1117 sayılı kanunun ısısı: Fahrenheit 451
Sınıflı toplumların ahlakı ve bu ahlaka bağlı örgütlenen toplumsal yaşam, kendisini tehdit eden sanat eserlerini yasaklamış veya imha etmişti. Tarih boyunca uygulanan evrensel bir yasa haline gelen ‘genel ahlaka uymuyorsa sansürle-yok et’ politikaları, Türkiye’de bir kara mizaha dönüşmüş durumda.
Türkiye kısa cumhuriyet tarihinde binlerce kitabı yasakladı, imha etti, eserin ve sanatçının hakkında soruşturmalar yürüttü. Yalnız kitaplar değil elbette, birçok heykel, resim, şarkı, klip, video ve film de egemen güçlerin defalarca hedefi oldu. Bugün hala devam eden İnsanlık Anıtı’nın yıkımı, barış mesajı veren bir sanat eserinin, devletin politik duruşuyla bağdaşmadığını açıkça gösterdi.
Bugünlerde ise iki kitap hakkında açılan soruşturmalar yüzünden 1117 sayılı yasayla kurulmuş olan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun faaliyetleri kendisinden söz ettirmekte. Geçtiğimiz Nisan ayında, Sel Yayıncılık tarafından basılan, beat kuşağının önemli temsilcilerinden, William Seward Burroughs’un  Yumuşak Makine adlı kitabına TCK’nın 226. maddesi ihlali gereğince soruşturma başlatıldı. TCK’nın 226. maddesi, “müstehcenlik” başlığını taşıyor. Bu yasanın ilgili bentlerinde , ‘bir çocuğa müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünleri veren ya da bunların içeriğini gösteren, okuyan, okutan veya dinleten (…)’ kişi ve kurumların cezalandırılmasına ilişkin süreçler ifade ediliyor. İlgili yasanın son bendinde, ‘bilimsel eserlerle; üçüncü fıkra hariç olmak ve çocuklara ulaşması engellenmek koşuluyla, sanatsal ve edebi değeri olan eserler hakkında uygulanmaz.’ ifadesi yer alır. Buna rağmen, bu kanundan yargılanan kitap, ‘sanat eseri’ olarak kabul görmüyor demektir.  Soruşturmaya neden olan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunun verdiği kararda da aynen bu durum ifade edilmektedir.
Bir çocuk kitabı olmadığı takdirde, incelenmesi için Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’na gönderilen esere yönelik şu açıklama vahim: ‘Mezkûr kitabın bu haliyle edebi eser niteliği taşımadığı, okuyucu haznesine ilave katkısının olmayacağı, kriminolojik açıdan da kitapta, insanın bayağı, adi, zayıf yönlerinin işlenmesinin okuyucu üzerinde suça izin verici tavırları geliştirmektedir.’
Kurul, 1961 yılında basılan ve basıldığı tarihten itibaren birçok sanat eleştirmeni tarafından aldığı övgüleri umursamayacak denli küstahtır. Bir sanat eseri hakkında infaz kararı veren kurul üyelerinin kim olduğuna, 1117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu Kanunu’ndan bakalım.
Başbakanlık tarafından en az onbeş yıl kamu hizmeti yapmış kişilerden bir üye,  Adalet Bakanlığı tarafından idari nitelikte görevlerde bulunan hakim ve Cumhuriyet savcıları arasından seçilecek bir üye, İçişleri Bakanlığı tarafından üst kademe yöneticileri arasından seçilecek bir üye, Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından Talim ve Terbiye Kurulu üyeleri arasından seçilecek iki üye, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca tıp dalından seçilecek bir üye, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından güzel sanatlar dalında ün yapmış kişiler arasından seçilecek bir üye, Yüksek Öğretim Kurulu’nun sosyal bilimler dalında akademik kariyer yapmış ve en az doktor unvanını almış üniversite öğretim elemanları arasından seçeceği bir üye, Diyanet İşleri Başkanı tarafından Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri arasından seçilecek bir üye, Ankara, İstanbul ve İzmir Gazeteciler cemiyetlerinin tespit edecekleri birer basın mensubu aday arasından Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünce kura ile tespit edilecek bir üye.
Bu arada, kurulu yönetecek başkan, Başbakanlık tarafından seçilmekte. Yani kurulda, bürokratlar ve memurlar var üstelik hepsi de hayatları boyunca devletin resmi hedefleri için çalışmış ve bu çalışkanlıkları için de devlet tarafından aldıkları makamlarıyla ödüllendirilmişler. Bu kişiler, sanat eserleri üzerine söz sahibi ve her türlü imtiyaz onların elinde.
