörün etkisi bulunmaktadır.
Ancak pirinç ve tahıl ürünleri fiyatlarının son artışında başlıca etmen sermayenin bu mallar üzerinde spekülatif yatırımlara girmesidir. Bugüne kadar petrol, değerli madenler (uranyum, altın vb.), konut ve sağlık gibi bir çok alanda at koşturarak devasa karlar elde eden sermaye, ABD’deki son Mortgage krizinin ardından çok daha yoğunlaşmış biçimde gıda alanındaki spekülatif yatırımlara yönelmiş durumda. Başta pirinç, soya fasulyesi ve buğday olmak üzere emtia borsalarına yönelme, asıl olarak sermaye piyasalarında faaliyet gösteren spekülatif sermayenin yalnızca yaşanan mali kriz içinde kendilerini güvence altına alması anlamına gelmiyor; ona güvencenin yanı sıra devasa bir kar alanı da sunuyor. Pirinçte ve diğer gıda ürünlerinde yaşanan bu hızlı fiyat artışının ardında da „hedge fonları“ denilen ve dünya borsalarında hızla hareket ederek büyük karlar peşinde koşan spekülatif sermayenin Bangkonk Borsası’ndan (Tayland) başlayarak bu alanda at koşturmaya başlaması yatmaktadır.
Hedge fonlarının gıda ürünleri alanına girmesiyle birlikte, yüzmilyonlarca insanın yaşamı, artık hiç kimsenin görmezden gelemeyeceği biçimde sermayenin çılgın kar güdüsüne tabi kılınacaktır. Spekülatif sermayenin uzunca süredir emeklilik, sağlık, konut vb. alanlarda at koşturduğunu ve bu alanlarda şişen balonların ardı ardına patlama noktasına geldiğini deneyimlerimizden biliyoruz. Ancak yüz milyonlarca emekçinin çıplak açlık karşısında sergileyeceği tepkinin bütün bu alanlarda yaşanan yağma karşısındakinden çok daha sert ve en az açlığın kendisi kadar çıplak olacaktır.
Sermayenin sözcüleri de bunun farkında. Bu yüzden onlar, en yetkili ağızlardan, bir zamanlar "gölge etmesin başka ihsan istemez“ dedikleri devleti yardıma çağırıyorlar. Çünkü onlar, bütün bu yaşananların, tam da onların her derde deva diye on yıllardır göklere çıkardıkları "serbest piyasa“nın, yani her türlü sınırlamadan kurtulmuş kapitalizmin sonuçları olduğunu biliyorlar. "Serbest piyasa“ politikalarını yaşama geçirmeleri (yani ‘kendi‘ pazarlarını uluslararası sermayeye tümüyle açmaları) için az gelişmiş ülkelere on yıllardır baskı yapan ve bunu başaran IMF‘nin ve Dünya Bankası’nın bugün “devletler bir araya gelip piyasalara müdahale etsin“ demesinin ardında, mali alanı aşıp üretim alanına yansıyacak bir çöküş ve dünya çapında emekçi ayaklanmaları karşısında duydukları kaygı yatıyor.
Açlığa da “Ulusal çözüm“ yok
Bundan otuz kırk yıl öncesine kadar, hemen her ülkenin “kendi“ ulusal sınırları içinde kendisini şöyle ya da böyle besleyebildiğini; tarım sektörünün de kapitalizmin krizlerinden pek fazla etkilenmediğini biliyoruz. Dünyanın asıl olarak “sanayi toplumları“ ile “tarım toplumları“ biçiminde iki grup halinde tanımlandığı o yıllarda üretici güçlerde (bilim ve teknolojide) yaşanan gelişmeler, sanayi ülkelerini aynı zamanda dünyanın en büyük tarım ülkeleri haline getirdi. Genetik mühendisliğinde ve biyolojide sergiledikleri devasa atılımla emperyalist ülkeler, birim (metrekare, kilo/tohum ya da hayvan) başına gıda malları üretimlerini devasa ölçekte arttırdılar. Dahası onların tarım ve hayvan ürünleri kalite, dayanıklılık ve çeşit bakımından ne öncesiyle ne de az gelişmiş ülkelerinkilerle karşılaştırılamayacak denli üstündü. Biyoloji ve genetik bilimi sayesinde elde edilen bu ürünler ve onların tohumları, elbette söz konusu birkaç ülkede yerleşik büyük şirketlerin tekelinde, dünyanın dört bir yanına yayıldı. Ancak bu durum, bir yandan tarımsal üretimin artmasını sağlarken, aynı zamanda, müşteri ülkelerin tohum üreticisi şirketlere bağımlı hale gelmesine yol açtı.
