G-20 Zirvesi’nin başarısızlığı dünya çapında durgunluğu yakınlaştırıyor
Fransa’nın Cannes kentinde geçtiğimiz iki gün boyunca toplanan G-20 Zirvesi, dünya ekonomisindeki derinleşen kırıkları ve egemen seçkinlerin dünya ekonomisinin sorunlarını, çözmek şöyle dursun, ele almayı bile beceremediğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Zirve Yunanistan’ın borçlarını ödeyememesinin ve Avro bölgesinden çıkması ihtimalinin olası sonuçlarına ilişkin korkularla başladı.
Britanya’da yayımlanan Guardian gazetesi, görüşmelerin ikinci gününü “amansız bir belirsizlik günü” olarak tanımladı. Gazete, “gergin geçen G-20 zirvesinin sıkıntılı ülkelere yeni mali yardım konusunda anlaşamamış olmasının ve borç batağına saplanmış İtalya’nın kendi kemer sıkma programını izleme konusunda Uluslararası Para Fonu (IMF) ile anlaşmaya zorlanmasının ardından, dünya çapında bir durgunluk daha fazla yakınlaşmıştır” uyarısında bulundu.
Zirveye hazırlanılırken, G-20’nin, mali krizi hafifletmek amacıyla IMF’nin kaynaklarını 250 milyar ABD Dolarına kadar arttırma konusunda anlaşmış olduğu konuşuluyordu. Ama bu öneri üzerindeki anlaşmazlıklar (ABD ile Britanya IMF’ye ek kaynak yaratılmasına şiddetle karşı çıktı), kararın, G-20 üyesi ülkelerin maliye bakanlarının gelecek Şubat ayında yapacakları toplantıya kadar ertelenmesi anlamına geldi.
Toplantı, Başbakan Papandreu’nun, 27 Ekim’deki Avro bölgesine üye ülkeler zirvesinde dayatılan kemer sıkma programını referanduma sunma niyetini açıklamasının ardından Yunanistan üzerine kopan hengâmenin ortasında gerçekleşti. Fransa ile Almanya’nın yoğun baskısı altında kalan Papandreu, Yunanistan’daki muhalefet kemer sıkma programını destekleyeceğini açıklayınca “uzlaşma”nın sağlanmasına övgüler yağdırarak referandum planından vazgeçti.
Yunanistan krizinin G-20 zirvesine hakim olmasının tek nedeni, bu ülkenin borçlarını ödeyememesinin ve Avro bölgesinden çıkmasının parasal bir zincirleme tepkiyi başlatabilecek olması değildi. Eğer sorun yalnızca 350 milyar Avroluk Yunan borcu olsaydı, onu Avro bölgesinin diğer kesimlerinden aktarılacak fonlarla görece kolay bir şekilde çözmek mümkün olabilirdi. Gerçek şu ki, zirve, krizin bizzat Avro bölgesinin bünyesinde derin köklere sahip olduğunu açıkça ortaya koyamamaktadır.
Avro bölgesinin 1999’da kurulması, işlem maliyetlerini azaltmak ve giderek bütünleşen Avrupa ekonomisinin bir ucundan diğerine sermaye hareketlerini hızlandırmak amacıyla tek bir para biriminin oluşturulmasını gerektiren etkili ekonomik güçler tarafından dayatılmıştı.
Bununla birlikte, mali bütünleşme, başvurulacak son kredi mercii olarak işleyecek bir merkez bankasının kurulması noktasına varmadı. Bu, Avro bölgesinin, içinde fonların sürekli olarak daha yoksul bölgelere akacağı bir “transfer bölgesi” haline geleceği gerekçesiyle, daha güçlü kuzey Avrupa ekonomileri, özellikle de Almanya tarafından reddedildi.
Başka şekilde ifade edersek, Avro bölgesi, daha kuruluşunda, kapitalist ekonominin en temel çelişkilerinden birini; ekonomik faaliyetin bütünleşmiş özelliği ile rakip ulus-devletlerin çatışan çıkarları arasındaki çelişkiyi cisimleştiriyordu.
Bağımsız ülkelerin borç krizinin başlamasıyla birlikte, bu ölümcül arızanın üstesinden gelmek için bazı girişimlerde bulunuldu. Yunanistan’ın mali krizi şekillenirken Mayıs 2010’da oluşturulan ve sonradan Temmuz ve Ekim aylarındaki zirvelerde arttırılan Avrupa Parasal İstikrar Fonu’nun (APİF) borçlu ülkeler için bir kurtarma paketi sağlaması öngörülüyordu. Ama APİF, son kredi mercii olarak başvurulabilecek, kendi para rezervine sahip bir fon değildir.
