Führer Ex: Gerçek bir Neo-Nazi hikâyesi
Winfried Bonengel’in yönetmen koltuğunda oturduğu 2002 tarihli“Führer Ex” (Eski Lider) filmi [1], Almanya’nın Batı ve Doğu olarak ikiye bölündüğü yıllarda başlayıp 1990’daki birleşme sonrası dönemde devam ediyor. Yönetmen bu filmde, Almanya’nın yakın tarihini, iki yakın arkadaş olan Heiko ve Tommy’in hayat hikayesi üzerinden izleyiciye anlatmaya çalışmış; Bonengel film süresince, Doğu Almanya politikaları, Neo-Nazizm, iki Almanya’nın yeniden birleşmesi ve yabancı düşmanlığı gibi pek çok farklı konuya eğilmiş ve belki sinema tarihi açısından bir “başyapıt” olmasa da, ortaya nitelikli bir iş çıkarmış.
Bonengel, filmin senaryosunu, 2000 yılında görüştüğü eski bir neo-Nazi olan Ingo HasselBach’ın [2] “Führer Ex: Memoirs of a Former Neo-Nazi” (Eski Bir Neo-Nazinin Hatıraları) isimli kitabını temel alarak hazırlamış. HasselBach’ı bu kadar “özel” kılan şey, onun, aşırı sağcı gruplardan ayrılma kararı verdiği 1993 yılına kadar, özellikle de Almanya’nın birleşmesinden sonra “Milliyetçi Alternatif” ve “Toplumsal Devrimci Milliyetçilerin Yoldaşlığı” gibi neo-Nazi gruplar içinde lider konumunda yer almış bir isim olması. Bugünlerde ise HasselBach bir yandan karısıyla birlikte İsveç’te yaşıyor ve serbest bir gazeteci-yazar olarak hayatını sürdürüyor, bir yandan da neo-Nazi karşıtı sosyal projelere katılıyor.
Her hangi bir filmi ele alırken, kendi subjektif yargılarımızdan çok, değerlendirmelerimizi sinema estetiği içinde kalarak yapmamızda fayda var. Şayet bunun aksi bir yol izlersek, çoğu zaman kendi öznel ideolojik yaklaşımlarımızın tutsağı haline gelebiliriz. Aslında Führer Ex’te biraz böyle bir film; nesnellikten uzaklaşmış bir bakış açısı, bu filmi ilk etapta “anti-komünist” olmakla yaftalayabilir. Zira film, Doğu Almanya’yı sert bir tarzda eleştirmesi nedeniyle, en başta izleyici üzerinde “sosyalizm karşıtı” bir izlenip bırakıyor. Fakat bu durum özellikle filmin sonlarına doğru değişmeye başlıyor.
Filmin önemli bir bölümü Doğu Almanya’da geçiyor. Yönetmenin de bir Alman olduğunu düşünürsek, film boyunca Doğu tarafındaki devlet yapısı ve toplumsal yaşam hakkında -elbette yönetmenin kişisel bakış açısından soyutlanamayacak- olumsuz bir manzarayla karşılaşıyoruz. Kuşkusuz, “sosyalizm mücadelesine” gönül vermiş pek çok insan açısından bu tablo hiç de iç açıcı değil. Yönetmenin Doğu Almanya’ya ilişkin “güzellikleri” değil de, “çirkinlikleri” öne çıkarmak istemesinde sanatın doğasına ters düşen herhangi bir yan yok. Bilakis tüm sanat dalları gibi sinema sanatı da çoğu zaman insanlara görmek ve duymak istemediklerini gösterebilir. Sonuçta bu film (tıpkı benzerleri gibi), pek çoklarının Doğu Almanya’ya ilişkin “burjuva kara propaganda” olarak lanetlediği kimi gerçeklere değiniyor.
