Tarihsel Maddecilik Üzerine

Elinizdeki kitapla birlikte, hem yeni bir yayıneviyle hem de yalnızca siyasi faaliyetiyle değil felsefe, tarih, estetik ve edebiyat alanlarındaki çalışmalarıyla da önde gelen Marksistlerden biri olmasına karşın, Türkiyeli okurlar tarafından fazla tanınmayan Franz Mehring’le karşılaşmış oluyorsunuz.

Yayın hayatımıza, Marksizmin önde gelen kuramcılarından Franz Mehring’in broşür olarak ilk kez 1893 yılında yayımlanmış olan Tarihsel Maddecilik Üzerine adlı bu çalışmasıyla başlamamızın nedeni, onun, tarihsel maddeci yöntemi son derece yalın biçimde özetlemesidir. Toplumun gelişim yasalarını kavramanın biricik bilimsel yöntemi olan tarihsel maddeciliğin, özellikle içinde yaşadığımız türdeki kapsamlı altüst oluş dönemlerinde son derece büyük önem taşıdığını düşünüyoruz.

Biliyoruz ki insanlık, çözümü için gerekli koşulları oluşmamış ya da oluşum sürecinde olmayan sorunları gündemine almaz; bir başka deyişle, hiç bir sorun kendi çözümü için gerekli koşulların yokluğunda ortaya çıkmaz. Bu çözümler de, sınıfların tek tek üyelerinden önce onların aydınları tarafından öngörülür. Ancak bu öngörüler ne “olağanüstü yeteneklere sahip” bireylerin kişisel becerilerinin ürünüdür ne de herhangi bir başka yer ve zamanda ortaya çıkabilirler. Her bir düşünce akımı, üretici güçlerin belirli gelişim aşamasına ve bir sınıfın toplumsal konumuna denk düşecek şekilde doğar ve biçimlenir. Sanat, edebiyat, felsefe, politika alanındaki bütün düşünsel ürünler, onları üreten aydınlar
farkında olsun ya da olmasınlar, belirli bir sınıfın üretim sürecinde işgal ettiği yere; dolayısıyla onun maddi çıkarlarına uygundur. Ancak aydınlar ve düşünce akımları, içinde geliştikleri maddi üretim süreçlerinin basit ifadeleri olmakla kalmaz; aynı zamanda, mevcut toplumsal üretim ilişkileri
üzerinde etkide bulunurlar. Düşünce akımlarının ve aydınların bu etkisi, üretici güçlerin verili toplumsal ilişkiler kalıbını zorlamaya başladığı tarihsel geçiş dönemlerinde belirleyici bir önem kazanır.

Her biri ekonomik bir kriz üzerinde yükselen ve kaçınılmaz biçimde toplumsal çalkantılarla damgalanan böylesi süreçlerde insanlar gerek bireysel olarak gerekse topluca bir arayış içine girer. Çünkü, insanlığın onbinlerce yıl boyunca geliştirmiş olduğu üretici güçler ile varolan üretim ilişkileri arasındaki çelişki verili mülkiyet ilişkilerinden kurumlara ve düşünme biçimlerine kadar, alışık olunan bütün toplumsal
oluşumları sarsacak; elde olan her şeyi tehdit edecek denli yoğunlaşmıştır. Bu yüzden, söz konusu dönemlerde mülk sahibi sınıfların üyeleri kural olarak elde olanı koruma adına bilinene sarılır, yani yüzlerini geçmişe dönerler. Bu geriye / geçmişe yönelmenin kitleler içindeki ifadesini günlük yaşam
içinde, tek tek bireylerin fala, büyüye vb. merak salmasında, genel olarak inançların ve geleneklerin ön plana çıkmasında; siyasi alanda totaliter ve despotik rejimlere olan özlemin artmasında; felsefi düzeyde ise idealizmin ve metafizik düşünce biçimlerinin yeniden canlanmasında görmek mümkün.

Öte yandan bu arayış, sıradan insanlarla ve onların günlük yaşam etkinliklerindeki kendiliğindenlikle sınırlı değildir. “Eski güzel günler”in özlemi içindeki küçük burjuvalar ve bu sınıfın derin ideolojik, kültürel ve siyasi etkisi altındaki işçiler -deyim yerindeyse- bir gün sonra ne olacağını bilememenin
etkisiyle, günlük yaşam içinde giderek daha fazla kökleri ilkel insanın doğa karşısındaki güçsüzlüğünde yatan geçmişin güçlü inançlarına yönelirler.

Mülk sahibi sınıfların aydınları bu tür kriz dönemlerinde, sanat ve edebiyattan tarihe ve siyasete kadar, faaliyet gösterdikleri her alanda bilimsel yöntemden uzaklaşır; giderek daha fazla idealizme ve metafiziğe sarılırlar. Çünkü onlar, üretici güçlerle verili üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerin düşünsel ifadelerini öncelikle ve sistematik biçimde yaşarlar. 