APİF, Avro bölgesinin çelişkilerinin üstesinden gelememekte; yalnızca, onları her zamankinden daha tuhaf biçimde yeniden üretmektedir. APİF’nin bünyesi içinde, bütün Avro bölgesi ülkeleri para piyasalarının garantörü olarak faaliyet göstermektedir. Bu, borçlu ülkelerin, kendilerine akıtıldığı var sayılan fonların finansörü olduğu anlamına gelir. İtalya gibi bir ülkenin (başlıca garantörlerden biri) bir kurtarma paketine ihtiyaç duyması durumunda, APİF’nin uluslararası piyasalara gerekli fonları sürme becerisi üzerinde ciddi bir soru işareti bulunuyor.
G-20 toplantısı herhangi bir yardım sunmadı. IMF’nin APİF’ye borç verebileceği düşüncesi, IMF’nin sorumlu müdürü Christiane Lagarde’ın IMF’nin “yasal kuruluşlara değil ülkelere borç verdiği” biçimindeki açıklamasıyla yara almıştı.
Dünya ekonomisine hakim olan çelişkilerin patlayıcı potansiyeli, toplantı başladığında yapılan Yunan referandumu önerisine ve borçları ödeyememe beklentisine ilişkin yorumlarda açıkça belirginleşti. Britanya İşçi Partisi’nden Lord Soley şunu belirtti: “Bu dönemin tarihi yazıldığında, anlaşılan o ki, Yunan kararı, Arşidük Ferdinant’ın 1914’te Saraybosna’da öldürülmesinin ekonomik karşılığı olarak görülecektir. O, Yunanistan’ın hatta Avrupa’nın sınırlarının ötesinde gelişmelere yol açacak.”
Financial Times’ın başyazarlarından biri de I. Dünya Savaşı’nı başlatan kıvılcımı hatırlattı: “Ekonomik açıdan bakarsak, Avro bölgesi, kendi krizini herhangi bir dış yardıma gerek duymaksızın çözmek için gerekli imkanlara sahiptir. Öyle de yapmalı. 20. Yüzyıl küçük bir Balkan ülkesinin dünyayı tahrip etmesiyle başlamıştı. Tarihin kendisini 21. Yüzyılda yinelemesine izin verilmemesi gerekiyor. Eğer Yunanistan gibi küçük bir ülke böylesi büyük bir tehdit haline gelebiliyorsa, küresel ekonomide temelden yanlış bir şeyler vardır.”
Gerçekten de var! Küresel kapitalizmi harabeye çeviren çelişkiler, her yerde potansiyel “Saraybosna anları” yaratıyor. Bu çatışmalar, G-20 toplantısının tam ortasındaydı.
Avrupalılar IMF’den APİF için borç istediler ama ABD ile Britanya onlara karşı çıktı. ABD Çin’den Yuan’ın değerini yükseltmesini istiyor ama Çin yönetimi uluslararası rekabet gücünü yitirmekten korktuğu için bunu yapamıyor. Almanya gibi dışsatım “fazlası” olan ülkelerin, uluslararası dengesizlikleri düzeltmek için ülke içi harcamalarını arttırması ve tüketimi canlandırması gerektiği konusunda neredeyse evrensel bir uzlaşma var. Almanya ise sorunun onun fazla vermesi değil ama diğer ülkelerin borçları olduğunda ısrar ediyor. Liste böyle uzuyor... Her koyun kendi bacağından asılır.
Zirvenin kapanışında, birçok başka vesilede olduğu gibi yapılan resmi basın açıklamasında “ekonomik büyümeyi canlandırmaya” yönelik önlemler alınması çağrısında bulunuldu. Bununla birlikte, Financial Times, büyüme ve yeni işyerlerinin açılması için “eylem planı”nın, “ülkelere, şimdiye kadar uyguladıklarından başka hemen hiçbir şey önermedi”ğini belirtti. Financial Times, önceki üst düzey IMF yetkilisi Eswar Prasad’ın G-20 zirvesini “geleceğe ilişkin boş vaadler ve tek tek ülkelerin siyasi koşullarına zarar veren bir dizi kısa vadeli saplantılar”dan başka hiçbir şey sunmadığı için acımasızca eleştiren sözlerini aktardı.
Bir başka şekilde ifade edersek, başlıca kapitalist ülkeler arasındaki uzlaşmaz ulusal çıkar çelişkilerinden dolayı, küresel krize karşı bir çözüm bile geliştirilemedi.
Bu çatışmanın tam da dünya ekonomisinin ve siyasetinin merkezinde patlaması, son derece büyük tarihsel öneme sahiptir. Marx, devrimci bir dönemin “toplumun maddi üretici güçleri var olan üretim ilişkileri ile çatışmaya düştüğü” zaman ortaya çıktığını belirtmişti. Şimdi böylesi bir dönem açılmıştır. Egemen küresel seçkinlerin, kendi sistemlerinin krizine -eğer savaş, kriz ve milyonlarca insanın yoksullaşması bir çözüm olarak düşünülmüyorsa- hiçbir çözümü yoktur. Bu kriz, yalnızca, uluslararası sosyalizm programı temelinde mücadele eden dünya işçi sınıfı tarafından ilerici bir temelde çözülebilir.

http://wsws.org/articles/2011/nov2011/pers-n05.shtml