Yükselen ekonomilerdeki çalkantı küresel krizin bir belirtisi

Brezilya, Türkiye ve Endonezya’nın para birimlerinde, hisse senedi ve tahvil piyasalarında yaşanan düşüşü önlemek amacıyla acil önlemler aldıklarını ilan ederken, sözde “yükselen piyasa” ekonomilerinde bu yaz yaşanan kriz, geçtiğimiz hafta yeni bir aşamaya ulaştı.
Para birimi rupi dolar karşısında bu yılın başından beri yüzde 15 değer kaybetmiş olan Hindistan, bireylerin ve şirketlerin yurt dışına gönderdikleri para miktarı üzerine sınırlamalar getirdiğini açıkladı. Türkiye, ülkeden sermaye kaçışını engellemek umuduyla, liranın değerini yüzde 10 azaltacak şekilde, faiz oranlarını arttırdı. Endonezya, piyasalarındaki dolar arttırma çoğaltma, lüks mallar üzerindeki vergileri yükseltme ve petrol ithalatını azaltma yönünde adımlar atacağını açıkladı. Ülkenin para birimi rupiah, bu yıl yüzde 8 değer kaybetti.
Brezilya’nın merkez bankası şefi Alexandre Tombini, realin düşüşünü durdurmayı amaçlayan 60 milyar dolarlık bir programı açıklamak için, ABD Merkez Bankası’nın (Fed) Wyoming’deki Jackson Hole’de düzenlenen yıllık konferansına katılma planını son dakikada iptal etti. Brezilya’nın para birimi real, dolar karşısında yüzde 20 değer kaybetmiş durumda.
Güney Afrika’nın para birimi rand ile birlikte, bütün bu ülkelerin paralarının değer kaybetmesi, Fed’in başkanı Ben Bernanke’nin, ABD Merkez Bankası’nın yoğun dolar basımı ve tahvil alımı programında muhtemelen Eylül ayında kesintiye gitme niyetini açıkladığı 22 Mayıs’tan bu yana, bir bozguna dönüşmüş durumda. Fed, geçtiğimiz Aralık ayından bu yana, ABD hazine bonoları ve ipotek teminatlı tahviller satın alarak, mali piyasalara ayda 85 milyar dolar pompalıyordu.
“Parasal genişleme” denilen uygulamanın bu üçüncü turu, 2008’den beri neredeyse sıfır düzeyinde tutulan kısa vadeli faiz oranları ile birlikte, ABD’deki uzun vadeli faiz oranlarını düşürmüş, bankalara ve vurgunculara serbest nakit para sağlamıştı. Mali sektör seçkinlerine -ABD hisse senedi değerlerinin ve tahvil fiyatlarının yükselmesine ve şirket karlarının artmasına ek olarak- yapılan bu beklenmedik yardım, vurguncu sermayenin yükselen ekonomiler denilen ülkelere akışını hızlandırmıştı.
Bankalar ve yüksek riskli yatırım fonları, Wall Street’in 2008’deki çöküşünün hemen ardından başlayarak, beş yıldır, yüksek faiz oranlarının ve hızlı ekonomik büyümenin yatırımlara büyük getiriler sağlamayı garanti ettiği Hindistan, Brezilya, Türkiye ve Endonezya gibi ülkelere ucuz dolar akıttılar. 
Şimdi, Fed’in para basma faaliyetini azaltma ve sonunda durdurma beklentisiyle birlikte (ki bu yol, Britanya, Avrupa ve Japon merkez bankaları tarafından da izlenmişti), ABD’de faiz oranları yükseldi ve sermaye akışı tersine döndü. Neredeyse bir gece içinde, yükselen ekonomileri canlandırmış olan sıcak para akışı durdu ve bu ülkeler, ABD’ye ve diğer gelişmiş ülkelere doğru yoğun bir sermaye kaçışına maruz kaldılar.