Artık bir kesimi çok uluslu hale gelmiş olan gıda tekellerinin dünya gıda üretiminde belirleyici önem kazanmasında, başta ABD olmak üzere emperyalist devletlerin ve IMF ile Dünya Bankası gibi uluslararası mali kuruluşların azgelişmiş ülkelere yönelik baskısı önemli rol oynadı. Kendi çiftçilerine önemli teşvikler veren ve onları uluslararası kapitalist rekabete karşı gümrük duvarlarıyla koruyan emperyalist devletler, özellikle 80’li yıllardan itibaren, az gelişmiş ülkelerdeki yönetimlerin tarım sektörüne olan sübvansiyonları kaldırması yönünde büyük bir baskı uyguladı. 1980’li yıllardan başlayarak uygulamaya konulan yeni liberal politikalar sonucunda, azgelişmiş ülkelerin hemen tamamı, gıda alanında yerel piyasaları işgal eden uluslararası tekellere bağımlı hale geldi. Bugün, Türkiye’nin de aralarında olduğu bu ülkeler, bir iki istisna hariç, “ulusal“ sınırlar içinde kendini besleyebilecek durumda değil.
Tarım ve hayvancılık sektöründe üretici durumda olan Arjantin, Hindistan, Tayland gibi ülkelere gelince. Bu ülkelerdeki yönetimlerin fiyatların kendi “ulusal“ pazarında yükselmesini önlemek için ihracata sınırlamalar getirmesi gıda mallarının fiyatlarının uluslararası düzeyde yükselmesine; dolayısıyla da başta pirincin ve tahılın kullanıldığı yüzlerce başka ürünün fiyatlarının artmasına yol açıyor. Bu durumda, bu malların girdi olarak kullanıldığı yüzlerce ürünün fiyatı artmakta; ürününü uluslararası piyasalardaki yüksek fiyatlarla satmak isteyen üretici çiftçilerin muhalefeti, kaçınılmaz biçimde, pahalılaşan gıda ürünleri kullanan emekçilerinkiyle birleşmektedir. Bu durumda, hükümetlerin yapabileceği tek şey, sonuçta bir kez daha emekçilerin muhalefetini körükleyecek olan enflasyonu canlandırmak pahasına, giderek artan biçimde sübvansiyonlara başvurmaktır.
Özetle gıda ürünlerinin fiyatlarında yaşanan ani artış, yirmi küsur yıldır göklere çıkartılan küresel kapitalist düzenin iflasını bir kez daha ilan etmektedir. Sermaye tam bir açmaz içinde. O bir yandan en fazla kar peşinde dünyanın her bir köşesinde dilediğince at koşturmak isterken, bizzat bu işleyişin yol açtığı krizler karşısında “kendi“ ulus devletini müdahaleye çağırıyor.
Oysa sermaye, kapitalist üretimin –artık uluslararası düzey edinmiş- toplumsal karakteri ile üretim araçlarının özel mülkiyeti ve ulus devletlerin varlığı arasındaki bu çelişkiyi çözemez. O ne üretim araçlarının özel mülkiyetine (dolayısıyla burjuvalar arası rekabete) ne de bu özel mülkiyetin koruyucusu burjuva devletin varlığına son verebilir. Bu yüzden, tarihinin en derin krizlerinden birini yaşayan sermayenin her bir kesimi, kendi çıkarlarını koruması için yüzünü burjuva devlete dönüyor, onu yardıma çağırıyor. Hani şu, kısa süre öncesine kadar yerin dibine batırılan “ulus” devletten söz ediyoruz!
IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn, 7 Nisan 2008 tarihli Financial Times gazetesinde yer alan söyleşide, "menkul kıymetler piyasası, konut piyasası veya bankacılık sektörüne yönelik kamu müdahalesi gereğinin gittikçe daha açık hale geldiğini düşünüyorum" demiş ve eklemişti: "Kriz globaldir... Ayrışma teorisi denilen şey tamamen yanıltıcı." Mortgage krizinin patlamasının ardından bunları söyleyen IMF’nin bugün, “devletler gıda fiyatlarındaki artışa karşı derhal harekete geçsin“ çığlıkları atmasının ve Haziran ayını bile “çok geç“ bulmasının nedeni, onun, açlıktan ve savaşlarda ölecek olan yüzmilyonlarca insana ilişkin kaygıları değildir. IMF, dünya kapitalizminin 1929’da olduğu gibi topyekün çökmesinin olasılığının hızla gerçekleşebilecek bir senaryoya dönüştüğünü görmekte ve kapitalistleri uyarmaktadır.
Bu krizin, ne nüfus fazlalığıyla ne iklim koşullarıyla, ne de üretim azlığıyla ilişkisi vardır. Dünyada yeterince gıda maddesi üretiliyor; bunların bir kesimi –fiyatlar düşmesin diye- imha ediliyor, bir kesimi de savaş, doğal afet vb. acil durumlarda kullanılmak, bu olmadığında da son kullanım tarihi yaklaştığında “yardım“ olarak yoksul ülkelere verilmek üzere depolarda bekletiliyor. Ancak, fiyatlar çok uluslu şirketlerin merkezlerindeki (hani şu “görünmez“ denilen) “el“ tarafından yeryüzündeki insanların ezici çoğunluğunu oluşturan emekçiler tarafından satın alamayacağı kadar yüksek tutulmaktadır. Açlığın ve sefaletin tek nedeni budur.
Sermayenin hiç bir kesimi bu krize kalıcı çözüm üretmez. Onun bulacağı her çözüm, kaçınılmaz biçimde yeni yıkımların hazırlayıcısı olacaktır. Kapitalizmin 1873 – 1896 yılları arasındaki ilk kapsamlı krizinin I. Dünya Savaşı’na; 1929 Bunalımı‘nın kapitalist dünyada faşizmin, SSCB’nde ise Stalinizmin yükselişine ve II. Dünya Savaşı’na yol açtığını biliyoruz. Ancak bu felaketlerin öncesinde çok büyük devrimci kitlesel ayaklanmaların yaşandığını ve anılan felaketlerin, aynı zamanda, işçi sınıfının kendi çözümünü gerçekleştirememesinin bedeli olduğunu unutmamak gerekir. Yani bu krizler önce emekçi kitleleri harekete geçirmiş; kapitalist sömürü düzeninin bir bütün olarak tehlikeye girdiğini gören burjuvazi ise onu devirme becerisini gösteremeyen devrimci kitleleri ezici yenilgiye uğratmak için en azgın gericiliğe sarılmıştı.
Kapitalizmin bütün önceki krizleri gibi, bu krizin de emekçi kitleler üzerinde devrimci etkileri olacak, açlıktan ölme noktasına gelmiş milyonlarca insan, bu düzenin yıkılması için harekete geçecektir. Bizzat sermayenin beyinlerinin açıklamaları, bu durumun, hiç kimsenin öngöremeyeceği bir hızda emperyalist ülkeler de dahil bütün dünyayı kucaklamasının artık uzak bir olasılık olmadığını gösteriyor. Öte yandan tarih, emekçi kitlelerin açlığa ve sefalete başkaldırılarının, enternasyonalist sosyalist bir siyasi programa sahip olmamaları durumunda nasıl felaketlerle karşılaşacağının da yüzlerce trajik örneğiyle dolu.