G-20 Zirvesi: Bir siyasi iflas gösterisi
G-20 ülkeleri maliye bakanlarının ve merkez bankası yöneticilerinin hafta sonu Türkiye’nin başkenti Ankara’da yaptığı toplantı, başlıca kapitalist güçlerin dünya ekonomisine hakim olan durgunluğa son vermeye yönelik herhangi bir önleme önayak olma konusundaki acizliklerini ortaya koydu. Resmi duyuru, uyumlu bir eylem önerisinden çok, krizin keskinliğini ve ekonomi ve finans yetkililerinin güçsüzlüğünü maskelemeyi amaçlayan bir halkla ilişkiler uygulamasıydı.
Toplantı, küresel mali piyasalar üzerindeki, merkez bankalarının ekonomiyi para enjekte ederek destekleme çabalarının deflasyonist eğilimler eliyle zora sokuluyor olduğu yönündeki artan kaygıların canlandırdığı bir kargaşanın ortasında gerçekleşti.
Duyuru, “küresel büyüme beklentilerimizi karşılamıyor” biçiminde bir kabule ve Çin’deki mali çalkantı ile yavaşlayan büyümenin gelişmekte olan piyasalar üzerindeki etkisinin daha kapsamlı olacağı yönündeki uyarılara rağmen, G-20’nin “toparlanmayı sürdürmek için belirleyici önlem almış” olduğunu ve “küresel ekonomik büyümenin hız kazanacağına güvendiği”ni ilan ediyor.
Gerçekte, herhangi bir ekonomik toparlanma söz konusu değil. Uluslararası Para Fonu (IMF), G-20 toplantısına hazırlanırken yayımladığı bir belgede, dünya ekonomisine ilişkin, daha Temmuz ayında yapmış olduğu tahmininin şimdiden geçersizleştiğini kabul ediyordu. Büyüme, ABD’de, Avro Bölgesi’nde, Japonya’da ve yoksul ülkelerin çoğunda, öngörülerin altına düşmüş durumda.
IMF, düşük petrol fiyatlarından kaynaklanan büyüme öngörüsünün gerçekleşmediğini, dünya ekonomisindeki risklerin arttığını ve “bu risklerin eş zamanlı gerçekleşmesinin çok daha güçsüz bir görünüm anlamına geleceğine” işaret etti. IMF’nin, zaten 2008-2009 krizinin hemen sonrasından bu yana en düşük düzeyinde olan küresel büyüme öngörüsünü, Ekim ayında yapılması planlanan bir sonraki toplantısında aşağıya doğru revize etmesi bekleniyor. IMF, “Altı yıllık talep güçsüzlüğünün ardından, potansiyel üretimin zarar görmesi olasılığı giderek artan bir kaygı oluşturuyor” diyor.
Küresel ekonominin gerçek durumunun bir diğer göstergesi, geçtiğimiz hafta yayımlanan ve ticaretin, 2015’in ilk yarısında, mali krizin 2009’un başlarındaki doruk noktasından bu yana her zamankinden keskin bir şekilde daraldığını gösteren, dünya ticareti üzerine verilerdir.
CNBC’nin web sitesinde G-20 toplantısının hemen öncesinde yayımlanan yerinde bir yorum, toplantıdan hangi sonuç çıkarsa çıksın, küresel önderler, “kesinlikle, ne kadar zorlama olursa olsun, bir plana sahip oldukları izlenimi vermeye çalışacaklar; çünkü dünya piyasalarının ortada bir plan olmadığı, işlerin aceleye getirildiği ve kontrol dışına çıkıyor olduğu duyumunu alması durumunda” kargaşa artacaktır öngörüsünde bulundu.
Bu, toplantıdan çıkan duyurunun yerinde bir öngörüsüydü.
Çin’deki mali kargaşa ve onun büyüme oranına ilişkin artan kaygılar (gerçek büyümenin resmi yüzde 7’lik hedef yerine yüzde dörde yakın olacağı beklentisi) sonucunda, perde arkasında, dünyanın en büyük ikinci ekonomisinin durumuna ilişkin bir tartışma olduğuna kuşku yok.
Ama mali yetkililerden gelen açıklamalar iyimser bir mesaj vermeye çalışıyor. Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble, G-20’nin Çin’in daha yavaş büyümesinden korkmak için bir neden olmadığı konusunda hemfikir olduğunu söyledi. Bu arada, Avrupa Birliği’nin ekonomi işlerinden sorumlu yetkilisi Pierre Moscovici, “[Çinli] yetkililerin büyümeyi sürdürme konusundaki mutlak kararlılığı”nı övdü. IMF’in yöneticisi Christine Lagarde, Çin ile son derece açık bir diyalog olduğunu ve bunun “o düzeyde anlayışa sahip olmak için son derece rahatlatıcı” olduğunu ifade etti.
Bununla birlikte, temel gerçeklik, büyük güçler arasındaki artan farklılıkları açığa çıkartan belirleyici bir sorun üzerine zoraki açıklamaların dış yüzeyini kırıp geçti. Toplantının resmi çizgisi, Çin’in, geçtiğimiz ayki devalüasyonun Pekin’in ihracatını rakipleri zararına desteklemeyi amaçlamadığı, piyasa temelli bir para birimine doğru bir hamle olduğu açıklamasını kabul etmekti. Duyuru, bu tür vaatlerin ihlalinin çoğu durumda kabul gördüğünü kabul ederken bile, üyelerin “rekabetçi devalüasyondan kaçınacakları” ve “döviz kurlarının sürekli yanlış ayarlanmasını önleyecekleri” biçiminde boş bir vaadi de içeriyor.
