Mustafa Suphiler’in Enternasyonalizmi

...
- Yoldaşlar, ey!
artık lüzum yok fazla söze:
Bakın göz göze
- Karadeniz
On beş kere açtı göğsünü,
On beş kere örtüldü.
On beşlerin hepsi
Bir komünist gibi öldü.*
Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının 28–29 Ocak 1921’de katledilmesinin üzerinden 91 yıl geçti. Katledilişlerinin 91. yılında 15’leri anarken, onları sadece övgü dolu sözlerle hatırlamanın yeterli olmayacağını biliyoruz. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının asıl önemi, çok zor şartlar altında bu topraklarda Marksist bir gelenek yaratma çabaları ve dünya partisi kavrayışını temel alan enternasyonalist duruşlarıydı.
Mustafa Suphi, Türkiye’de hemen hemen bütün solun saygıyla andığı, sahiplendiği bir isim. Fakat onun duruşu ve mücadelesi aslına bakılırsa sadece sözde sahipleniliyor. Bugün en ulusalcı, en oportünist, en ilkesiz politikalar bile Marksizm ve enternasyonalizm maskesinin ve tabii ki Mustafa Suphi ile yoldaşlarının arkasına sığınılarak yapılıyor. Hâlbuki Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) ilk dönemi, neredeyse yok denilecek kadar zayıf bir işçi sınıfının olduğu bir ülkede, sınıfsız sınırsız ve sömürüsüz bir dünya uğruna kurulmuş olan Komünist Enternasyonal’in (Komintern’in) bir şubesini inşa mücadelesiydi.
Dünya Partisi’nin şubesi olarak TKP
TKP’nin kurucuları, enternasyonali dünyadaki komünist partilerin toplamından oluşan bir dayanışma birliği olarak görmüyorlardı. Tam tersine, onlar, Komintern’in bir dünya partisi olduğunu, TKP ve diğer komünist partilerinse onun şubeleri olduğunu kabul ediyorlardı. Bu yüzden TKP, Anadolu’da var olan komünist hücreler üzerinden, doğrudan Komintern’in talimatıyla kuruldu ve ona bağlı olarak faaliyet yürüttü. TKP’nin, bütün politikaları Komintern’in dünya devrimi stratejisine göre şekillenmekteydi.
1917 Ekim Devrimi gerçekleştiğinde, Rusya oldukça geri kalmış kapitalist bir ülkeydi. Dünyada ise Avrupa ve Kuzey Amerika hariç kapitalist üretim ilişkileri ya çok zayıftı ya da hiç ortaya çıkmamıştı. Dünyanın büyük çoğunluğunda feodal hatta köleci toplumlara özgü üretim ilişkileri kırılamamış, bir sanayi üretimi ve dolayısıyla sanayi proletaryasının varlığı ya hiç söz konusu olmamış ya da gelişmemişti. Emperyalizm tarafından sömürge ülkelere getirilen yeni üretim ilişkileri, eskisiyle bir arada varlığını sürdürüyor, elde edilen artı değer emperyalist ülkelere gidiyor ve üretildiği topraklarda yatırıma dönüşmüyordu. Üretimin, ticaretin ve maliyenin dünya ölçeğinde planlanması, bir metanın üretiminin dünya genelinde paylaştırılmasıysa kesinlikle söz konusu değildi.
Lenin, ulusların kendi kaderini tayin hakkı tezini böyle bir dönemde ortaya atmıştı. Sömürge ülkelerden gasp edilen değerler emperyalist ülkelere gitmez ve üretildiği sınırlar içinde yatırıma dönüşürse bu ülkelerde kapitalizm çok daha hızlı gelişebilir ve dünyada sosyalizm için gerekli şartlar daha hızlı olgunlaşabilirdi. Bu süreç içinde emperyalizmin de önü kesilmiş olurdu.
Bu politikanın Türkiye’deki sonucu sömürgeci-emperyalist işgal karşıtı Mustafa Kemal önderliğindeki Ankara Hükümetinin desteklenmesi oldu. Ulusal kurtuluş savaşında Ankara Hükümeti ile SSCB arasında anlaşmalar imzalanırken, TKP de Komintern’in politikasına uygun olarak bu savaşı destekliyordu. Savaşın desteklenmesiyle ilgili olarak şunu da ekleyelim: Dünya Partisi, dünya devriminin çıkarları için farklı ülkelerdeki şubelerinden (partilerinden) birbirine zıt görünen ama gerçekte birbirini tamamlayıcı politikalar üretmesini isteyebilir. Bu politikalar ulusal bir bakış açısıyla yaklaşıldığında çelişkili gibi görünse de, devrim tüm dünyada yürüyen bir süreç olarak ele alındığında, aslında tek bir amaca hizmet etmektedir.
