13. İstanbul Bienali ve sınıf uzlaşmacılığı
Geçtiğimiz Eylül ayında, “Anne ben barbar mıyım?” temalı 13. İstanbul Bienali ziyaretçilere açıldı. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından iki yılda bir düzenlenen sanat etkinliği, Koç Holding’in sponsorluğunda gerçekleşiyor. Bienal’in baştan belirlenenin aksine, sokak ve meydanlar yerine kapalı mekânlarda düzenlenmesine “Gezi Parkı eylemleri”nin sebep olduğunu belirtelim.  Bienal'in uzatılması ihtimali konuşulsa da, 20 Ekim ziyaretçiler için son gün.
13. İstanbul Bienali, 12 Eylül askeri darbesinin başlıca destekçisi ve küresel kapitalizmin Türkiye’deki en güçlü temsilcisi Koç’un bünyesinde yapıldığı gerekçesiyle eleştiriliyor. Hatırlayacağınız üzere, bu eleştiriler, 12. İstanbul Bienali’nin açılışında, Kamusal Sanat Laboratuarı tarafından yaratıcı bir eyleme dönüşmüştü.*
Biz, sanatın kapitalistler için karlı bir pazar ve güçlü bir hegemonya aracı olduğu gerçeğini saklı tutarak hazırladığımız Bienal eleştirimizde, oradaki işlere değinirken, onun kavramsal çerçevesini de ele almakta yarar görüyoruz. Unutulmaması gereken bir şey daha: sponsoru her kim olursa olsun, Bienal’deki tüm eserler, özel mülkiyet ve kar üzerine kurulu bu toplumun derin krizini ve tüm çelişkilerini yansımaktadır. İstanbul Bienali'ne yönelik asıl eleştiri, onun, toplumdaki uzlaşmaz sınıfsal çelişkileri yok sayan felsefesini hedeflemeli.
Bienal'in felsefesi
13. İstanbul Bienali etkinlik yöneticisi Fulya Erdemci, 8 Ocak 2013 günü, Bienal’in kavramsal çerçevesini “kamusal alan” olarak açıklamıştı. Etkinlik yöneticisinin metninden devam edecek olursak, Bienal’in kavramsal çerçevesinin “teorik aks”ı, “kamu kavramını ve politik bir forum olarak kamusal alanın” yeniden inşasını sorguluyor. Erdemci, Jürgen Habermas’a atıfta bulunarak, “kentsel kamusal mekânlardan, sosyal medyaya ve sanat yapıtlarına kadar” tanımlanmış bir kamusal alandan bahsediyor. “Teorik aks”ın uygulama alanını kentsel dönüşüm olarak belirliyor. Erdemci ayrıca, Gezi Parkı sürecinin kendilerini oldukça etkilediğini, kamusal alanın dönüşümünün Gezi Parkı’nda tecrübe edildiğini ekliyor. 
Etkinlik yöneticisinin metninde, “homojen bir kamunun” varlığından bahsedilemeyeceği belirtilmekle beraber, “birbiriyle çelişen çoklu dünyaların” nasıl bir araya geleceğinin bir cevabı olarak, Gezi deneyimine işaret ediliyor. Yönetici, Bienal’in çerçevesini, farklı sınıflardan insanların barış içinde bir arada yaşayabileceği bir kamusal alan olarak ifade ediyor. Bu değerlendirme, sınıflı toplumu “homojen olmayan kamu” olarak izah etmekte. Kamusal alan tarifindeki “birbirleriyle çelişen çoklu dünyaların” bir arada yaşama arzusu ise işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz sınıf çelişkisini yok sayma (ya da örtme) çabasının bir ifadesi. 
Erdemci, Gezi Parkı’ndaki Yeryüzü Sofraları, Duran Adam gibi eylemlerin dahi polis şiddetiyle karşılık bulmasını, basının polis şiddeti karşısında sessiz kalmasını, "agorafobi" (açık alan korkusu) ile ifade ediyor. Erdemci’nin Bienal’in kavramsal çerçevesinde sorguladığı "agorafobi", aslında burjuvazinin ve devletin sınıfsal şiddetinin üzerini örten bir yaklaşım. İktidarın kitle eylemlerindeki esnemeyen tavrının, polis terörünün ve burjuva medyanın suskunluğunun tek sebebi, bütün bu kurumların, mevcut sistemin koruyucu birer parçası olmalarıdır. Bu sosyo-ekonomik gerçekliğin, “agorafobi” kavramıyla, toplumsal bir hastalık olarak ifade edilmesi, toplumu biçimlendiren sınıfsal gerçekliğin reddiyle açıklanabilir.  
Bienal’dekiler
Lale Müldür’ün “Anne Ben Barbar Mıyım?” adlı kitabıyla aynı ismi taşıyan Bienal, İstanbul’da beş ayrı mekanda, önceki yıllardan farklı olarak, bu kez ücretsiz. Avrupalı, Latin Amerikalı, Ortadoğulu, Afrikalı sanatçıların eserlerini izlemenin mümkün olduğu Bienal’de, tarihsel bir süreç de göze çarpıyor. Bienal’in yöneticisi Fulya Erdemci’nin de ifade ettiği gibi, günümüzün ve 60-70’li yılların “başka dünya arayışı” tarihsel konuyu oluşturuyor. Erdemci, “bildiğimiz anlamda ütopya, yerini en iyi sistemlere ve müzakerelere bıraktı” derken, sınıfsal arka planı yok sayarak, faydacı ve sınıf uzlaşmacı bir çağın belleğine gönderme yapıyor. Yeri gelmişken belirtelim, Bienal’e konu olan tüm eserler benzer eğilime sahipler ve bu sebeple Bienal’deler.