Filmin hemen başında görmekteyiz ki, Doğu Almanya’daki kısır ve yaratıcılıktan uzak sosyal yaşam, Heiko ve Tommy örneğinde olduğu gibi, diğer Doğu Alman gençleri arasında da büyük bir hoşnutsuzluk üretmekte. Lakin yönetmen bu gençleri, sistemle açık bir politik çatışma halinde değil de, daha çok genel bir “umutsuzluk” hali içinde resmediyor. Yönetmenin penceresinden baktığımızda, elbette umutsuzluğun esas kaynağı: bu ülkeye egemen olan politik sistem. Özellikle de gençlerin siyasi süreçlere aktif katılımı önünde sayısız engel çıkaran bürokratik-totaliter bir rejim açısından, bu pek de beklenmedik bir sonuç olmasa gerek.
Heiko ve Tommy yaşadıkları hayattan o derece bıkmışlar ki, onları yaşama bağlayan şeyin gerçekler değil, “hayaller” olduğunu söylersek her halde abartmış olmayız. Her ikisi de, kurtuluşun “Avustralya’ya kaçmaktan” geçtiğine inanıyor. Onların gözünde Avustralya, tıpkı Thomas More’un “Ütopya”sını ya da Tommasa Campanella’ın “Güneş Ülkesi”ni andırıyor. Lakin işleri hiç de kolay değil. Zira karşılarında koskoca bir “Berlin Duvarı” var! Bu iki arkadaş, Avustralya’ya kaçma planları yapıyor ve en sonunda da harekete geçiyor. Ancak kaçış girişimleri pek uzun sürmüyor; kısa sürede yakalanıyorlar ve ülkenin en acımasız hapishanelerden birine yollanıyorlar. Böylece Heiko ve Tommy için çok daha zor günler başlıyor.
Filmin belki de “en sert” bölümlerinin hapishanede geçtiği söylenebilir. İnsanın bu bölümleri seyredebilmesi için hakikaten sağlam bir sinir sistemine sahip olması şart (Örneğin Heiko’nun tecavüze uğradığı sahne). Bu hapishanede yok yok: İşkence, zora dayalı cinsel ilişkiler, çocuk istismarı, rüşvet, faşist çeteler vb. bir dizi berbat şey… Sonuç olarak, hapishane faslı hem Heiko hem de Tommy için tam bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Lakin Tommy hapishaneden bir şekilde Batı Almanya’ya kaçmayı başarsa da arkasında bıraktığı Heiko buradan acımasız bir neo-faşist olarak çıkıyor. Bütün bunlar olup biterken, arka planda Berlin Duvarı’nın çöküşünü ve iki ülkenin birleşme sürecini izliyoruz.
Daha önce Batı Almanya’ya kaçmayı başarmış olan Tommy, arkadaşı Heiko’yu bulmaya karar veriyor. Tommy, Heiko’yu bulmasına buluyor ama bir zamanlar kendisinin ona aşıladığı “Nazizm virüsünün”, artık arkadaşının tüm benliğini ele geçirdiğini fark ediyor. Bu süreçte, Tommy’de de büyük bir değişim yaşanıyor: Batı’daki “ekonomik refah” ortamının nimetlerinden epeyce yararlandığı anlaşılan “esrarkeş” Tommy, Heiko’nun Nazi nutuklarını artık saçma bulmaya başlıyor. Özellikle de, Heiko’nun da içinde yer aldığı neo-Nazi grubunun, anti-faşist bir gruba saldırması ve bir genç kızın ölümü sonrasında, iki arkadaş arasındaki ipler neredeyse “kopma noktasına” geliyor. Lakin Heiko, üyesi olduğu faşist grup liderinin, Tommy’i öldürmesi için kendisine verdiği emri (mantığının sesini dinleyerek) yerine getiremeyerek, içinde bulunduğu karmaşık durumu ilk kez sorgulamaya başlıyor.