Türkiye Komünist Partisi ile Yunanistan Komünist Partisi’nin (YKP) savaşa karşı yürüttüğü politikalar bunun bir örneğidir. Anadolu’da devam eden savaşa karşı YKP işgal karşıtı bir pozisyonda bulunurken, TKP de halkı bu savaşı desteklemeye ve işgale son vermeye çağırıyordu. Özetle, TKP, her meselede olduğu bu savaşı da ulusalcı bir pencereden değil dünya devrimi penceresinden değerlendiriyordu.
Dahası, Anadolu’daki emperyalist işgalin başarıya ulaşması, Sovyet Rusya’nın emperyalist bir müdahale ile karşı karşıya olduğu koşullarda bir de güney sınırının tehlikeye girmesine yol açacak ve işçi devletini daha da zor durumda bırakacaktı. Aynı zamanda bu politika, Komintern’in yukarıda açıkladığımız “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” politikasına da son derece uygundu. Sovyet Rusya’nın Ankara ile anlaşması ve TKP’nin bu savaşı desteklemesinin nedeni buydu.
TKP, Kemalistler önderliğinde sürdürülen işgal karşıtı savaşa destek olurken asla bir halk cephesi politikası gütmedi ve işçi sınıfı içinde örgütlenip sınıf mücadelesini yükseltmeye çalıştı. Ulusal kurtuluş savaşının desteklenmesi için yürütülen çalışmaya, her zaman, işçi örgütlenmeleri, işçi sınıfının hakları için geçiş talepleri, Ankara ve İstanbul hükümetlerinin politikalarının teşhir edilmesi ve komünist hücrelerin kurulması eşlik etti. TKP’nin bu çalışması ilk günden egemen sınıflar içinde rahatsızlığa neden olacak ve onun önderlerinin katledilmesine giden süreci doğuracaktı.
Mustafa Suphi, III. Enternasyonal’in kuruluş kongresinde Türkiye’de bir işçi sınıfının doğuşuna dikkat çekerken ve işçi sınıfı içinde örgütlenmeyi savunurken, Stalinist ulusalcı sol, ondan uzun yıllar sonra bile Türkiye’de kapitalizmin bir işçi sınıfı mücadelesine olanak tanıyacak kadar gelişmediğini iddia edip Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini ileri sürüyordu.
Onlara göre Türkiye, kapitalist üretim ilişkilerinin “sanılandan da” zayıf olduğu yarı feodal bir sömürge ülkesiydi ve kapitalizm neredeyse hiç gelişmiyordu. İşçi sınıfı bir devrime önderlik edemez ve işçi iktidarı gerçekleşemezdi. İlk önce işçiler, öğrenciler, köylüler, subaylar ve tabii ki “burjuvazinin ilerici kesimleri” el ele verip emperyalizmi bu topraklardan kovacak bir milli demokratik devrim gerçekleştirmeliydi. Sosyalist devrim ise uzun yıllar sürecek bir kapitalist gelişme sürecinin sonrasına bırakılıyordu. Bolşeviklerden değil ama Menşevik/sosyal demokrat gelenekten devralınan bu sınıf işbirlikçisi yöntemler bugün de şu ya da bu şekilde varlığını devam ettiriyor.
Bunun nedeni, söz konusu yöntemleri savunanların işçi sınıfı merkezli bir dünya devrimi perspektifine değil ama burjuvazinin güçsüz kesimlerinin çıkarlarını ve sınıf işbirliğini öngören ulusalcı bir çizgiye sahip olmalarıdır. Oysa Türkiye’de ve dünyada kapitalizmin çok daha geri olduğu koşullarda sınıf mücadelesini yükselten TKP’nin kurucularına, Marksizmin tarihsel maddeci yöntemi, dünya devrimi perspektifi ve Leninist parti anlayışı rehberlik ediyordu. Mustafa Suphiler’in TKP’sinin işçi sınıfı enternasyonalizmi üzerine kurulu bu mirası, ulusalcı ve reformist Türkiye solu tarafından ne kadar unutturulmaya çalışılırsa çalışılsın, genç kuşak işçilere ve gençliğe yol göstermeye devam ediyor.

Dipnotlar

* 28 Kânunisânî'yi Unutma, Nazım Hikmet