Kimi rakamlar, bu ekonomileri vuran parasal şok dalgalarının çapı hakkında bir fikir veriyor. Société Génerale’e göre, yükselen ekonomilerin tahvil ve hisse senedi fonlarında, 21 Ağustos öncesi iki ay boyunca, sırasıyla, 20 milyar ve 26,5 milyar dolar net sermaye çıkışı yaşanmış.
Yatırımcılar, Haziran ayında, yükselen piyasaların borsalarından ve tahvillerinden 37 milyar dolar çıkardılar. Ağustos’un 21’inde sona eren hafta içinde, yükselen piyasaların öz sermaye fonlarından 1,76 milyar dolar çekilmiş ki bu, bir önceki hafta içinde çekilenin iki katından fazlaydı.
Fonlar, aralıksız 13 haftadan beri, yükselen piyasaların tahvillerinden uzaklaşıp ülke dışına akııyor. 21 Ağustos’ta sona eren hafta içinde, bir diğer 1,3 milyar dolar çekildi ki bu, önceki haftadan neredeyse 500 milyon dolar üzerindeydi.
MSCI Yükselen Piyasalar Endeksi, bu yıl yüzde 10’dan fazla geriledi. Bu oran, bütün gelişmiş ülke piyasalarını kapsayan dünya endeksinde yüzde 10. Bu yıl, en büyük 10 yükselen piyasanın tamamı para kaybetti. 
Çok sayıda merkez bankası, piyasalara müdahale etmek için döviz rezervlerini kullanarak, paralarının değer kaybetmesini durdurmaya, en azından sınırlamaya çalışıyor. Sözde yükselen ülkelerdeki merkez bankaları, Mayıs ayı başından bu yana, sermaye çıkışları ve döviz piyasalarına yapılan müdahaleler yüzünden, acil ihtiyatlarının 81 milyar dolarını kaybettiler.
Türkiye, Mayıs ayından bu yana, rzervlerinin yüzde 15’ini harcamış durumda. Endonezya’nın rezervleri, bu yıl içindeki doruk noktasından yüzde 26 geriledi. Sermaye kaçışı ve dökülen para birimleri, bu ekonomilere farklı biçimlerde zarar veriyor. Bu, enflasyonu canlandırıyor (Hindistan’da şimdiden yüzde 10); petrol gibi yaşamsal kaynakların ithalat maliyetini arttırıyor. Bu, aynı zamanda, dolar ve başka yabancı paralar cinsinden borçların geri ödenme maliyetini arttırıyor.
Bu ülkelerin çoğunda, bankalar ve şirketler, Fed’in doları ucuzlaştırma politikaları uyguladığı koşullarda, dolar cinsinden borçlanmak için kendi para birimlerinin görece yüksek değişim oranından yararlanmıştı. Onlar, şimdi, ulusal paralarıyla dolar satın almak çok daha maliyetli olduğundan, borçlarını geri ödemekte zorlanıyorlar. 
Kriz, büyük cari hesap açıkları olan ve borçlarını kapatmak için sıcak para akışından yararlanan ülkeler için özelikle ağır. Onlar şimdi, borçlarını vadesinde ödeyememe ihtimaliyle karşı karşıya. Bu ülkelerden biri Hindistan’dır. Hindistan’ın büyük bir cari hesap açığı ve devlet borcu var. Şimdiden, Hindistan’ın Uluslararası Para Fonu’ndan bir kurtarma fonu alacağından söz ediliyor.
Bu açmazın içindeki diğer ülkeler, Brezilya, Türkiye, Güney Afrika ve Endonezya’dır. Bunlardan sonuncusu, kısa süre önce,  cari işlem açığının bu yılın ikinci çeyreğinde hızla arttığını bildirdi.