Yumuşak Makine, döneminin Amerika’sına ‘başka türlü’  bir başkaldırı romanı. Cut-up tekniği ile yazılmış üçlemenin ilk kitabı elli yıllık bir gecikmeyle Türkçe’ye Süha Sertabiboğlu tarafından çevrildi. Eşcinsel ve uyuşturucu bağımlısı olan yazar Burroughs’ın, ‘kendi gibi olanların’ ‘toplumda kabul görmeyenlerin’ ‘ezilenlerin’ hikayelerini anlattığı bu roman; ‘Türkiye’de ‘Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, maddi ve manevi kültürel değerlerini benimsemediği ve koruyup geliştirmediği’ gerekçeleriyle soruşturma kapsamında ele alındı.
Dahası da var, Kurula göre, kitap, toplumun ahlakıyla uyuşmuyor ve bireylerin haya duygularını yaralıyor.
Belki de kurulun tarihi bir gaf olarak adlandırılabilecek kararı kitapta konu ve anlatım bütünlüğünün olmaması gerekçesi. Farklı bir teknikle yazılmış bir eser, başka bir teknikle yazılmadığı gerekçesiyle sorgulanıyor. Kurulun, cut-up isimli bir teknikten haberi var mı bilinmez; ama trajikomik bu karar büyük bir utanç meselesi.
Yumuşak Makine’nin ardından, geçtiğimiz hafta Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adıyla yayınlanan Snuff isimli eserine de, aynı yasal gerekçelerle soruşturma başlatıldı. Her ne kadar, Ayrıntı Yayınları Genel Müdürü Hasan Basri Çıplak açılan soruşturma kapsamında verdiği ifadesinde,  ‘Palahniuk'un dünyanın önemli edebiyatçılarından biri olduğunu, dava konusu olan kitabın içeriğinin de iddia edilenin aksine, kadın vücudunun metalaştırılmasına karşı şiddetli bir eleştiri içerdiğini’ söylese de soruşturma devam etmekte. İnternet yasaklarından anımsayacağımız üzere, ‘Haydar’ ‘sevişme’ ‘itiraf’ ‘sarışın’ gibi sözcüklerinin bile sıkıntılı arzedilmesi, isminde ‘porno’ kelimesi geçen bir kitabı, kurtarabilecek bir savunmanın mümkünlüğünü düşündürüyor.
Koruma kurulu ölü çocukları mı koruyacak?
Bu yaşananların üzerine, çok önemli işlere (!) imza atan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun amacı üzerine birkaç cümle edelim. İlgili kanunun 2. maddesinde ‘basılmış eserlerin küçükler için muzır olup olmadığının incelenmesi’ olarak kurulun amacını belirtir. Biz de şimdi birkaç örnekle, Türkiye’li küçüklerin hayatından kareler sunarak, onların hayatlarındaki ‘muzırları’ tespit etmek istiyoruz.
Unutulmayacak bir davadır, Türkiye'nin tam 7 yıl süren ve suçluları aklayan 'utanç davası'. Mardin'de 13 yaşında bir kız çocuğu, devletin önemli mercilerinde çalışan 26 kişi tarafından ters ilişkiye zorlandı ve tecavüze uğradı. 13 yaşındaki N.Ç. bu olayı dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek'e yazdığı mektupla gündeme taşıdı ve tecavüzcüler hakkında açılan dava geçtiğimiz Ekim ayında karara bağlandı. Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi, tecavüzcü sanıkların hepsini ceza indiriminden değerlendirdi böylelikle tecavüzcülerin alabilecekleri en az cezayı almalarını sağladı. Karar, N.Ç.'yi 26 erkeğe götüren kadınları, ‘ahlaksız’ oldukları gerekçesiyle indirimden yararlandırmadı ve 13 yaşındaki N.Ç.'nin yapmaya zorlandığı faaliyetin kötülüğüne aklı erdiğini ve sanıklarla kendi isteğiyle para karşılığında birlikte olduğunu açıkladı. Mahkemenin bu kararı uzun süre tartışıldı. Ancak, N.Ç. 13 yaşında yitip giden hayatıyla bir başına yaşamaya devam ediyor.