Kriz, onlara şu iki yoldan birini seçmeyi dayatır: Üretici güçlerin gelişmesini engelleyen üretim  ilişkilerine ve onun üzerinde kurulu bütün eski kurumlara, düşüncelere vb. karşı çıkmak ya da üretici güçlerin gelişmesini -onların sakatlanması ve imhası da dahil ne pahasına olursa olsun- önlemek
için, tarihin çöplüğünden işe yarayacak ne varsa çıkartmak ve yeni ambalajlarla sunmak (yani sözcüsü olduğu sınıfın ömrünü biraz olsun uzatmak için kitleleri barbarlığa sürüklemek).

Unutmamak gerekir ki aydınlar, kimi istisnalar hariç, bu süreci, hiç de hesaplı kitaplı biçimde, planlayarak yaşamazlar. Onlar, kültürel, sanatsal, siyasal vb. alanlardaki düşünsel üretimlerini, çoğu zaman sınıfsal bir tercihin farkına bile varmaksızın, görünürde “bireysel” dürtüleriyle sürdürürler. Bu
“farkında olmama”nın son yıllardaki en çarpıcı örneklerini, Marksist maskeliler de dahil, küçük burjuva radikal solu içinde görüyoruz. Kendisini “Marksist” olarak tanımlayanlar da dahil, bu “sol“ yüzünü her zamankinden fazla ulus devlete ve sendikalara dönmekte; tarihin kalıntıları arasından çıkarttığı I. Enternasyonal’i yeniden kutsamakta; Che Guevara, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş gibi, Marksizmle ve işçi sınıfıyla –zarar verme dışında- ilişkisi olmayan küçük burjuva radikal önderlere sarılmaktadır.

Biz bu geriye savrulmanın maddi temellerinin, kapitalizmin son 30 - 40 yıldır içinden geçtiği köklü değişimde yattığını düşünüyoruz. Özel mülkiyet ve ücretli emeğin sömürüsü üzerine kurulu kapitalist üretim çok uluslu ve ulus ötesi şirketler eliyle giderek artan ölçekte dünya çapında gerçekleşmekte; bu durum, eski ulusal piyasaların ardı ardına ortadan kalkmasına; onmilyonlarca köylünün topyekün
mülksüzleşmesine; işçi sınıfı içinde, önceki onyıllara damgasını vuran ve ulusal korumacılıktan kaynaklanan ”ulusal” farklılıkların hızla azalmasına; emperyalist işgaller, savaşlar ve ayaklanmalar gibi son derece kapsamlı toplumsal ve siyasal sonuçlara yol açmaktadır.

Küçük burjuvazinin, kendisini yıkıma uğratan bu kapsamlı ekonomik ve toplumsal alt üst oluşa tepkisi, modern tarihte onlarca örneğini gördüğümüz gibi, ifadesini bir kez daha “eski güzel günler”e dönme arzusunda bulan gericilik oluyor. Onun aydınları da yaşanmakta olan derin krize dinsel, milliyetçi, “laik ulusalcı” ya da sözde “sosyalist” ideolojik çerçeveler içinde farklı çözümler üretiyor. Ancak bütün
bu yanıtların ortak özelliği, küçük mülkiyetin uluslararası kapitalist rekabet karşısında korunması talebidir.

Türkiye’de, son 20 - 25 yıldır yaşanmakta olan bütün siyasi arayışların temelinde, mülk sahibi sınıfların kapitalist gelişmenin “küreselleşme” adı verilen bu sürecine verdiği farklı tepkiler yatmaktadır (Marksist bir önderliğe sahip olmayan işçi sınıfının ise mülk sahibi sınıfların şu ya da bu temsilcisine yedeklenmiş durumda olduğu da ortada). Kendisini “Marksist” olarak tanımlayan kişi ya da çevrelerin bu sürecin
dışında kalması elbette mümkün değildi. Nitekim öyle de oldu ve olmayı sürdürüyor.

Bu çevrelerin ortak özelliğinin, küreselleşmeyi yok saymak ya da “ideolojik bir uydurma” olarak damgalayıp bir kenara atmak olduğunu; son yıllarda da küreselleşmeyi ağızlarına almamayı tercih ettiklerini biliyoruz. Onlar, Milli Görüşçülerin dinci, Kemalistlerin laik - ulusalcı, Stalinistlerin yurtsever,
ulusal “sosyalist” argümanlarla dile getirdikleri ulusal korumacı talepleri “işçi sınıfı” ve  “enternasyonalizm” vurgusuyla süsleyerek yapıyorlar. Ancak bütün bu vurgu farkları, onların hem kendi aralarındaki hem de gerillacılıkla, Stalinizmle ve sendikacılıkla ilişkilerine yön veren temel dürtünün, onlar farkında olsunlar ya da olmasınlar, küçük burjuvaziyi uluslararası kapitalist rekabet karşısında koruma çabasını olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bu arada, söz konusu çevrelerin otuz küsur yıldır dünyayı sarsan bu süreç karşısında sergiledikleri üç maymun tavrı, bir kez daha somut yaşam eliyle geçersizleşiyor. Onların içinde bulunduğu çelişik konum, yalnızca ait oldukları sınıfın tarihsel açmazını
yansıtmakla kalmamakta; gelişmelere tarihsel maddeci yöntemle yaklaşmanın önemini de göstermektedir.