Beyoğlu Salt’ta Diego Bianchi’nin “Ya Pazar Ya Ölüm” isimli yerleştirmesi, birkaç ay önce gezi parkı eylemcilerinin açık hava müzesine dönüştürdüğü İstiklal Caddesi’ni görenler için oldukça zayıf bir performans olarak hatırlanacak. 
Galata Rum Okulu’nun her katında bizi karşılayan Wang Qingsong’a ait 3 ayrı fotoğraf çalışması ve Şener Özmen’in puşinin siyasi bir simge olarak algılanmasını karikatürize ettiği “Optik Propaganda”sı görülmeye değer. Rum Okul’undan devam edelim. Peter Robinson’un kapitalizmde kentleşmenin hastalıklı yönüne dikkat çektiği “Katakulli ve Miras”ının** sergilendiği alana girilememesi, çalışmanın temel özelliği. Rossella Biscotti’nin “Santo Stefona Hapisanesi” isimli çalışması Panoticon (her yerden gözetlenebilen) mimarinin bir eleştirisi olarak okunabilir. İstanbul’u şantiyeye dönüştüren rantsal yağmanın teşhiri olarak öne çıkan, “Sulukule’deki rantsal dönüşüm” ve “Mülksüzleştirme Ağları” ise mutlaka görülmesi gereken çalışmalar. Annika Eriksson’un “Ben Hep Burada Olan Köpeğim” isimli video çalışması, rantsal dönüşümle evsizleştirilen hayvanlara dikkat çekiyor ve atlanmamalı.
Antrepo’da ise Guillaume Bijl’ın “Şüpheli”si, komşuları tarafından “tuhaf” bulunduğu için polise ihbar edilen bir sanatçının, polis tarafından aranan evinde şüpheli bulunan nesnelerin sergilenmesinden oluşuyor. Jorge Mendez Blake’in -Kafka’nın Şato’suna selamıyla-bir odayı baştan sona kesen tuğlalardan örülü duvarı, W. Osterholt ve E. Uitentuis’in 2011 yılında Recep Tayip Erdoğan’ın emriyle yıkılan İnsanlık Anıt’ına atfettiği “Yardım Eden Eller” izlenmeli. 
“Bir gün gelecek, bu günler bitecek”  
Türkiye’de bienal üzerinden sanat ve sermaye ilişkisine değinmişken, ABD’de yaşanan ve sanat dünyasını yakından ilgilendiren gelişmeleri de unutmamak gerekiyor. Geçtiğimiz Ağustos ayında iflasını açıklayan Detroit Sanat Enstitüsü’ndeki (DIA) sanat eserleri satışa sunulacak. Detroit’teki ekonomik çöküşün ardından kentin yönetimine atanan olağanüstü durum yönetimi, DIA’daki eserlerin bir kısmının satılması konusunda ısrarcı. Yönetici seçkinler, insanlığın kültürel mirasının bir parçasını oluşturan eserleri, ekonomik krizin ve iflasın mimarları olan burjuvalara peşkeş çekecekler.
New York Kenti Orkestrası ile Minnesota Orkestrası sanatçıları ve emekçileri de zor günler geçiriyor. İflas eden New York Kenti Orkestrası ile iflasın eşiğindeki Minnesota Orkestrası’nın durumu, burjuvazinin ekonomik iyileşme dönemlerinde karlı bir yatırım olarak gördüğü sanatı, kriz anında nakit sermayeye dönüştürmek için bir an olsun düşünmeyeceğini gösteriyor. ***
Bienal’in Sulukule’deki rantsal dönüşüm üzerine hazırladığı yerleştirme sanatında (enstalasyon) yer alan bir fotoğrafta, “Bir gün gelecek, bu günler bitecek” yazılıydı. Yıkılmış gecekondulardan birinin üzerine yazılmıştı bu. Bu sözler, asalak burjuvazinin doğayı, hayvanları, sanatı, yaşama dair ne varsa her şeyi piyasaya tabi kılmakta her zamankinden daha fazla pervasızlaştığı koşullarda, insanlığın hiç bitmeyen umudunu ifade ediyor. 
Bununla birlikte, “bu günler”i bitirmek için, umudu bilinçli çaba/eylem ile birleştirmek gerekir. Bu, Bienal’in ana teması olan gerici “bir arada yaşama” arzusunun yerine, yaşanan bütün olumsuzlukların kaynağı olan özel mülkiyet ve kar sistemini yıkmayı amaçlayan sosyalist bir program uğruna mücadele kararlılığını geçirmek demektir.

Dipnotlar:
* 12. İstanbul Bienali’nin açılış konuşmasının hemen ardından, Kamusal Sanat Laboratuarı tarafından, davetiye tasarımındaki mektuplar salondakilere dağıtılmıştı. Bu mektuplar, Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’un, Kenan Evren’e yazdığı, “Emrinize amadeyim” ile biten, darbeyi destekleyen bir mektuptu.
**Eserin bulunduğu alana girilememesi, kamusal alanın kapitalizmde kamu için tasarlanmadığına; eserde kullanılan malzemelerin yumuşak görünenlerin sert, sert görünen maddelerinse yumuşak nesneler olması ise bireyin kendini kamusal alanda ifade edememesi olarak izah edilebilir.