Filmde karakterlerin psikolojik durumlarına ilişkin de ayrıntılı çözümlemeler yapılıyor: Örneğin Tommy, tamamen kendi çıkarları için yaşayan bir insan izlenimi veriyor; zaten Nazizm’e yönelmesi bile, onun, hapishanede kendini koruyabilmek için yaptığı bir şey. O, faşist fikirleri tam olarak benimsememiş gibi duruyor ama kişilik olarak daha zayıf bir karakter olan Heiko, hapishane ortamından daha fazla etkilenip (yaşadıklarını kaldıramayıp) ırkçı düşünceleri daha kolay içselleştiriyor. Yine filmin sonunda,  bu kez de eski arkadaşını öldüremeyip “davasından vazgeçiyor” bir anlamda; aslında faşizmin “ideolojik zayıflığı” da burada yatıyor. Sonuçta, Nazizm Alman halkının bir nevi “ulusal gurur kırıklığının” yaşadığı bir tarihsel dönemde ortaya çıkmış bir düşünceydi; işte bu hastalıklı düşünce, sanki hayatında hiç bir çıkış yolu kalmamış insanları mıknatıs gibi kendine çekiyordu.
Filmin son bölümünde, filmin “çıkış noktasına” yönelik ilginç bir gönderme de var ki, o da şu: Bu iki arkadaş sürekli “Avustralya’ya kaçma” hayalleri kuruyor. Fakat ne Heiko ne de Tommy bu hayali asla gerçekleştiremiyor. İşte Tommy filmin son bölümünde devreye giriyor ve arkadaşına bir çift Avustralya bileti hediye etmek istiyor. Heiko ilk başta bunun ne anlama geldiğini kavrayamıyor; büyük bir öfkeyle bileti arkadaşının elinden alıp yere atıyor. Lakin Tommy arkadaşının sakinleşmesi için içki bulmaya gittiği sırada faşistler tarafından öldürülüyor. Heiko’nun aklı başına geldiğinde ise artık iş işten geçmiş oluyor. Zira sembolik açıdan o iki bilette cisimleşen “gençlik ütopyasının” gerçekleşme ihtimali artık kalmıyor.
Bonengel’in filmi birçok açıdan önemli: Örneğin, yönetmen, sınıflı toplumlarda hapishanelerin ne işe yaradığına ilişkin önemli ipuçları veriyor. Sonuç olarak, ister kapitalist-burjuva ister bürokratik-totaliter rejimlerde olsun, hapishaneler daima mahkûmların “iyileşmesine” değil, tam tersine onların daha da azılı suçlular haline gelmelerine hizmet etmiştir. Bu yüzdendir ki, filmde kullanılan hapishane (güç ve iktidar ilişkileri) mekanizması, Heiko’nun içindeki insancıl yanları öldürerek, onun, adım adım faşist bir psikopata dönüşmesine neden oluyor. Ayrıca, (dikkatli izleyiciler hemen fark edecektir ki) yönetmen bu filmde, hapishane sistemiyle militarizm arasındaki benzerliklere de dikkat çekiyor. Hapishanede geçen pek çok sahne, akla hemen ünlü Fransız filozof Michel Foucault’nun “La Naissance de la Prison” (Hapishanenin Doğuşu) kitabını getiriyor [3]. Foucault’nun da dediği gibi “Hapishanelerin, fabrikalara, okullara, kışlalara, hastanelere ve bütün bunların da hapishanelere benzemesi şaşırtıcı değil mi?”.
Kendisi de bir Alman olan yönetmenin dikkat çekmeye çalıştığı bir başka konu ise, bugünün Almanya’sında sık sık gündeme gelen neo-Nazi grupların sosyolojik temellerinin Doğu Almanya’da atılmış olduğu gerçeği. Başka bir değişle, bu ülkede aşırı sağın yükselmesinde eski Doğu Almanya’nın etkisi büyük. Zira Doğu Almanya’da hüküm süren Stalinist rejim, özellikle gençlerin toplumsal yaşama etkin katılımını engelledikçe, bu gençler arasında biriken nefret, onların, ırkçı ideolojilere kaymasını kolaylaştırmıştı. İşte Heiko’nun hapishanede hücreye atıldıktan sonra, “Komünist hükümete” küfretmesinin; Hitler ve Nazizm’i bir “kurtarıcı” olarak algılamaya başlamasının psikolojik çıkış noktalarını buralarda aramak gerekir. Tıpkı eski bir neo-Nazi olan Ingo HasselBach örneğinde olduğu gibi.