Yükselen piyasa ülkelerinin mali sorunlarının altında, ABD’nin, Avrupa’nın ve Japonya’nın reel sektörlerinde gerçek bir toparlanmanın yaşanmaması; küresel ekonominin daha da kötüleşmesi yatmaktadır. ABD, Avrupa ve Japonya merkez bankalarının mali piyasalara yoğun para akıtması, durgunluğun eşiğindeki dünya ekonomisine canlılık kazandırma yönünde bir çabadır.
Ama o, şirket karlarına ve zenginlerle süper zenginlerin servetlerine katkı sağlamakta; kitlesel işsizliğin, gerileyen yaşam standartlarının ve artan yoksulluğun üzerine gitme konusunda, gerçekte hiçbir şey yapmamaktadır. Tersine, ABD’deki, AB’deki ve Japonya’daki egemen sınıfların ve hükümetlerin tamamı, çalışanlara yönelik kemer sıkma politikaları ile bankalara büyük miktarlarda karşılıksız para sağlamayı birleştirmektedir.
Onların büyümeyi canlandırmaya ve iş yaratmaya ilişkin konuşmaları, her zaman -işçilere yönelik her türlü ekonomik güvencenin yıkımı, ücret kesintileri, geçici işçi çalıştırma, özelleştirme ve iş dünyasına yönelik düzenlemelerin kaldırılması için bir örtmece olan- sözde “yapısal reformlar” ile ilişkilidir.
Yükselen ekonomilerin mali yönden kötüye gidişi, ekonomik büyümede yaşanan keskin durgunlukla bağlantılıdır. Brezilya’nın, 2010 yılında yüzde 7,5 büyümüş olan Gayrisafi Yurtiçi hasılası (GSYH), 2012 yılında yalnızca yüzde 1 oranında arttı. 2006 ile 2011 yılları arasında, yılda ortalama yüzde 8 büyümüş olan Hindistan’ın, gelecek yıl, yalnızca yüzde 5 büyüyeceği tahmin ediliyor.
Hindistan’daki ve -Çin de dahil- diğer yükselen ekonomilerdeki keskin durgunluk, ABD’de, AB’de ve Japonya’da sürmekte olan krizin ürünüdür. ABD ekonomisi zar zor büyüyor, AB durgunluğa saplanmış durumda, Japonya ise -radikal ve riskli bir parasal teşvik ve yenin değerini düşürme politikası benimsemiş olmasına rağmen- kayda değer bir büyüme sergilemeye çabalıyor.
Bu koşullar altında, Brezilya’nın, Hindistan’ın, Türkiye’nin ve diğerlerinin reel sektörlerini ayakta tutmuş olan ihracat ve ticaret patlamasının çökmesi kaçınılmazdı. Citigroup’a göre, yükselen piyasa ekonomilerin cari işlemler dengesinin -Çin ve Körfez ülkeleri hariç- 2006’da yüzde 2,3 fazlaya sahipken, bu yıl binde 8 açık vermesinin altında bu yatmaktadır.
Fed’in Jackson Hole konferansında Salı günü bir konuşma yapan IMF Genel Başkanı Christine Lagarde, yükselen piyasa ekonomilerinin artan krizini, üstü kapalı bir şekilde, şu sözlerle ifade etti: “Bu yaz yaşanan gelişmeler, tehlikeli bir aşamada olduğumuzu gösteriyor. Nelerin söz konusu olduğu ortada: Biz, kırılgan iyileşmenin raydan çıkması riskini görüyoruz.”
Lagarde, “mali düzenleme”nin ve “yapısal reform”un sürdürülmesi dışında somut bir eylem planı önermeksizin, IMF’nin “gerek duyulan ve ilgili her yere maddi destek sunmaya” hazır olduğu güvencesi vererek piyasaları rahatlatmaya çalıştı.
Gerçek şu ki, Lagarde’ın adına konuştuğu egemen sınıflar, beş yıldır dünya kapitalist sisteminin bütün önceki sistematik krizlerinden daha açık şekilde yaşanan bu kriz karşısında çaresiz durumdalar.
27 Ağustos 2013