Geçtiğimiz Ocak ayında hayatını yitiren, 2.5 aylık Kübra’nın ölümünü anımsayalım. 17 Ocak’ta annesi rahatsızlanan Kübra’yı ambulansla hastaneye götürüyordu ancak Kübra yolda yaşamını yitirdi. Hastane yetkilileri, aniden ölen bebeğin ölüm sebebinin araştırılması için otopsiden aldığı örnekleri adli tıbba yolladı. İstanbul Adli Tıp’tan gelen sonuç çocuğun açlıktan öldüğü gerçeği oldu. Geçtiğimiz günlerde Sağlık Bakanı Recep Akdağ, bebeğin açlıktan ölmediğini mutlaka bir hastalığının bulunduğunu ifade etti ancak, Kübra ölmeden tam 25 gün önce Samsun Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nde beslenme yetersizliği sebebiyle bulunmuştu. Bir skandal olarak görülen bu olay devlet yetkilileri eliyle kapatılmaya çalışılsa da Samsun’da 2.5 aylık bir bebeğin hayatını açlık sebebiyle kaybetmesi unutulacak türden bir durum değildir. Bu olay, yoksulluğun her geçen gün daha da büyüdüğü Türkiye’de münferit bir olay da değildir üstelik.
Devlet koruması altındaki küçüklerimizden gelen haberlerde iç açıcı değil.Devletin denetimindeki kimsesiz çocuklar için açılan yetiştirme yurtlarında tecavüze, tacize ve şiddete uğrayan çocuklara ilişkin birçok haberle karşılaştık.  Bu olaylar da münferit gibi gösterilse de, devletin bunca tedbirine (!) rağmen koruyamadığı kimsesiz çocuklardır onlar. Son örneklerinden birisi de, 2010 Eylül ayında basına yansıyan 17 yaşındaki bir çocuğun hikayesi. 17 yaşındaki çocuk, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu'na bağlı Tekirdağ Zübeyde Hanım Kız Yetiştirme Yurdu'nda yurdun aşçısının tecavüzüne uğradı. Bu tecavüzden hamile kalan çocuk, yurt yetkililerince kürtaj ettirildi. Tecavüzü gerçekleştiren kişi tutulandı ancak devletin korumasında olan bir çocuğun tecavüze uğraması hiç tartışılmadı.
Kayıp çocuklar işin bir diğer yüzü. TBMM’nin bu yıl meclise sunduğu kayıp çocuklara ilişkin raporda, 2 bin 52 çocuğun kayıp olduğunu açıkladı. Kayıpların %91’inin öldürüldüğü düşünülen rapor küçüklerimizin korunamadığının istatistiksel, bir diğer ifadesi. Polise taş attığı için 23 yılla yargılanan küçük ve evrensel çocuk haklarına uymayacak bir şekilde tutuklanan çocukların varlığı ise bir başka sorun.
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu örnekler dahi, muzır neşriyattan etkilenmesi ihtimali olan çocuklar nerede sorusunu sorduruyor bize. Çocukların ahlakını bu denli düşünen bir devlete rağmen çocuklarımızın başına gelenler daha bir ürkütüyor bizi. Demek ki, genel ahlak ve onun yasaları çocuklarımızı korumaya yetmiyor ya da bunu zaten amaçlamıyor.
Çocukları koruma isteğinin altında, egemenlerin oluşturduğu genel ahlak normlarının korunmaya çalıştığını iyi biliyoruz. Sınıflı toplumların tarihi boyunca inşa edilen toplumsal yaşam, Türkiye’de gittikçe daha gerici bir role bürünüyor. Özel hayatlarımızdan iş yaşamına, sanattan siyasete değin bir anaforu andıran muhafazakarlık, farklı düşünmeye soluk aldırmıyor. Başka türlü bir yaşamı heveslendirecek her türlü neşriyat muzır kabul ediliyor. Bu sebeple, küçükleri muzır neşriyattan koruma kanunu, bizlere Fahrenheit 451’i anımsatıyor. Kanun ve gücünü bu ilkel kanundan alan kurul, daha çok kitabı yakacak gibi durmakta. 1117 numaralı, 21 Haziran 1927 kabul tarihli kanunun ısısı, farklı düşünen tüm eserleri yakmaya hazır. Ulusal kültürümüz olarak bize yutturulmaya çalışılan politik tavrı reddetmek ve milli algıya karşı dünya insanlık mirasını büyütmeye çalışmak bizim ellerimizde.