Bonengel’in filmi bir yandan bugüne de ışık tutuyor: Örneğin, Alman devletiyle bağlantılı olduğu iddia edilen neo-Nazi çetelerinin pek çok Türk ve Yunan kökenli Alman vatandaşını öldürmesi hadisesinde olduğu gibi, yabancı düşmanlığından beslenen faşist gruplar, özellikle son 10 yıldır Almanya’da daha da etkili olmaya başladı. Alman basınında çıkan kimi haberlere göre, bu çetelerin önemli bir bölümü, doğrudan doğruya Alman devletiyle bağlantılı. Benzer bir tez, Bonengel’in filminde de işleniyor: Şöyle ki, Tommy’i öldürme emri veren faşist lider, Heiko’nun önüne Tommy’in Doğu Alman Gizli Servisi için çalıştığını kanıtlayan belgeler koyarak,  onu bu cinayeti işlemeye ikna etmeye çalışıyor (Hâlbuki Tommy, filmde Heiko’yu kurtarmak için gizli servisle işbirliği yapmak zorunda kalıyor). Buradaki kritik soru şu: Bu resmi belgeler faşist bir grubun eline nasıl geçiyor? Bu durum, neo-Nazi çeteler ile Alman devleti arasındaki “derin bağlara” işaret ediyor.
Filme yansıyan diğer bir önemli “ayrıntı” ise, Alman faşistlerinin sık sık Türklere “dönerciler” olarak hitap ediyor olması. Türkleri aşağılamak için kullanılan bu ifade, bugün dahi sözde “demokrat” Alman basını tarafından da kullanılmaktadır. Almanya, resmi söylemde Hitler faşizmi ile “hesaplaşmış”, “demokratik” bir ülke görüntüsü vermeye çalışsa da; uzun yıllar boyunca Alman toplumu için bir “tabu” olarak kalan ırkçı Nazi ideolojisinin, özellikle son yıllarda tekrardan işsiz gençler ve işçi sınıfının lümpen kesimleri arasında taban bulmaya başladığı görülüyor. Bugün pek çok Alman sanatçı bu tehlikeye dikkat çekmeye çalışıyor; onlar, sinema, tiyatro, edebiyat vb. farklı alanlarda özgün ürünler vermeye devam ediyorlar. Lakin sanatın ve sanatçının gücü tek başına faşizmi yenmeye yeterli değil; faşizm ancak bu tehlikenin bilincine varmış ve ona karşı harekete geçmeye hazır milyonlarca emekçinin ortak mücadelesiyle kesin olarak yenilgiye uğratılabilir.

Dipnotlar

[1] Führer Ex Filmi’nden bazı kareler:
http://www.cinema.de/film/fuehrer-ex,1310746,ApplicationGallery.html
[2] Wikipedia - Die Freie Enzyklopadie, Ingo Hasselbach
http://de.wikipedia.org/wiki/Ingo_Hasselbach
[3] Nietzsche’nin düşüncelerinden oldukça etkilenen Michel Foucault, çalışmalarında özellikle Marx’ın fikirleriyle mücadele etmiş olsa da, o, hapishane, polis, delilik, eşcinsellik vb. konular üzerinde önemli çalışmalar yapmıştır. O, nerdeyse bütün çalışmalarını, modern burjuva toplumunun birey üzerinde kurduğu “mikro iktidar” ilişkileri üzerine kurdu. Foucault gerçekte “saplantıları” olan bir filozoftu ve bu yüzden o, zaman zaman bütünselliği (kapitalist üretim tarzından kaynaklı sorunları) göremeyip, parçaya (mikro iktidarın fiziksel yapısına) takılmış olsa da, onun, özellikle hapishane üzerine yazdığı bu kitap bugün bile okunmaya değerdir. Tabii ki bu düşünsel etkinlik, Marksizm’in üzerinde yükseldiği tarihsel maddeci-diyalektik yöntemden uzaklaşmadan yapılabilirse daha da faydalı olacaktır.
http://www.imge.com.tr/product_info.php?products_id=4675