Fakat Çin para biriminin büyük miktarda değer kaybetmesinden ağır zarar gören Japonya, bu tür toplantılardaki normal prosedürlerden keskin bir uzaklaşma sergileyerek, resmi çizgiye bağlı kalmadı. Japonya Maliye Bakanı Taro Aso, gazetecilere, Çinli temsilcilerin kendi gerekçelerini tam olarak açıklamadıklarını söyledi. Aso, “Onlar yapıcı olmaya çalışmış olabilirler ama yeterince ayrıntılı değillerdi.” dedi.
Benzer bir şekilde üstü örtülen bir diğer ayrılık alanı, para politikası üzerineydi. ABD, resmi olarak, önümüzdeki dönemde, kendi faiz oranlarında, az da olsa bir artış yapacağını taahhüt etti. Ama hem Avrupa Merkez Bankası hem de Bank of Japan [Japonya Merkez Bankası], parasal genişleme politikasını sürdürme sözü verdiler. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi, toplantının hemen öncesinde, şimdiki varlık alımı operasyonunu Eylül 2016 olarak belirlenmiş bitiş tarihinin ötesine uzatabileceğine işaret etti.
IMF, ABD Merkez Bankası’nın (Fed) faiz oranlarını önümüzdeki yıla kadar arttırmamasında ısrar etti ki bu düşünce Lagard tarafından da tekrarlandı. Lagarde, Fed’in, faiz oranlarını uzunca bir süredir (dokuz yıl) arttırmadığını, böyle bir hamleyi yalnızca belirsizlik olmaması durumunda yapması gerektiğini ve bir deneme yapıp ardından kararını tersine çevirmemesi gerektiğini söyledi.
Lagarde ve başkaları, ABD’deki faiz oranlarındaki herhangi bir artışın gelişmekte olan piyasaların mali konumlarını ciddi ölçüde etkileyeceğinden; Fed’in varlık alım programını durduracağını belirttiği 2013’teki “aşamalı azaltma krizi” sırasında gerçekleşmiş olanı aşan büyük bir sermaye çıkışını tetikleyeceğinden korkuyorlar.
Yükselen piyasalar, ihraç pazarları Çin’deki yavaşlamanın etkilerini şimdiden hissediyorlar. Kimi Güneydoğu Asya ülkelerinin para birimlerinin değeri, 1997-1998 Asya mali krizinden bu yana görülmedik düzeylere geriledi. ABD faiz oranlarındaki bir artış büyük yatırımcıların çıkması yönünde bir telaşa yol açarsa, bu büyük bir mali krize yol açabilir.
Serbest yatırım fonları konusunda uzmanlaşmış bir şirket olan Skybridge’deki önde gelen yatırım uzmanlarından Troy Gayseki’ye göre, çok sayıda yükselen piyasadaki serbest yatırım fonu yöneticisi, Ağustos ayı içinde, yüzde üç ile yüzde 35 arasında kayba uğramış. O, Financial Times’a, “Oralarda fazlasıyla kaos ve kıyım var” dedi.
IMF ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) dahil, ekonomi yetkililerinin dünya ekonomisinin durumuna ilişkin raporlarının tamamında, şimdi kimi durumlarda 2007’dekinden yüzde 25 düşük olan yatırımdan, ekonomik durgunluğun başlıca nedeni olarak söz ediliyor. Geçtiğimiz yılın Kasım ayında Avustralya, Brisbane’de düzenlenen G-20 devlet ve hükümet başkanları toplantısında bu konuyu ele alma yönünde bir girişimde bulunulmuştu. O toplantıda, katılımcılar, büyümede yüzde ikilik bir artış hedefi sözü vermişti ki bunun çoğu altyapı projeleri üzerinden gerçekleşecekti. Aradan bir yıldan kısa bir süre geçti ve Brisbane toplantısının hedefleri, ölü bir metin olarak görülüyor.
Üretken yatırımlardaki gerileme, dünya kapitalist ekonomisi içinde, kaynakların giderek daha fazla maddi üretici güçlere yapılan yatırımlardan uzaklaşıp, dünyadaki milyarderlerin gelirden her zamankinden büyük bir pay almasının nedenini açıklayan mali manipülasyonlara ve dolandırıcılığa yöneldiği mali vurgunun ve asalaklığın devasa büyümesinin ürünüdür. Merkez bankalarının ve kapitalist hükümetlerin para piyasalarına büyük miktarda para pompalamaya devam etme politikası, yalnızca, mali asalaklığın büyümesini teşvik etmektedir.
Wall Street’in Eylül 2008’deki çöküşünden 7 yıl sonra, büyük kapitalist güçlerin ve onların ekonomik ve mali yetkililerinin krize yönelik herhangi bir eşgüdümlü çözüm oluşturamamaları, yalnızca entelektüel bir yetersizliği değil; çok daha temel bir başka şeyi ifade etmektedir. Bu, küresel ekonomi ile ulus devlet sistemi arasında yaşanan; ticaret ve para birimi çatışmalarına ve nihayetinde savaşa giden ekonomik ve siyasi rekabete yol açan, kapitalizm altında çözülemez çelişkinin ürünüdür. Bu eğilimlerin hepsi, dünya çapındaki artan durgunluk eliyle yoğunlaşacaktır.
7 Eylül 2015