Marksistler, bütün düşünsel ve kurumsal oluşumların belirli maddi üretim koşulları üzerinde yükseldiğini savunan tarihsel maddeci yöntemleri sayesinde, küreselleşme adı verilen bu sürece damgasını vuran “kötülük”lerin ABD başkanlarının ya da diğer kapitalist ülke yöneticilerinin kafasından çıkmadığını; Türkiye kapitalizminin “Türkiye kapitalizmi” olmaktan çıkması ve uluslararası piyasalara tam eklemlenmesi sürecinin de Evrenlerin, Özalların, Erdoğanların ve “hain” sendikacıların eseri olmadığını; tersine, bütün bu kişilerin ve önderliklerin (ve onların savundukları düşüncelerin) üretici güçlerin belirli bir gelişim aşamasında ortaya çıkmak zorunda olduklarını bilirler.

Tarihsel maddeci yöntem açısından, karşı karşıya olduğumuz gerçek şudur: Üretici güçlerin verili gelişmişlik düzeyi, onyıllardır, üretimin dünya çapında planlanıp gerçekleştirilmesini dayatmakta; üretim araçlarının özel mülkiyeti ve onun en üst düzeydeki siyasi örgütsel ifadesi olan ulus devletlerin
varlığı ise bu gerekliliğin yerine getirilmesinin önüne engel olarak dikilmekte ve üretici güçlerin daha fazla gelişmesine karşı direnmektedir.

Kapitalist üretimin tarihte hiç olmadığı kadar dünya ölçeğinde toplumsallaşması ile burjuva mülkiyetin özel karakteri arasındaki temel çelişki, bir kez daha şu iki yoldan biriyle çözülmek zorundadır: 1) 20. Yüzyıldaki iki dünya savaşında olduğu gibi üretici güçlerin kapsamlı yıkımı ve yeniden üretimi; 2) Üretici güçlerin gelişmesinin önünde başlıca engel olan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin
ve ürünü olan ulus devlet aygıtının bütün uzantılarıyla birlikte ortadan kaldırılması.

Mülk sahibi sınıfların, üretici güçlerin sınırsız gelişimi ile kapitalist üretim - mülkiyet ilişkileri arasındaki çelişki karşısındaki “tercih”i, kaçınılmaz olarak, varlıklarını borçlu oldukları özel mülkiyeti ve ücretli emek sömürüsünü korumaktan yanadır. Yani onlar, insanlık adına gerçek bir yıkım anlamına gelen birinci yolu seçerler.

İnsan soyunun yararına olan ve yalnızca işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilebilecek olan çözüm ise ikincisidir ki bu, üretici güçlerin gelişmesini engelleyen tüm ilişkilerin ve kurumların ortadan kaldırılması; mal ve hizmet üretiminin insanlığın gereksinimlerini karşılamak üzere, dünya çapında
demokratik bir planlama çerçevesinde gerçekleştirilmesi, yani komünizmdir. Üretici güçlerin mevcut gelişmişlik düzeyi, yalnızca bir kaç yüz çok uluslu ve ulus ötesi şirketin üretimlerini her türlü siyasi ve coğrafi sınırın ötesinde gerçekleştirebilmesini sağlamamakta; aynı zamanda, komünizmin maddi altyapısının da varolduğunu göstermektedir.

Görüldüğü gibi, tarihsel maddeci yöntem, yalnızca insanlık tarihine ilişkin bilimsel bilgilere ulaşmamızı değil; bir bütün olarak insanlığın gelişme yasalarını anlamamızı sağlar. Bu durumda, devrim, komünizm, enternasyonalizm ve benzeri kavramlar, basit birer erdem ya da inanç ifadesi olmaktan
çıkar, toplumsal gelişmenin yasalarına tabi birer zorunluluk haline gelirler.

Mehring’in elinizdeki çalışmasının, insan soyunun tabi olduğu bütün bu zorunlulukların kavranmasını kolaylaştıracağından ve Marksizmle yeni tanışan okurların ufkunu genişleteceğinden kuşkumuz yok.

Son olarak, elinizdeki kitaba ilişkin kimi teknik noktalara değinmek istiyoruz. Franz Mehring, elinizdeki bu çalışmasında, bir ikisi hariç, alıntıların kaynaklarına hiç bir göndermede bulunmamış. Okurun bunlara ulaşabilmesi için, hem Türkçe’de ulaşılabilen kaynakları hem de Türkçe’de olmayanları,
Ekim 1975 tarihli İngilizce basımdan da yararlanarak kitabın sonunda belirttik.

Okurun Franz Mehring hakkında bir fikir sahibi olması için, Tarihsel Maddecilik Üzerine adlı çalışmanın önüne onun yaşam hikayesini, kitabın sonuna da Engels’in ona yazdığı 14 Temmuz 1893 tarihli mektubunu ve Troçki’nin 3 Mart 1916 tarihli bir makalesini koyduk.

Prinkipo Yayıncılık
Mayıs 2008