Doğu Avrupa’dan Bir Hikaye: “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”
Çöküş yıllarını yaşayan Doğu Blok’u ülkelerindeki yaşamları konu edinen filmler son yıllarda birçok film festivalinden ödüllerle dönüyor. Bunlardan biri de geçtiğimiz hafta yalnızca birkaç sinemada gösterime girebilen Christian Mingu’nun yönettiği “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün / 4 luni, 3 saptamani si 2 zile”. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü alan film, bu sene en iyi yabancı film Altın Küresi ödülüne de aday.
1987 yılında Bükreş’te üniversiteye giden ve kız yurdunda aynı odayı paylaşan Gabita (Laura Vasiliu) ve Otilia (Anamaria Marinca) filmin ana karakterleri. Hamile olan Gabita yasadışı yollardan kürtaj yapmak istemektedir. Birçok “solcu”, “sosyalizm”in kurulduğu, dolayısıyla kadınların hak ve özgürlükleri konusunda ilerlemelerin olduğunu düşündüğü bu Stalinist devletlerde niçin yasadışı yollardan kürtaj yapılmak istendiği konusunda şaşırmış olabilir. Ancak bu devletlerin çoğunda olduğu gibi Romanya’da da kürtaj 1966’dan itibaren yasaklanmıştır.
Gabita ve arkadaşının bir otel odasında gerçekleştirmek istedikleri kürtaj planları devamlı olarak çeşitli zorluklarla karşılaşır. Her adımda karşılaşılan bu zorluklara, oyuncularla birlikte devamlı hareket halinde olan kamera da eklenince gerilim dolu bir film oluyor aynı zamanda. Ancak filmdeki gerilim anları beklendiği gibi kötü sonlanmıyor. Bununla beraber oda arkadaşı için fedakarlıklarda bulunan Otilia tüm bu zorluklar karşısında eziliyor. Bir yandan Gabita’nın yalanları ve vurdumduymazlığı karşısında arkadaşlığı sorgularken, diğer yandan da sevgilisinin psikolojik basıncı karşısında ezilmektedir Otilia. Fedakarlığı ve ezilmesi sadece psikolojik değildir; kürtaj için gelen doktora ödenecek ücretin yüksekliği ve doktorun da asıl isteği karşısında bedenini de doktora sunmak zorunda kalır. Gabita’nın ve özellikle Otilia’nın ezilmişliği, bu bürokratik diktatörlüklerin ataerkil toplum yapısı ve günlük yaşam içerisinde kadınların bireysel özgürlüklerinin baskı altına alınması hakkında heyecanlı, gerçekçi ve samimi bir öykü.
Büyük film endüstrisinin birbirini tekrar eden, birbirini tekrar etmemek için fanteziye kaçmak zorunda kalan ve bilgisayar efektleriyle başarıya ulaşmaya çalışan prodüksiyonları karşında, sıradan insanların bu gerçekçi ve eleştirel öyküleri son yıllarda yükselen Doğu Avrupa sinemasının gerçek gücünü oluşturuyor. Bir önceki yıl da Çavuşesku rejimiyle hesaplaşma içinde olan bir başka film olan “Bükreş’in Doğusu’nda”, en iyi yabancı film Oscar’ı kazanan “Başkalarının Hayatı” ve daha önce de “Elveda Lenin” bürokratik diktatörlüklerin son yıllarındaki insan yaşamlarına ait sıcak hikayelerle başarılara ulaşmıştı.
Bu çarpıcı filmler, Stalinistlerin, yıkılana kadar sosyalizmi yaşadığını iddia ettikleri ülkelerin aslında sosyalizm ile hiçbir alakası olmadığını göstermesi açısından değerli. Ancak, bu rejimlerin bürokratik diktatörlükler olduğu bilincinde olan Marksistlerin, dünya işçi sınıfına, yıkılan bu devletlerin yapısını bıkmadan anlatmaları ve sosyalizmin, sınıfsız, devletsiz bir dünya sistemi olduğunu açıklamaları, geçmişteki bu devletlere bakıp sosyalist alternatifi yadsıyan işçileri komünizm mücadelesine kazanmak açısından oldukça önemli.